MUHABBET – ÜSTAD SAİD NURSİ (RA)
Bu yazı kez okundu.
14 Mart 2014 13:29 tarihinde eklendi

MUHABBET
YİRMİDÖRDÜNCÜ SÖZÜN İKİNCİ MAKAMININ BEŞİNCİ DALI

BEŞİNCİ DAL: Beşinci Dalın “Beş Meyve”si var.
Birinci Meyve: Ey nefisperest nefsim!. Ey dünyaperest arkadaşım!. Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem, şu kâinatın râbıtasıdır. Hem, şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinatın en câmi’ bir meyvesi olduğu için, kâinatı istila edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir. İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfe ve muhabbete âlet olacak iki cihaz fıtratında dercolunmuştur. Alâ-külli-hal o muhabbet ve havf, ya halka veya Hâlık’a müteveccih olacak. Halbuki, halktan havf ise elim bir beliyyedir. Halka muhabbet dahi, bilâlı bir musibettir. Çünki: Sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabul etmez. Şu halde havf, elim bir belâdır. Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya seni tanımaz, “Allaha ısmarladık” demeyip gider. -Gençliğin ve malın gibi- Ya muhabbetin için seni tahkir eder. Görmüyor musun ki, mecâzi aşklarda yüzde doksandokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünki: Samed âyinesi olan bâtın-ı kalb ile sanem-misâl dünyevî mahbublara perestiş etmek, o mahbubların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira fıtrat, fıtrî ve lâyık olmıyan şey’i reddeder, atar. (Şehvâni sevmekler, bahsimezden hariçtir.)
Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refakat etmiyor. Senin rağmına müfarakat ediyor. Madem öyledir, bu havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saadet olsun.Evet, Hâlik-ı Zülcelâlinden havf etmek, O’nun rahmetinin şefkatına yol bulup iltica etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; Onun rahmetinin kucağına atar. Mâlumdur ki, bir valide, meselâ bir yavruyu korkutup sînesine celbediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünki: Şefkat sînesine celbediyor. Halbuki, bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyyenin bir lem’asıdır. Demek, havfullah’da bir azim lezet vardır. Madem havfullahın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullahda ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu malûm olur. Hem Allah’tan havf eden, başkaların kasavetli, belâlı havfından kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için, mahlûkata ettiği muhabbet dahi, firaklı, elemli olmuyor.
Evet, insan evvelâ nefsini sever. Sonra akaribini, sonra milletini,sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinatı, dünyayı sever. Bu dairelerin herbirisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteelim olabilir.Halbuki, şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deveranında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçâre kalb-i insan, her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle,o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Daima ıztırap içinde kalır, yahut gaflet ile sarhoş olur. Madem öyledir, ey nefis!Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakiki sahibine ver, şu belâlardan kurtul. Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemâl ve cemâl sahibine mahsustur. Ne vakit hakikî sahibine verdin, o vakit bütün eşyâyı O’nun nâmiyle ve O’nun âyinesi olduğu cihetle ıztırapsız sevebilirsin. Demek, şu muhabbet doğrudan doğruya kâinata sarfedilmemek gerektir.Yoksa, muhabbet, en leziz bir ni’met iken, en elim bir nıkmet olur.
Bir cihet kaldı ki, en mühimmi de odur ki, ey nefis! Sen, muhabbetini kendi nefsine sarfediyorsun. Sen, kendi nefsini kendine mâbud ve mahbub yapıyorsun. Herşey’i nefsine feda ediyorsun. Âdeta bir nevi Rubûbiyet veriyorsun. Halbuki, muhabbetin sebebi, ya kemaldir; zira kemal zâtında sevilir. Yahut menfaattir, yahut lezzettir veyahut hayriyettir, ya bunlar gibi bir sebeb tahtında muhabbet edilir. Şimdi ey nefis! Birkaç sözde kat’î isbat etmişiz ki, asıl mahiyetin; kusur, naks, fakr, acizden yoğrulmuştur ki, zulmet karanlığın derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet îtibariyle sen, onlarla Fâtır-ı Zülcelâl’in Kemal, Cemal, Kudret ve Rahmetine âyinedarlık ediyorsun. Demek ey nefis! Nefsine muhabbet değil, belki adâvet etmelisin veyahut acımalısın veyahut mutmainne olduktan sonra şefkat etmelisin. Eğer nefsini seversen, çünki: Senin nefsin lezzet ve menfaatin menşeidir. Sen de, lezet ve menfaatin zevkine meftunsun. O zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat-ı nefsiyeyi, nihayetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Yıldız böceği gibi olma.Çünki: O, bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem’acık ile iktifa eder. Zira, nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber, btün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle intifa’ ettiğin ve saadetleriyle mes’ud olduğun mevcudatın ve bütün kâinatın menfaatleri, ni’metleri, iltifatına tâbi bir mahbub-u Ezelî’yi sevmekliğin lâzımdır. Tâ, hem kendinin, hem bütün onların saadetleriyle mütelezziz olasın. Hem Kemâl-i Mutlak’ın Muhabbetinden aldığın nihayetsiz bir lezzeti alasın.
Zâten sana, sende senin nefsine olan şedid muhabbetin, O’nun zâtına karşı muhabbet-i zâtiyyedir ki, sen sû-i istimal edip kendi zâtına sarfediyorsun. Öyle ise, nefsindeki ene’yi yırt, Hüve’yi göster ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin, O’nun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen sû-i istimal etmişsin. Cezasını da çekiyorsun. Çünki: Yerinde sarfolunmayan bir muhabbet-i gayr-ı meşruanın cezası, merhametsiz bir musîbettir. Rahmân-ür-Rahîm ismiyle, hurilerle müzeyyen Cennet gibi senin bütün arzularına câmi’ bir meskeni, senin cismanî hevesatına ihzar eden ve sair esmâsiyle senin ruhun, kalbin, sırrın, aklın ve sair letâifin arzularını tatmin edecek ebedî ihsanatını o Cennet’te sana müheyya eden ve herbir isminde mânevî çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelî’in elbette bir zerre muhabbeti, kâinata, bedel olabilir. Kâinat O’nun bir cüz’î tecelli-i muhabbetine bedel olamaz. Öyle ise, O Mahbub-u Ezelî’nin kendi Habibine söylettirdiği şu Fermân-ı Ezelîyi dinle, ittiba et:
اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ الله
İkinci Meyve: Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddeme-i mükâfât-ı lâhika değil, belki netice-i ni’met-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubûdiyyetle muvazzafız. Çünki: Ey nefis! Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlik-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mîde verdiğinden Rezzak ismiyle bütün ma’ûmatı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur. Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mîde gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, ruy-i zemin kadar geniş bir sofra-i ni’meti, o ellerin önüne koymuştur. Sonra mânevi çok rızık ve ni’metler istiyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i ni’met, o mîde-i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır. Sonra nihayetsiz ni’metleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tagaddi eden ve insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti ve îmanı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile beraber Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine şâmil bir sıfra-i ni’met ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir. Sonra imanın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-i mütenâhi bir sofra-i ni’met ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir. Yâni, cismaniyetin itibâriyle küçük, zaif, âciz zelîl, mukayyed, mahdut bir cüz’sün. O’nun ihsaniyle cüz’î bir cüz’den, küllî bir küll-ü nûrani hükmüne geçtin. Zira, hayatı sana vermekle, cüz’iyetten bir nevi külliyete; ve insaniyyeti vermekle hakikî külliyete; ve İslâmiyeti vermekle ulvî ve nûrani bir külliyete; ve mârifet ve muhabbeti vermekle muhit bir nura seni çıkarmış.
İşte ey nefis! sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyyet gibi lezzetli, ni’metli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Halbuki, buna da tenbellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güya eski ücretleri kâfi gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. Ve hem, “Niçin duam kabûl olmadı” diye nazlanıyorsun. Evet senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenâb-ı Hak, Cenneti ve saadet-i ebediyyeyi, mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen, dâima rahmet ve keremine iltica et. Ona güven ve şu fermânı dinle:

قُلْ بِفَضْلِ اللهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذَلِكَ فَالْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Eğer desen: “Şu küllî hadsiz ni’metlere karşı, nasıl şu mahdut ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?”
Elcevab: Küllî bir niyyetle, hadsiz bir îtikad ile… Meselâ: Nasılki, bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile,bir padişahın huzuruna girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım.” Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymetdar hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünki: Sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.” İşte hiç ihtiyacı olmıyan ve raiyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o bîçârenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek îtikad liyakatını, en büyük bir hediye gibi kabûl eder.
Aynen öyle de: Âciz bir abd, namazında (Ettehıyyâtü lillâh) der. Yani bütün mahlûkatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyyetlerini, ben kendi hesabıma, umumumu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler sana takdim edecektim. Hem,sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyyet ve îtikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir. Nebatatın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir.
Hem meselâ: Kavun, kalbinde, nüveler suretinde bin niyyet eder ki, “Yâ Hâlikım! Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını yerin bir çok yerlerinde ilân etmek isterim. ” Cenâb-ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyyetlerini bilfiil ibâdet gibi kabûl eder. “Mü’minin niyyeti, amelinden hayırlıdır.” Şu sırra işaret eder. Hem: سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ عَدَدَ خَلْقِكَ وَرِضَاءَ نَفِسِكَ وَزِنَةِ عَرِشِكَ وَمِدَادِ كَلِمَاتِكَ وَنُسَبِّحُكَ بِجَمِيعِ تَسْبِيحَاتِ اَنْجِيَائِكَ وَاَوْلِيَائِكَ وَمَلَئِكَتِكَ gibi hadsiz adetle tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır. Hem nasıl, bir zâbit, bütün neferatının yekûn hizmetlerini kendi namına padişaha takdim eder. Öyle de: Mahlûkata zâbitlik eden; ve hayvanat ve nebatâta kumandanlık yapan; ve mevcudat-ı arziyeye halifelik etmeye kâbil olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telâkki eden insan, اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّكَ نَسْتَعِينُ der. Bütün halkın ibadetlerin ve istiânelerini, kendi nâmına Mâbud-u Zülcelâl’e takdim eder. Hem:
سُبْحَانَكَ بِجَمِيعِ تَسْبِيحَاتِ جَمِيعِ مَخْلُوقَاتِكَ وَبِاَلْسِنَةِ جَمِيعِ مَصْنُوعَاتِكَ der. Bütün mevcudatı kendi hesabına söyletirir.Hem:
اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مَحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا der.Herşey nâmına bir salâvat getirir. Çünki: Herşey, Nur-u Ahmedî (A.S.M) ile alâkadardır. İşte, tesbihatta, salâvatlarda hadsiz adetlerin hikmetini anla.
Üçüncü Meyve: Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen ve herbir dakika-i ömrünü, bir ömür kadar faideli görmek istersen ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittiba et. Çünki: Bir muamele-i şer’iyye tatbik-ı amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor. Bir nevi ibadet oluyor. Uhrevî çok meyveler veriyor. Meselâ: Birşey’i satın aydın. İcab ve kabul-ü şer’iyyeyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi alış verişin bir ibadet hükmünü alır. O tahattur-u hükm-ü şer’î bir tasavvur-u vahy verir. O dahi, Şârii düşünmekle bir teveccüh-ü İlâhî verir. O dahi, bir huzur verir. Demek Sünnet-i Seniyye tatbik-i amel etmekle bu fâni ömür, bâki meyveler verecek ve bir hayat-ı ebediyyeye medar olacak olan faideler elde edilir.
فَاَمِنُوا بِاللهِ ورَسُولِهِ النَّبِيِّ الاُمِّيِّ الَّذِى يُؤْمِنُ بِاللهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ fermânını dinle. Şeriat ve Sünnet-i Seniyyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden Esmâ-i Hüsnânın herbir isminin feyzi tecellisine bir mazhar-ı câmi’ olmağa çalış…
Dördüncü Meyve: Ey nefis! Ehl-i dünyaya, hususan ehl-i sefahete, hususan ehl-i küfre bakıp, sûrî zînet ve aldatıcı gayr-ı meşrû lezzetlerine aldanıp taklid etme. Çünki: Sen onları taklid etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukut edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünki: Senin başındaki akıl, meş’um bir âlet olur. Senin başını daima dövecektir. Meselâ: Nasıl ki, bir saray bulunsa, büyük bir dairesinde büyük bir elektirik lâmbası bulunur. O elektrikten teşa’ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi birisi o büyük ellektrik lâmbasının düğmesini çevirip ziyayı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer. Ve başka sarayda büyük elektrik lâmbasıyla merbut olmıyan küçük elektrik lâmbaları, her menzilde bulunuyor. O saray sahibi büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirererek kapatsa, sair menzillerde ışıklar bulunabilir. Onunla işini görebilir. Hırsızlar istifade edemezler.
İşte ey nefsim! Birinci saray, bir müslümandır. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lâmbasıdır. Eğer onu unutsa, El-iyâzü-billâh kalbinden Onu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabul edemez. Belki, hiçbir kemalâtın yeri, ruhunda kalamaz. Hattâ rabbini de tanımaz. Mahiyetindeki bbütün menziller ve lâtifeler, karanlığa düşer ve kalbinde müthiş bir tahribat ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribat ve vahşete mukabil hangi şey’i kazanıp ünsiyet edebilirsin! Hangi menfaati bulup o tahribat zararını onunla tâmir edersin! Halbuki; ecnebiler, o ikinci saraya benzerler ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalât-ü Vesselâm’ın nurunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bâzı nurlar kalabilir veya kalabilir zannederler. Onların mânevî kemâlât-ı ahlâkiyelerine medar olacak Hazret-i Mûsa ve İsâ Aleyhimesselâm’a bir nevi îmanları ve Hâlıklarına bir çeşit îtikadları kalabilir.
Ey nefsi emmâre! Eğer desen: “Ben ecnebi değil, hayvan olmak isterim.” Sana kaç defa söylemiştim: Hayvan gibi olamazsın. Zira kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokadiyle senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elem katıyor. Hayvan ise elemsiz güzel bir lezzet alır, zevkeder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar at, sonra hayvan ol. Hem: كَالاَْنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ silsile-i te’dîbini gör.”
Beşinci Meyve: Ey nefis! Mükerreren söylediğimiz gibi, insan, şecere-i hilkatin meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak ve en câmi’ ve umuma bakar ve umumun cihet-ül vahdetini içinde saklar bir kalb çekirdeğini taşıyan ve yüzü kesrete , fenâya, dünyaya bakan bir mahlûktur. Ubûdiyet ise, onun yüzünü fenâdan bekaya, halktan Hakk’a, kesreten vahdete, müntehadan mebde’e çeviren bir hayt-ı vuslat, yahut mebde’ ve müntehâ ortasında bir nokta-i ittisaldir. Nasılki tohum olacak kıymettar bir meyve-i zîşuur, ağacın altındaki ziruhlara baksa, güzelliğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, parçalanacak, âdi birtek meyve gibi zâyi olacak. Eğer o meyve, nokta-i istinadını bulsa, içindeki, çekirdek, bütün ağacın cihet-ül vahdetini tutmakla beraber ağacın bekasına ve hakikatının devamına vasıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içinde birtek çekirdek, bir hakikat-ı külliyye-i dâimeye, bir ömrü bâki içinde mazhar oluyor.
Öyle de: İnsan, eğer kesrete dalıp, kâinat içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasârete düşer. Hem fenâ, hem fâni, hem ademe düşer. Hem mânen kendini îdam eder. Eğer lisan-ı Kur’andan kalb kulağıyla îman derslerini işitip başınıkaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubûdiyetin mi’raciyle arş-ı kemalâta çıkabilir. Baki bir insan olur.
Ey nefsim! Madem hakikat böyledir ve madem Millet-i İbrahimiyyedensin(A.S) İbrahimvâri لآ اُحِبُّ الاَفِلينَ de. Ve Mahbub-u Bâki’ye yüzünü çevir ve benim gibi şöyle ağla:

لَقَدْ اَبْكَانِ نَعْىُ (لآاُحِبُّ الاَفِلينَ) مِنْ خَلِيلِ اللهِ
فَصَبَّتْ عَيْنُ قَلْبِى قَتَراتٍ بَاكِيَاتٍ مِنْ شُؤُونِ اللهِ
لِتَفْسِيرِ كَلاَمٍ مِنْ حَكِيمٍ اَىْ نَبِيٍّ فِى كَلاَمِ اللهِ
نَمِى زِيباستْ اُفُولْدَهْ كَمْ شُدَنْ مَحْبُوبْ
نَمِى اَرْزَدْ غُرُوبْدَهْ غَيْبْ شُدَنْ مَطْلُوبْ
نَمِى خَواهَمْ فَنَادَهْ مَحْوْ شُدَنْ مَقْصُودْ
نَمِى خَوانَمْ زَوَالْدَهْ دَفْنْ شُدَنْ مَعْبُودْ
عَقْل فَريادْ مِى دَارَدْ نِدَاءِ (لآ اُحِبُّ الاَفِلِينَ) مِى زَنَدْ رُوهَمْ
نَمِى خَواخَمْ نَمِى خَوانَمْ نَمِى تَابَمْ فِرَاقِى
نَمِى أَرْزَدْ مَرَاقَه اينْ زَوَالْ درْ َسْ تَلاَقِى
اَزْ آنْ دَرْدِى ِرْينِ (لآ اُحِبُّ الاَفِلِينَ) مِى زَنَدْ قَلْبَمْ
دَرْ اِنْ فَانِى بَقَا خَازِى بَقَا خِيزَ دَفْنَادَنْ
فَنَا شُدْهَمْ فَدَا كُنْ هَمْ عَدَمْ بِينِ كِه اَزْ دُنِيَا بَقَايَا رَاه فَنَادَنْ
فِكْرِ فِيزَارْ دَارَدْ اَنيِنَ (لآ اُحِبُّ الاَفِلِينَ) مِى زَنَدْ وِجْدَانْ
بِدَانِ اَى نَفْس نَادَنَمْ كِهْ دَرْ هَرْ فَرْدْ اَزْ فَانِى دُورَهْ هَسْتْ
بَابَاقِى دُوسِرِّ جَانِ جَانَانِى
كِه دَرْ نِعْمَتِهَا اِنْعَامْ هَسْتْ وََسْآثَرَهَا اَسْمَا بِكَيرْ مَغْزِ
وَمِزَنْ دَرْفَنَا آنْ قِشْرِ بِى مَعْنَا
بَلِى آثَارَهَاكُويَنَدْ زِاَسْمَالَفْظِ بِى سَوْدَا
عَقْلْ فَرْيَادْ مِى دَارَدْ غِيَاثِ(لآ اُحِبُّ الاَفِلِينَ) مِيزَانْ اَىْ نَفْسَمْ
ِهْ خُوشْ كُويَدْ اُو شَيْدَا جَامِى عِشْقِ خُونِى
(Hâşiye)يَكَى خَوَاه يَكَى خَوَانْ يَكِى جُوىْ يَكِى بِينْ يَكِى دَانْ يَكِى كُوىْ
نَعَمه صَدَقْتَ اَىْ جَامِى * هُوَ الْمَطْلُوبُ * هُوَ الْمَحْبُوبُ* هُوَ الْمَقْصُودُ*هُوَ الْمَعْبُودُ* كِه لآ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ بَرَابَرْ مِيذَنَدْ عَالَمْ *

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _
(Hâşiye): Yalnız bu satır Mevlânâ Câmî’nin kelâmıdır.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv