SİMURG…(KENDİ GÜCÜNÜN FARKINA VARMA)
Bu yazı kez okundu.
15 Mart 2014 11:38 tarihinde eklendi

“Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg , Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş.
Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi… İstek, aşk, marifet, istisna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri…
Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş…
“Aşk denizi”nden geçmişler önce…”. “Ayrılık vadisi”nden uçmuşlar…”. “Hırs ovası”nı aşıp, “kıskançlık gölü”ne sapmışlar… Kuşların kimi “Aşk denizi”ne dalmış, kimi “Ayrılık vadisi”nde kopmuş sürüden… Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle…
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
Baykuş yıkıntılarını özlemiş;
Balıkçıl kuşu bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi “şaşkınlık” ve sonuncusu Yedinci Vadi “yok oluş”ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça “si”, “otuz” demektir… murg” ise “kuş”…
Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; “Simurg – otuz kuş” demekmiş.Onların hepsi Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş. 30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.”
(Feridüddin-i Attar Mantık-ut Tayr kitabından)
Nice zaman gelir ki tutunacak dal, sığınacak dağ ararız şu dünyanın bitmek bilmez hengamesinden ve mücadelesinden yorulmuş olarak. Ya tutunduğumuz dallar kırılır ya da sığındığımız dağlar bir depremle yerle yeksan olur da başımıza serpeceğimiz toprak haline gelir. Ağıtlar yakarız kimsesizliğe dair ve feryad ederiz “feleğe” neden bizlere bu zulmü reva gördü diye. Bir süre sonra susarız. Suskunluğumuz kabullenişe döner ve sessiz çığlıklarımız duyulmaz olur “sağır sultanlar” diyarında. Kendi bacağından asılacak olan her koyun birlikten kopunca, tek tek yem olur aç kurtların saltanat sürdüğü topraklarda. Ve ninniler söyleyenler hep uyanıklardır aslında…

Derdi verenin dermanı verdiğini unuttuğumuzdan olsa gerek, derdin sebebini araştırmaktan vazgeçmiş ruhlarla, dermandan uzak yaşamların öznesi olmak olur bir anda kaderimiz. Oysa ki “her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kılmıştır”(İsra 13) yüce Allah (c.c.). Ama O’ndan (c.c.) bahsedenler derdin kaynağı olunca derman aramak gelmez gündemimize. Hal böyleyken kendimize bakmayı unutur, kendimizi ve gücümüzü tanımaktan uzaklaşırız. Yaratanın (c.c.) içimize yerleştirdiği güçten bihaber olunca, dünyalık gücü elinde bulunduranların güçlerinden medet umar hale geliriz. Bizim yerimize düşünenlerin bizim için uygun gördüklerine iman etmek, onların sev dediklerini sevmek, kork dediklerinden korkmaktan ibaret olur yaşamlarımız. “Hiç akletmez misiniz?”(En’am 50) buyruğunun muhatapları olarak akıl nimetinden mahrum kalmanın cezasını çekeriz zalimlere boyun eğerek.
Kulağımıza çaresizliği fısıldayan şeytanın dostlarının sözlerinin aksine derman bizdedir aslında. “Derman arardım derdime derdim bana derman imiş” dediyse birileri, bunun sebebi derdin beraberinde dermanı taşıdığındandır. “Kendini bilenin Allah’ı bileceğini” bizlere buyurduysa İmamlarımız (a.s.) hakikattir bu sözleri. Zira kendini tanıyan, kendini yaratanı da tanıma yolunda gayret sarfedecek ve ondan başkasının buyruklarından uzaklaşacaktır. Kendini tanıyan kainatın özeti olan varlığının farkına varınca, kainatın düzenini bozan ve kainatı yaratanın emirlerine aykırı davrananlara karşı ayaklanacaktır. Kendini tanıyan varoluşunu sağlayanın, hayatını şekillendirdiğini de fark edecektir. Sünnetullah olarak adlandırılan kanun ve emirlere yaratılış gereği boyun eğen insan, ictimai hayatta da var edenin kanunlarına boyun eğmesi gerektiğinin farkına varacaktır. Bu kanunları yok sayıp kendi heva ve heveslerini kanun diye dayatanların saltanatlarını kabullenmeyen insan, saltanat sahiplerinin tüm tehditlerine “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” (Al-i İmran 173) diyerek göğüs gerecektir.
Evet… Dert başımızda ise derman da biziz. Dermana giden yolda yıkılanlar, dönenler, korkanlar, ölenler olsa da, kimileri dünyalıklarını, kimileri canlarını bahane ederek bu yolda yürümekten vazgeçse de hedefe ulaşmaya azimli az sayıda olan bizler dermanın ta kendisiyiz. “Nice az sayıdaki topluluğun çok sayıdaki topluluğa gelip geldiğini” (Bakara 249) bildiğimizden, “yeryüzünde bulunan insanlarına çoğunluğuna uyarsak yoldan sapacağımızın” da (En’am 116) farkındayız her daim. Bu yolun çetin olduğunu, nice zorluklarla muhatap olacağımızı, nice vadiler geçeceğimizi biliyoruz. Ama “bizden öncekilerin başına gelenler bizim başımıza gelmedikçe cennete giremeyeceğimizi”de (Bakara 214) biliyoruz aynı zamanda. Bu yol dikensiz gül bahçesinden geçmiyor elbet. Bu yol İsmail’lerini kurban vermekten çekineceklerin, ölüm için yatağa yatmayacakların, otuz bin kişinin karşısına yetmiş iki kişi olarak çıkmayacakların tahammül edebileceği bir yol değil biliyoruz. Bu yolda ihanet var, dünya var, hırs var, makam, şan, şöhret sevgisi var. Tüm bunlar dipsiz kuyular ve tüm bunlar “süfyani sistemlerin” yolumuza kazdığı kuyular farkındayız. Ama “içimizden hayra çağıran iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk olarak”(Al-i İmran 104) yola çıktığımızda, “Allah’ın dinine yardım edene yardım edeceğini” de (Hac 40) biliyor ve Allah’a (c.c.) tevekkül ediyoruz.
“Süfyani sistemlerin” halklara dayattığı ümitsizlik, korku, çaresizlik duygularının nedeninin, halkların kendi güçlerinin farkına varmalarını engellemek olduğunun bilincindeyiz. Kendi gücünün farkına varamayan halklar, köle olarak yaşamayı kabullendikleri “süfyani sistemlerin” ayakta kalmalarını sağlayan en büyük güç haline gelmektedirler bunu da biliyoruz. Tek yapmamız gereken halkların kendilerinde olanı fark etmelerini sağlamaktır. Uçabilenin uçmasını, geride kalanların da buldukları tüyden dolayı umutlanmasını sağlarsak eğer, “süfyanilerin” oyununu bozarız ancak. İşte o zaman zümrüdü anka misali, halkların kendi küllerinden yeniden dirilmelerini sağlamış oluruz. Üstelik uçmamız gereken mesafe öyle kaf dağı kadar uzakta da değildir hani. Yanı başımızda kendi küllerinden dirilen zümrüdü ankaların mekanı İran İslam İnkılabı dururken, onca vadilerden geçmeye de gerek yoktur aslında. Sadece kapattığımız gözlerimizi, kulaklarımızı açmamız ve ilahi mesajın temsilcilerinin sözlerine uymamız yeterli olacaktır.
“Süfyani sistemlerin” zulmüyle inleyen halklara “simurg” olduklarını hatırlatmak gerekir. İnançlarının fıtratlarına işlediği güçten faydalanmanın yolunu öğretmek, özlerinin farkına varmalarını sağlamak gereklidir. Tek başına tüm yeryüzü zulmüne meydan okuyan Resulullah’ın (s.a.a.) ümmetinden daha fazla “simurg” olmaya layık kimler olabilir ki? Zulüm düzenlerinin okuya geldikleri ninnilerin etkisini kırmak için hakkı haykırmak lazım inadına ve yılmadan. Çareyi “süfyanilerde” arayanların, “süfyani sistemlerin” kendilerinin dert olduğunu, bu derdin devasının ise mazlum halkların bizatihi kendileri olduğunu her fırsatta vurgulamak önemlidir. Uyananlarla yola devam ederiz, uyanmayanları ancak “sur” uyandıracaktır çünkü…
siyasetmektebi.com

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv