ÇARESİZ MİYİZ, ÇARE “BİZ” MİYİZ?
Bu yazı kez okundu.
15 Mart 2014 11:26 tarihinde eklendi
Etiketler :

“Öğrenilmiş çaresizlik” ile ilgili yazımızda, “süfyani sistemlerin” zulmüne maruz kalan halkların bu durumu nasıl kabullendiklerine dair ipuçları sunmaya çalışmıştık. Çaresizliğin kader olarak algılanmasının nedeninin, çeşitli tekniklerle bu hissin ruhlara ve zihinlere empoze edilmesi olduğunun altını çizmiş, bu zihinsel ve ruhsal hastalığa müptela olan halkların, dermansız kalarak “süfyani sistemlerin” ömrünü uzattığını belirtmiştik. Bu yazımızda da gerçekten “çaresiz” olup olmadığımızı irdelemek ve zulüm düzenlerinin bizlere sunduğu alternatiflere mahkum olup olmadığımıza dair fikir yürütmek istiyoruz. Çünkü halkımızla girdiğimiz diyaloglarda hep karşımıza çıkan sorun “ne yapabiliriz?” sorusunun arkasına gizlenmiş “alternatifsizlik” sorunudur. Bu sorunun Öz Muhammedi İslam’ın savunucuları ve tebliğcileri tarafından çözülmüş olması ve halka “alternafin” var olduğunun anlatılması gerekmektedir. Bu yüzden acaba “süfyani sistemlerin” bizlere dayattığı her kurum veya kuruluşu kabullenecek kadar “çaresiz miyiz”, yoksa “süfyani sistemlerin” var oluşunu reddederek ona alternatif olacak “çare” “biz miyiz” konusunu ele almayı uygun gördük.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi çevremizde “süfyani sistemlerin” propagandasından zehirlenmiş kime ulaşmaya çalışsak ve Öz Muhammedi İslam’ı anlatmaya kalkışsak, karşımızdakinin zihninin “anlamazlık” duvarıyla örülü olduğuna, sunduğumuz tüm delilleri olur olmaz sözlerle ve inatla reddettiklerine ve son aşamada iş artık reddedemeyecekleri duruma gelince “bunlar iktidar olmasında diğerleri mi olsun? bak onlar bizden bile değiller, onlar gelse daha mı iyi olur?, başka çare mi var?” gibi sorularla içine düşülen çıkmazın ifade edildiğine şahit oluyoruz. Bu zihin yapısına sahip olanlar için kendilerine sunulandan başkasını düşünme ihtimali dahi yoktur. Bunlardan biriyle aramızda geçen konuşma sonucunda “ne yani devrim mi yapalım?” cevabını alınca “yapalım ne olacak? bizi engelleyen nedir?” diye sorduğumuzda, şaşırıp sustuğuna şahit olduk. Bu şaşırma halinin nedeni daha önce imkansız olarak telakki ettiği birşeyin bizim tarafımızdan gayet normal bir şekilde telaffuz edilmesi üzerine yaşadığı şoktu.
Sizlerinde şahit olduğu ve muhatap olduğu bu tip sorular, aslında ümmete pompalanan çaresizlik zehirinin etkisini de bizlere göstermektedir. Ne ayetler ne de Resulullah’ın (s.a.a.) ve ehl-i beytin (a.s.) siretleri, çoğu zaman bu zehirin etkisini gidermemekte, muhataplarımız basit gerekçelerle bunları reddetmektedirler. Mazlum halklara, geçmiş dönemler, hep hikaye ve masal formatında anlatıldığından dolayı, o dönemlere yapılan vurgular bu halkların sadece uykusunu arttırmakta, kapitalist düşüncenin tesir ettiği ruhları illaki somut örnekler görmek istemektedirler. Zaten mazlum halklara hükmeden “süfyani sistemlerin” kullandıkları en temel koz da budur. Lisan-ı hal ile ve bazen direkt kâl ile, “bizden iyisi yoktur, biz gidersek daha kötüsü gelir, biz ehven-i şerriz, herşey yavaş yavaş olacak zamanla sizin istediğiniz gibi hükmedeceğiz ama şimdi ortam müsait değil, eğer biz iktidardan düşersek 3 ay bile maaş alamaz açlıktan ölürsünüz, biz olmasak sizi daha çok ezerlerdi” türünden türkülerle halkın karşısına somut olarak çıkmakla, bazen namaz(!) kılmakla, bazen “ya Allah bismillah” demekle, hatta cihad(!) edenleri desteklemekle halkı farklı bir fikre ve renge sokmakta uyuşturmaktadırlar. Uyuşmuş ve bir nevi ölüye dönmüşlere ise davayı anlatmak gerçekten zordur. Zira “ölülere ve arkalarını dönüp giden sağırlara çağrıyı duyurmak”(Rum 52) nice develere hendek atlatmaktan zordur.
Mevcut durumu izahtan sonra gelin neler yapabileceğimize bir göz atalım. Madem ki “çaresiz” olduğumuza inanmıyoruz, önce çarenin ne olduğunu sonra bunu halka nasıl ileteceğimizle ilgili fikir yürütelim.
“Gerçekten ben müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü”(Fussilet 33) kimse olmadığını bizlere bildiren Allah (c.c.), “yalnız O’na ibadet edip yalnız O’ndan yardım dilememiz”(Fatiha 5) gerektiğini beyan ederek, şeytanın ve dostlarının tüm hilelerine karşı sığınılacak tek makamın kendisi olduğunu açıklamıştır. “Bizleri rızıklandıran”(Ankebut 60) olarak Allah (c.c.) “kendisinden hakkıyla korkmamız gerektiğini”(Al-i İmran 102) vurgulayarak, “şeytanın dostlarıyla savaşmamızı”(Nisa 76) emretmiş ve şeytanın hilesinin zayıf olduğunu beyan etmiştir. “İndirdikleriyle hükmetmeyenleri” “kafirler” (Maide 44) ve “zalimler” (Maide 45) olarak tanımlarken, defaatle “hükmün yalnızca kendisine ait olduğunu” (Yusuf 40) bizlere bildirmiştir.
Bunları bizlere ileten Allah’ın (c.c.) bizleri gayri islami, “süfyani” sistemlerin kanunlarına terk ettiğine ve bizleri bunlara mahkum ettiğine inanmak mümkün müdür? Tüm işlerin idaresine yönelik kanunlarını vahiyler halinde Resulullah (s.a.a.) aracılığıyla insanlara sunan Allah (c.c.) acaba insanların kendisinden başkalarının kanunlarına tabi olmalarını ve o kanunları kabullenmelerini onaylar mı? Peki ya Resulullah (s.a.a.) içinde mücadele verdiği mekke müşrik sisteminin benzeri bir sistemde bulunan müslümanların, kendi siretine aykırı olarak, var olan “süfyani sistemleri” kabullenmelerine razı olur muydu? Madem ki böyle bir ihtimal vardı, 13 yıl boyunca Resulullah (s.a.a.) ve çilekeş dostları neden sistemi bir an dahi kabullenip rahat bir nefes almadılar? Neden sistemin onları içine çekmek için sunduğu teklifleri ellerinin tersiyle ittiler? Oysa sayıları bizden daha az, durumları bizden daha kötüydü. Neden mesela Ebu Sufyan’ı, Ebu Cehil’e tercih etmediler, veya ehveni şerdir deyip sistemin herhangi bir unsurunu övmediler?
Çünkü Resulullah (s.a.a.) ve dostlarının Allah’a (c.c.) imanı tamdı. Ve onlar biliyorlardı ki “kafirler istemese bile Allah nurunu tamamlayacaktır.”(Saff 8) Şimdi hükmeden zalimler “yakında nasıl bir inkılapla devrileceklerini göreceklerdir.”(Şuara 227) “Din gününün sahibi olan”(Fatiha 4) Allah (c.c.) ,“dinine yardım edene yardım edecektir”(Hac 40) ve “şüphesiz galip gelecek olanlar Hizbullah (Allah’ın (c.c.) taraftarları) olanlardır”(Maide 56).Bu iman onların işkencelere ve zulümlere tahammüllerini arttırıyor ve vaad edilen zafere ulaşmak için çaba göstermekten geri durmalarını engelliyordu. Ellerinde hiçbir imkan dahi yokken müşrik sisteme kafa tutan bu müslümanlar, Resulullah’ın manevi gücünden de yardım alarak bu yolda iki zaferden birinin kendilerini bulmasını ümid ediyorlardı. Aralarından hiçbiri Resulullah’a (s.a.a.) müşrik sistemi kabullenmesini teklif dahi etmiyorlardı. Bu öyle bir imandı ki hendek savaşında düşmana karşı koyacak güçleri olmadığı için şehrin etrafına hendek kazarken 3 gün boyunca yemek yemediği karnına bağladığı 3 taştan belli olan Resulullah’ın (s.a.a.) her kazma vuruşunda Kisra’nın ve Kayser’in tahtlarını vaad etmesine tekbir getirerek karşılık veriyor ve kabulleniyorlardı.
Bugünkü gelinen durumda Allah’a(c.c.) iman ettiğini söyleyen bizlerin O’nun (c.c.) bütün vaadlerine rağmen hala çaresizlik duygusu içinde, “süfyani sistemlerin” gayri İslami kanunlarına göre hükmeden iktidarlarını, ehveni şer diye sahiplenmemiz, imanımızın zayıflığının ve Allah’ın (c.c.) (haşa) sözünü tutmayacağını düşündüğümüzün belirtisidir. Bizler halk olarak Allah’tan (c.c.) ümidimizi kesmiş ve kendimizi küfrün kollarına bırakmış olarak, dilleri ve fiilleriyle küfürlerini defaatle izhar edenleri, hakkın savunucusu diye bağrımıza basıyoruz. Oysa “çare” hem fıtratımızda hem de hemen yanı başımızda durmaktadır. Çare yaratılış gayemize uygun yaşayarak, bu gayeyi yeryüzünde temin edecek bir sistemi tesis etmektir. Çare bu sistemi binlerce şehidin kanıyla tesis etmiş olan İran İslam İnkılabının ve velayet sancağının altında vahdetle birleşerek, gücümüzü küfre, tuğyana, zulme karşı kullanmaktır.
Evet… Somuta iman etme hastalığına yakalanmış halkımız için ileri süreceğimiz çare İran İslam İnkılabı ve Velayet-i fakih doktrinidir. Bugünün “süfyani sistemlerine” karşı sığınacağımız tek çare ve onların yaydığı hertür manevi hastalığa karşı tutunacağımız tek derman budur. Halka kendimizi veya bağlı bulunduğumuz cemaati vs. değil, direkt İslam İnkılabını ve somut önder olarak İmam Hamaney’i sunmamız gerekmektedir. Bizler bu nurun sadece yansımaları olabiliriz çünkü, ve bizlerin fikri cemaat değil devlet kurmuştur şuanda. Bu fikir yüzlerce yıllık İslami mücadele içinde başarıya ulaşmış ve zalimleri yenilgiye uğratmış tek fikirdir. İslam İnkılabı ve velayet-i fakih doktrini bugün Resulullah’ın (s.a.a.) makamının ve O’nun (s.a.a.) kurduğu devletin tekrardan tezahürüdür. Velayet makamı devletler üstü ve hatta mezhepler ve dinler üstü bir makam olarak bugün tüm mustazafların yegane sığınağı ve ümid kaynağıdır. Bu İnkılap ve bu makam içinde bulunduğumuz çağda da İslam’ın yeryüzüne hükmedebileceğinin ve İslami bir devletin diğer devletlerle her konuda yarışabileceğinin kanıtıdır. Somut olarak karşımızda duran bu başarı hikayesinin ve başarıya giden tek metodun uygulayıcısı olan İslam İnkılabının tüm halklara iyi anlatılması, “çaresiz” olduğunu düşünen müslümanların, çareyi kendilerinde aramalarına neden olacaktır. Kimin önderliğinde birleşeceğini ve kimin önderliğinde mücadele edeceğini bilemeyen halkların, İnkılabı ve velayet makamını tanımaları bu sorunların ortadan kalkmasını sağlayacaktır inşaallah. Tüm çabalarımıza rağmen inadla küfrü ve “süfyani sistemleri” savunanlara gelince…”Her insan topluluğunun önderleri ile birlikte çağrılacağı o günde”(İsra 71) “devrin imamına biat etmeyenlerin” ne üzere öldüklerini elbette göreceğiz. Burada şunu da vurgulayalım ki mektepten olup da “süfyani sistemlerin” herhangi bir unsurunu sahiplenenlerin de kendilerine çeki düzen vermeleri ve Allah’ın (c.c.) kanunlarından başkaları ile yönetilmeyi kabullenmenin ne anlama geldiğini düşünmeleri gerekmektedir.
Yazımızın özellikle son bölümünde “büyük” konuştuğumuzu düşünenler olacaktır. Doğrudur büyük konuşuyoruz, çünkü konuştuğumuzun büyüklüğünün farkındayız. Bu yüzden “çaresiz” olduğunu düşünenlere, (İslam İnkılabını kastederek) diyoruz ki “çare biziz”…
siyasetmektebi.com

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv