KÜRESEL SERMAYE (EMPERYALİZM) VE EMNİYET SÜBAPLARI
Bu yazı kez okundu.
14 Mart 2014 13:48 tarihinde eklendi

Özellikle coğrafi keşiflerden sonra kendini göstermeye başlayan “küresel sermaye” oluşumunu ister bu adla, ister “küresel emperyalizm” adıyla, isterse de daha yalın olarak “siyonizm” adıyla nitelendirelim neticede kastımız hep aynı zulüm olacaktır. Yüzyıllardır her toplumda köşe başlarını ele geçirmek için uğraşan siyonist mahfillerin, sermayeyi ele geçirip halkları kendi hegemonyalarına almak için emperyalizmi üretmiş olmaları bizim için şaşırtıcı değildir aslında. Çünkü inançları gereği diğer hiçbir topluma değer atfetmeyen ve onları en iyi ihtimalle kendilerine hizmet için yaratılmış hizmetkarlar olarak değerlendiren bu zihniyet, bu inancını reel hayatta uygulamak için her türlü yolu meşru görmüş ve her türlü çirkefliği işlemekten çekinmemiştir. Önceleri özellikle Avrupa ülkelerindeki dengeleri alt üst ederek elde ettikleri güçle, bazen Portekizli, bazen İspanyol ve en sonunda da İngiliz olarak meydana atılan siyonizmin mensupları, büyük şeytan Amerikanın temelini attıktan sonra artık direkt olarak onun eliyle zulümlerini işlemeye ve tüm yeryüzünü fitne, fesat ve acıya boğmaya başlamışlardır.
Amerika kıtasının keşfi sırasında oraya giden bir İspanyol papazın hatıralarını yazdığı ve Türkçeye “Kızılderililer Nasıl Yok Edildi” adıyla çevrilip Şule yayınlarından çıkmış olan kitapta anlatılan zulümlere bakıldığında, günümüzde tüm dünya milletlerinin başına bela olan büyük şeytanın, neden bu zulümleri işlediği çok rahat anlaşılmış olacaktır. Kitapta, papazın birebir gördüğü zulümleri yazarken, kendi dinine mensup zalimlerin öldürülmelerinden dolayı mutlu olduğuna dahi şahit olmaktayız ki ortaçağ avrupasının o taassup yüklü havasından haberdar olanlar buna neden şaşırdığımızı anlayacaklardır. Zira papaz, kızılderililerin kendilerine karşı gösterdikleri onca misafirperverliğe rağmen, medeniyet(!) görmüş avrupalıların sırf daha fazla altın sahibi olmak için onlara yaptıkları işkencelerden bahsederken mesela kabile reisini bir yere bağlayıp altında hafif bir ateş yakarak iliklerinin yavaş yavaş eriyip ateşe akmasının sağlandığını, yeni doğmuş bebeklerin bacaklarından tutularak taşlara vurulduğunu, köpeklere yedirmek üzere kasaplarda yerli etleri satıldığını ve daha nice işkence manzaralarını anlatmakta ve orada bulunduğu süre içinde şahit olduğu ve duyduğu katliamlarda 20 milyondan fazla insanın bu vahşilerce katledildiğini bildirmektedir.
Bu temel üzere kurulan büyük şeytanın daha sonralarda Afrika’nın mazlumlarını köle olarak kullanmak üzere gemilerle Amerika’ya taşırken yüzbinlercesinin yolda ölmesine sebep olması, sırf kızılderililerin en temel besin kaynağı olduğu için milyonlarca bizonu (bir nevi sığırı) öldürerek telef etmesi (ki o dönemi anlatan kitaplardan birinde bir bizon sürüsünün geçişi sırasında trenin 3 gün boyunca yolda kaldığını ve bu sürünün geçişinin bitmesini beklediğini okumuştum. Oysa bugün neredeyse nesli tükenecek hayvanlar sınıfındadırlar) ve kızılderilileri yerlerinden yurtlarından zorla çıkarması aslında bugünkü katliamlarının da habercisiydi. Zira habis ağaçtan asla temiz meyveler elde edilemeyeceği bilinen bir gerçektir.
İşte bu tür zulümlerle sermayelerini büyüten ve bu sermayenin desteği ile tüm ülkelere sızan siyonistlerin, küresel sermaye sahiplerinin halkları ezmek ve tüm zenginliklerine konmak için ellerine geçen bir sonraki fırsat sanayi devrimi olmuştur. Bu devrim doğal olarak bu sermaye sahiplerinin işine yaramış her buluş ve fabrikalaşma süreci daha da palazlanmalarına neden olmuştur. Ellerinde hiçbir şey olmayan halklar bu sermaye sahiplerinin fabrikalarında gönüllü köleler olarak çalışmak zorunda kalmışlar ve emeklerinin sırtından kendilerine zulmeden emperyalistlere hizmet etmişlerdir. Bu süreç ilk olarak Avrupa’da başlasa da kuruluşunu tamamlayarak geleceğin zulmünün bayraktarlığını yapabileceğini ispatlayan büyük şeytan da bu süreçten nasiplenmeye ve sanayileşmenin zalimleşmeyle özdeşleşmesine katkıda bulunmaya başlamıştır.
Lakin ilk başlarda halkları tümden her şeyden mahrum bırakan küresel sermaye sahibi siyonistler, bir süre sonra halkların isyanları ile karşılaşmaya, her bastırdıkları isyanın başka bir isyana neden olduğunu farketmeye başlayınca da kendi zulüm sistemlerini ayakta tutacak emniyet sübapları aramaya yöneldiler. Bunu yaparken ilk olarak kendi düşmanlarını kendileri yaratmaya karar veren bu mahfiller, kapitalizmin şekillendiği ve zulmünü hissettirdiği yıllarda onun kardeşi olarak komunizmi icat ettiler ve piyasaya sürdüler. Aynı batından doğan iki kardeş birbirlerinin düşmanı imiş gibi halklara tanıtılarak halkların birini tercih etmesi sağlanmış ve bu şekilde bütün halklar aynı ailenin aşıkları olarak kontrol altında tutulmuştur. Kapitalizme tepki olarak doğduğu söylenen komunizmin en meşhur fikir babasının bir sermaye sahibi tarafından desteklenmesi ve himaye edilmesi ve siyonist bir aileye mensup olması bile tek başına iki fikrin de kardeş iki zulüm olduğunu ispatlamaktadır aslında.
1800 lü yılların ilk yarısında çıkan sosyalist ayaklanmaları bastırmanın yolunu arayan küresel sermayenin aklına sendikalar gelmiş ve zulümleri altında inleyen işçilere sendikal faaliyetlerle haklarını talep etmeleri fikri aşılanmıştır. Bu sayede işçiler yine sistemin varlığını kabullenen bir örgütün mensubu olarak sistemin içinde yaşamaya ve asıl haklarını değil ama sendikalarının sistemle anlaşıp elde ettikleri hakları almaya razı olacaklardır. Ki bu hak dediklerimiz aslında ağızlara sürülecek bir parmak baldan ve kapitalizmin aşıladığı tüketim mantığı gereği yine küresel sermayenin eline geçecek kazanımlardan ibarettir. Sendikal hareketler sayesinde daha fazlasını vermekten kurtulan küresel sermayenin sahibi siyonist sermayedarlar, daha sonra tekrar geri almak üzere sadece kârdan zarar etmişlerdir.
Küresel emperyalizm halkları daha fazla ezmek, yeryüzünü bölmek, kendi aralarında paylaştırmak için tertipledikleri iki büyük dünya savaşı ile milyonlarca mazlumun kanına girmiş, dünyayı sadece kendi malları olarak algılayan bu zalimler ülkeleri bölerek ya da başlarına uşaklarını geçirerek yönetmek vasıtasıyla tüm yeryüzünün tabiri caizse kaymağını yemişlerdir. Tek kutup olarak dünyayı yönetmenin zorluğunun farkına varan emperyalistler dünya halklarını doğu ve batı güçlerinden birini tercih etmeye zorlamış, bu kutuplaşma ile halkları sebepsiz yere birbirine düşman etmiş ve bu şekilde mazlumların bölünen ve dağılan güçlerini kendi saltanatlarının devamının aracısı kılmışlardır.

Kapitalizmden nefret edenlere ve uyanmak üzere olanlara komunizm ve sosyalizmi cennet olarak gösterip tekrar uyutmuşlar, komunizmden korkanlara ise kapitalizmi sığınacak yer olarak tanıtmışlardır. Bu iyi polis kötü polis oyunu İran İslam İnkılabının gerçekleşmesine kadar devam etmiş, İslam İnkılabının “ne doğu ne batı yalnız İslam Cumhuriyeti” sloganıyla bir anda neye uğradıklarını şaşıran emperyalistler çareyi tekrar birleşmekte ve güçlerini bir araya getirmekte bulmuşlardır. Daha önce mazlumlara cennet diye lanse edilen sosyalizmin ne tür bir cehennem olduğunu ortaya çıkaran emperyalistler bu halkların ölümü görüp sıtmaya razı olmasını sağlayarak tekrar kapitalizmin avucuna düşmelerini ve ümitlerini yitirmiş bu halkları daha rahat sömürmeyi planlamışlar ve birçok yerde de başarılı olmuşlardır.
Bugün hala ara ara devam eden bu danışıklı döğüşün son olarak ortaya çıktığı yer Ukrayna olmuştur. Kendi aralarında dünyayı zaten paylaşmış olan küresel emperyalizmin siyonist uygulayıcıları Ukrayna halkını yıllarca komunizmle ezdikten sonra kapitalizme kucak açar hale getirmişler ve bugün gelinen noktada sadece bir iki ayaklanmayla daha önce peşkeş çekildikleri avrupa sermayedarlarına sunmuşlardır. Aynı şekilde Kırım da kardeş payı olarak Rusya’ya verilerek o toprakların paylaşımını tamamlamışlardır. Ukrayna ve Kırım halkı bu oyunun farkına varmazlarsa eğer bir zalimin kucağından diğerinin kucağına düşecek ve bütün zenginliklerinin siyonistlerce yağmalandığından bihaber olarak varlıklarını manevi köleler olarak devam ettireceklerdir.
Son olarak şunu belirtelim ki bu siyonist sermaye ve zulüm sahipleri, halkları müslüman olan ülkelerin birçoğunda İslam İnkılabının çağrısının yayılmasını önlemek ve kendi uşakları olan “süfyani sitemlerin” devamını sağlamak için de çeşitli emniyet sübapları teşkil etmişlerdir. Sendikalar zaten anlattığımız gibi bunların en bilinenidir ama mesela İslam ülkelerindeki partiler sistemlerin en önemli susturucularıdır. Büyük şeytan gibi nüfüsu bizim 3-5 mislimiz olan yerlerde bile siyonistler sadece 2 parti ile halkı idare ederken, İslam ülkelerinin herbirinde neredeyse her fikre hitap eden 50-60 ve hatta bazen daha fazla parti olması “süfyanilerin” halkı sistemin içinde tutmak için gösterdikleri çabanın da ifadesidir. Dernekler, vakıflar,stk lar vs. hepsi sistemin varoluşunu kabullenerek kurulmuşlardır ve hepsi sistemin birer uzvudurlar. Tüm farklı görünen bu parti, sendika, stk vb lerinin ne hikmetse ortak yanı sisteme dokunmayışları, onu kutsamaları ve sadece şahısları hedef almalarıdır ki sistem var olan şahsın yerine diğerini getirdiğinde sesleri kesilmekte ve susmaktadılar. Oysa sistem bir bütündür. Bütünü hedef almayıp cüz’le uğraşanlar o sistemin yararına çalışanlardır. Zira sistemleşmiş zulmü değil o an tahta bulunan zalimi sevmemektedirler. Tıpkı ölen kralın yerine geçen oğlunu önceki kraldan çok sevenler gibi bu tipler sistemin kulu ve gönüllü köleleridirler.
siyasetmektebi.com

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv