İLMİN FAZİLETİ – İMAM HUMEYNİ (RA)
Bu yazı kez okundu.
16 Mart 2014 17:15 tarihinde eklendi

بالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی ثُقَةُ الاِسلام، مُحَمَّدِبنِ يَعقُوبَ الکُلَينیِّ، عَن مُحَمَّدِ بنِ الحَسَنِ وَ عَلِیِّ بنِ مُحَمَّدٍ، عَن سَهلِ بنِ زيادٍ وَ مُحَمَّدِ بنِ يَحيی، عَن أَحمَد بنِ مُحَمَّدٍ، جَميعاً، عَن جَعفَربنِ مُحَمَّدٍ الاَشعَریٍّ، عَن عبدِالله بنِ مَيمونِ القَدّاحِ؛ و علِی بنِ ابراهيمَ، عَن أَبيهِ، عَن حَمّادِ بنِ عيسی، عَنِ القَدّاحِ، عَن أَبی عَبدِالله، عليه السَّلام، قالَ قالَ رسول الله، صلی الله عليه و آله: مَن سَلَکَ طَريقاً يَطلُبُ فيهِ عِلماً، سَلَکَ الله بِهِ طَريقاً إِلی الجَنَّةِ. وَ إِنَّ المَلائِکَةَ لَتَضَعُ أَجنِحَتِها لِطالِبِ العِلم رِضاً بِهِ. وَ اِنَّهُ يَستَغفِرُ لِطالبِ العِلمِ مَن فِی السَّماءِ وَ مَن فی الاَرضِ حَتّی الحوتُ فی البَحر. وَ فَضلُ العالِمِ عَلی العابِدِ کَفَضلِ القَمَرِ عَلی سائِرِ النُّجومِ لَيلَةَ البَدرِ. وَ إِنَّ العُلَماءَ وَرَثَهُ الاَنبياءِ؛ إِنَّ الاَنبياءَ لَم يُوَرِّثوا ديناراً وَ لا دِرهَماً، وَ لکِن وَرَّثُوا العِلمَ، فَمَن أَخَذَ مِنهُ، أَخَذَ بِحَظٍّ وافرٍ.

“Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Her kim ilim öğreneceği bir yolda yürürse, Allah onu cennete giden bir yola koyar ve melekler ondan razı olarak kanatlarını ilim talibi için gerer. Yer ve göklerde olanlar, hatta denizde olanlar bile onun için bağışlanma diler. Alimin abide üstünlüğü bedir gecesindeki ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Şüphesiz ki alimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler dinar ve dirhem miras bırakmazlar. (Onlar) Miras olarak ilim bırakırlar. O halde o ilimden nasibini alan kimse büyük bir nasib edinmiştir.”

 Şerh

Bil ki bu hadisin kelimelerini şerh etmeye gerek yoktur. Ama Resulullah’ın (s.a.a) ilim talibi ve alimler için beyan buyurduğu bazı hasletleri birkaç fasılda gerektiği yerde beyan etmeye çalışacağım. Tevekkül sadece Allah’adır.

1. Bölüm: İlim Yolunda Yürüyen Kimseyi, Allah-u Teala’nın Cennet Yoluna Koyduğunun Beyanı
İlk etapta bilmek gerekir ki mutlak ilim iki kısma ayrılmaktadır. Birincisi dünyevi ilimdir ki nihai hedefi dünyevi hedeflere ulaşmaktır. İkincisi de uhrevi ilimlerdir ki onun da nihai hedefi, melekutî makamlara nail olmak ve uhrevi derecelere erişmektir. Önceden de açıklandığı üzere bu iki çeşit ilmin üstünlüğü, niyet ve maksatların üstünlüğündendir. Gerçi bu ilimler de kendi içinde iki kısma ayrılır. Hadiste ilim ehli için beyan edilen özelliklerden de anlaşıldığı üzere bu ilimden maksat, ikinci kısımda yer alan ahiret ilmidir ve bu açıkça anlaşılmaktadır.
Daha önceden de beyan edildiği üzere uhrevi ilimlerin üç hali vardır: Ya Allah ve marifetler ilmidir, ya nefis tezkiyesi ve ilallaha sülûk ilmidir, ya da ubudiyet sünnetleri ve adabı ilmidir. Dolayısıyla diyoruz ki ahiret yurdunun imarı bu üç şeye bağlıdır. O halde cennet de tümel olarak üç çeşittir. Birincisi zat cennetidir ki Allah ve ilahî marifetler ilminin nihayetidir. İkincisi ise sıfatlar cennetidir ki, bu da nefsin riyazet ve tezkiyesinin neticesidir. Üçüncüsü ise ameller cennetidir ki, bu da ubudiyete kalkışmanın ve neticelerinin suretidir. Bu cennetler bayındır ve mamur değildir. Ameller cennetinin zemini de, nefsin ilk durumdaki yüzeyi gibi dümdüz ve tertemizdir. Bunların imarı nefsin imar ve bayındır olmasına bağlıdır. Nitekim eğer nefsin gayb makamı; ilahî marifetler ve zatî/gaybi cezbelerle bayındır kılınmazsa, insan için asla lika ve zat cenneti hasıl olamaz. Eğer batın tezkiye edilmez, derun tahliye kılınmaz, azim ve irade güçlenmez ve kalb ilim ve sıfatların tecelli yeri olmazsa, orta cennet olan esma ve sıfatlar cenneti de insan için hasıl olmaz. İnsan ubudiyete kalkışmaz, hareket ve sekenatı şeriata uymazsa, “nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet aldığı her şey var” diye belirtilen ameller cenneti de hasıl olmaz.
Felsefi kanıt, marifet ehlinin zevki, enbiya ve evliyanın rivayetleri ile mutabık olan ve Kur’an’dan istifade edilen bu önbilgiler esasınca, hangi derecede olursa olsun, marifetler ilmi veya diğer bütün ilimler, kendilerine uygun olan cennete erişme yoludur. Önceden de bahsettiğimiz gibi ilim mutlak olarak amelin yoludur. Hatta marifetler ilmi de böyledir. Ama marifetler ilmi, kalbî ameller ve batınî cezbelerdir. O amel ve cezbelerin neticesi ve batınî suretleri ise zat ve lika cennetinin suretidir. O halde ilim yolunu kat etmek, cennet yolunun yolunu kat etmektir ve yolun yolu da yol sayılmaktadır.

Önemli Espri
Bu hadiste Resulullah ilmî sülûku kula, cennete sülûku ise Allah’a isnad etmiştir. Zira kesret makamında kulun kesbetme yönüne ağırlık vermiş, vahdete dönüş makamında ise Hakk yönüne ağırlık vermiştir. Yoksa; bir açıdan cennete sülûku da kula isnad etmek mümkündür.
“Yapıp-ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır.”
“Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görür ve her kim zerre ağırlığınca şer işlerse onu görür.”
Bir açıdan ilmî sülûk işini de Allah’ın başarı ve onayına ve mukaddes zatına isnad etmek mümkündür. “De ki hepsi Allah indindendir.”
Filozofların araştırmacısı ve hak taifesinin kıvancı Molla Sadra’nın (r.a) bu hususta bir beyanı vardır ve de uyumluyu idrak etmenin bizzat cennet ve uyumsuzu idrak etmenin ise bizzat ateş olduğu esasına dayalıdır. Dolayısıyla ilimler nefsin uyumlularından, cehalet ise nefsin uyumsuzlarındandır. Aslında bu, Molla Sadra’nın, cennet ve cehennemi nefiste hasıl olan lezzetler ve elemler diye yorumlayan ve nesnel varlığını inkar eden Gazali’yi, felsefi yazılarında reddederken belirttiği kendi görüşüne de aykırıdır. Nitekim Gazali’den de bu görüş nakledilmiştir.
Bu görüş filozofların kanıtlarına aykırı olduğu gibi, enbiyanın sözlerine, semavi kitaplara ve tüm dinlerin zaruri hükümlerine de aykırı bir şeydir. Molla Sadra Gazali’yi reddetmiş, bu hayalini batıl saymıştır. Ama her ne kadar Gazali’nin ekolünü temelden inkar etmişse de, onun sözlerinin bir benzerini bu makamda bizzat kendisi de söylemiştir. Bu hususta daha fazla durmak uygun olmadığından geçiriyoruz.

2. Bölüm: Meleklerin İlim Taliblerine Kanatlarını Gerdiğinin Beyanı Hakkında
Bil ki meleklerin de bir çok sınıfları ve türleri vardır ki gaybı bilen Zat-ı Mukaddes’ten başka hiç kimse bu hakk ordusunu hakkıyla bilemez. “Rabbinin ordusunu kendinden başkası bilemez.”
Meleklerden bir kısmı aşk ve cezbe ehli meleklerdir ki varlık alemine asla bakmamakta ve de Allah’ın Adem’i yarattığını dahi bilmemektedirler. Hakk’ın cemal ve celalinde fani ve Zat-ı Mukaddes’te yok olmuşlardır. “Nun, kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun” ayetindeki “nun” kelimesinin bu meleklere işaret ettiği söylenmiştir. Bazı melekler ise Allah’a yakın ve yüce ceberut aleminde sükunet etmekte olan meleklerdir. Bunların bir çok türü vardır ve alemlerde her birisinin kendine has bir makamı ve işi bulunmaktadır. Bazı melekler ise yüce melekut ve ulu cennet aleminde sükunet etmekte olan meleklerdir ki bunların da farklı sınıf ve türleri vardır. Meleklerden bir kısmı da berzah ve misal alemindeki meleklerdir. Bazıları da tabiat ve mülk aleminin müvekkel melekleridir ki her birisi, bir işin müvekkeli ve müdebbiri konumundadır. Mülk alemindeki müdebbir melekler misal ve berzah alemindeki meleklerden ayrıdır. Nitekim bu kendi yerinde ispat edilmiş ve rivayetlerden de istifade edilmiştir.
Bil ki aşk ve cezbe ehli meleklerden, yüce melekutta yer alan meleklere kadar bütün melekler kanat, tüy vb. nitelik ve niceliklerden münezzeh ve müberradır. Melekler tüm maddelerden, gereklerinden, niceliklerinden ve ilintilerinden münezzeh olan soyut varlıklardır. Ama misal alemindeki melekler ve melekutî/berzahî varlıkların tümünde ecza, organ, kanat, tüy vb. şeylerin varlığı mümkündür. Zira berzahi nicelik ile misalî/melekuti tecessümlere sahip varlıklardır. Hepsinin belirli bir miktarı ve kendine has organları vardır. “Sıra sıra duran” ve “İkişer, üçer ve dörder kanatlı” ayetleri bu meleklere işaret etmektedir. Ama yüce ceberut aleminde yer eden Allah’a yakın melekler, vücudî/kayyumî ihata sayesinde alemlerin tümünde o alemin form ve suretiyle tecessüm edebilirler. Nitekim ilahî dergahın yakınlarından, ilahî vahyin taşıyıcısı ve ceberut alemi sakinlerinin en yüce mertebesine sahip olan Cebrail, Resulullah’a (s.a.a), sınırlı misaliyle sürekli, mutlak misaliyle iki defa ve mülk misaliyle de bazen tecessüm etmiştir. Hatta mülk aleminde bazen de, insanların en güzeli ve Resulullah’ın süt kardeşi Dihye-i Kelbi suretinde gözükmüştür.
Bilmek gerekir ki meleklerin mülkî tecessümü , mülkî varlıklar düzeyinde olmadığından duyuları sağlam olan her insanın görebilmesi mümkün değildir. Belki yine de melekutî boyutu galib, mülkî boyutu ise mağlup durumda olmuştur. Dolayısıyla mülkî tecellilerini dahi insanlar mülkî gözle göremiyordu. Aksine Hakk’ın teyidi ve Resulullah’ın işareti sayesinde ashabdan bazısı Dihye-i Kelbi suretinde olan Cebrail’i görüyorlardı. Bu beyanla ilim ve marifet talipleri, Hakk’a teveccüh edenler ve ilahî rıza yolundaki sülûk edenler; tüm meleklerin secde ettiği ve tüm vücud dairesinin itaatte bulunduğu seçkin Hz. Adem’in ruhani evladıdır. Tüm melekler bu kimselere inayet etmekte, teyit ve terbiyesi ile görevli bulunmaktadırlar. Bu mülkî insan, melekutî ve bu arzî/zeminî varlık semai olduğundan dolayı da meleklerin kanadına basmaktadır. Eğer melekutî basiret gözü açılırsa meleklerin kanadı üzerinde olduğunu görür ve onların yardımıyla yürüdüğünü müşahede eder. Bu mülkten melekuta sefer edenler, ama henüz yolda olanlarla ilgili hususlardır.
Ama mülkî olup melekuta girmeyenleri de, melekutî varlıklar teyit ile meşgul olabilir, kendilerinden ve amellerinden razı olduğundan, tevazu göstererek kanatlarını ayakları altına serebilir. Avali-ul Leali’de yer alan şu hadis de bu konuya işaret etmektedir:
Mikdad, Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Melekler, ilim talipleri için kendisinden razı olarak bassınlar diye kanatlarını yerlere serer.”
O halde bilindiği gibi ilallaha ve Allah’ın rızasına doğru atılan ilk adım, meleklerin omuzuna basmak ve kanatları üzerinde oturmaktır. Öğrenim aşamalarının sonuna, ilmin ve marifetlerin elde edilmesine dek bu sergi ve oturma durumu mevcuttur, ama mertebeler farklıdır. İlim yolunun sâliklerinin melekleri ve teyid edicileri değişir ve sâlik, melekleri geçerek bir takım alemleri kat eder, mertebeleri aşar ve Allah’a yakın meleklerin dahi giremediği ve vahy emini Cebrail’in “Bir parmak daha yaklaşacak olursam yanarım” dediği makama erer.
Bu konu kanıtlarla da uyumlu bir husustur. Molla Sadra’nın, misal alemindeki melekleri, bu meleklerin mülkî ve melekutî tecessümlerini itiraf ettiği ve kendine has eşsiz bir üslupla bunu felsefî ve ilmi kitaplarında ispat ettiği halde, burada yaptığı tevile de gerek yoktur.

3. Bölüm: Yer ve Gökteki Her Şeyin İlim Talibi İçin Bağışlanma Dilediğinin Beyanı Hakkında
Yerinde ispat edildiği gibi vücudun hakikati; kemaller, isimler ve sıfatların aynısıdır. Nitekim salt vücud da salt kemaldir. Bu yüzden Allah-u Teala salt vücud olduğundan, salt kemaldir ve tüm cemalî ve celalî isim ve sıfatların aynısıdır. Hadiste şöyle yer almıştır: “Tümü ilim ve tümü kudrettir.” Kanıtlarla da ispat edildiği üzere, vücudun hakikati, tüm kemallerin aynısıdır, hiç bir kemal vücudun dışında kalamaz. Ama o kemallerin zuhuru vücudun darlığı ve genişliği ile aynanın berraklığı ve bulanıklığı oranındadır. Bu yüzden vücud hiyerarşisinin tümü, zatın ayetleri ve isim ve sıfatların aynasıdır. Bu konu kanıtlarla da ispat edilmiştir ve hatta felsefi konulardan bu kadar güçlü delile sahip olan çok az konu vardır. Aynı zamanda şuhud ashabının müşahedeleri, marifet erbabının zevki, Kur’an ayetleri ve ismet Ehl-i Beyt’inden (a.s) nakledilen hadislerle de uyum içindedir. Nitekim Kur’an’da, birçok yerde, bütün varlıkların Allah’ı tesbih ettiği zikredilmiştir.
“Göklerde ve yerde olanların tümü Allah’ı tesbih etmektedir.”
“O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur. Ancak siz onların tesbihlerini anlamıyorsunuz.”
Açık olduğu üzere Allah’ı övmek, takdis etmek ve ululamak; Hak Teala’nın mukaddes makamını, celal ve cemal sıfatlarını bilmeyi gerektirir. Bunların hiç biri ilim olmaksızın meydana gelemez. Hadislerde bu konu tevil edilemez bir şekilde, açıkça beyan edilmiştir. Ama kelami cedel ve resmi felsefe ehli olan ilahi marifetlerden mahrum kimseler, Allah’ın kelamını oldukça soğuk tevillere kalkışmış ve bu tevilleriyle de bazı hususlarda ayet ve nasların zahirine muhalefet etmişlerdir. Örneğin Neml suresinde yer alan karıncanın konuşması ile ilgili ayetleri yersiz yere tevil etmişlerdir. Bu teviller, aynı zamanda Ehl-i Beyt’ten nakledilmiş bir çok hadislere ve felsefi kesin kanıtlara da aykırıdır. Ama bütün bu kanıtları ve önbilgilerini aktarmak buraya uygun düşmediğinden geçiriyoruz.
O halde varlıklar ve Allah’ı zikretmeleri şuur ve idrak üzeredir. Nitekim bir hadiste Resulullah şöyle buyurmaktadır: “Ben bisetten önce çobanlık ederken bazen koyunların ürktüğünü görürdüm. Cebrail geldikten sonra bunun sebebini sordum şöyle dedi: “Bunlar kafirlere vurulan darbenin sesinden ürküyorlar; insanlar ve cinler dışında tüm varlıklar bunun sesini duymakta ve ürkmektedir.”
Marifet ehli kimseler mülk alemi ve işleriyle meşgul olduğu müddetçe, melekut aleminden en çok gafil ve örtülü varlığın, insan olduğunu söylemektedir. Zira insanın bu meşguliyeti diğer tüm varlıklardan daha çok ve güçlüdür. O halde insansın ihticabı (perdelenmesi) her şeyden daha çok ve melekuta nail olmaktan mahrumiyeti daha fazladır.
Tüm varlıkların bir melekutî boyutu vardır ve de bu melekuti boyutla hayat; ilim vb. hayati özelliklere sahip olmaktadır.
“Böylece İbrahim’e göklerin ve yerin melekutunu gösterdik” Bu ayet de tüm varlıklarda ilim ve hayatın var olduğunun bir başka delilidir.
O halde bilindiği gibi tüm varlıkların ilim, marifet ve melekutî bir boyutu vardır. Ama insan bunlarla aynı konumda olmadığından ve melekuttan mahcub (örtülü) bulunduğundan dolayı, onların ilim, hayat vb. hayati özelliklerini de derk edememektedir. Dolayısıyla da tüm varlık hiyerarşisinin başı ve oluşum yurdunun velinimeti olan ilim yolunun sâliki ve Hakk’a yönelmiş insan için varlıkların bağışlanma dilemesi; Hakk’ın mukaddes zatının gaffariyet makamından, melekutî kulağın duyabileceği melekutî açık bir ifadeyle bu mülk aleminin kamil çocuğunu ve tabiatın varlıklarının kıvanç kaynağı olan insanı, gufran deryasına gark etmesini ve tüm ayıplarını örtmesini istemesi hiç de şaşılacak bir olay değildir.
Belki de yerinde ispat edildiği üzere diğer varlıklar, Mukaddes Zat’ın fenasına ulaşmak ve kemal deryasına gark olmak imkanına, sadece Allah’ı bilen, ilahî marifetlerin arifi, ilim ve amel sahibi kamil insanın mukaddes zatına bağımlılık sayesinde nail olabileceklerini bildiklerinden dolayı, Hakk’ın gaffariyet deryasına gark olmaktan hasıl olan insana ait kemalleri Allah’tan taleb etmekte ve bu vesileyle kendileri de layık olan kemallerine erişmek istemektedirler.
En iyi bilen sadece Allah’tır.

4. Bölüm: Alimin Abide Üstünlüğünün Bedir Gecesinde Ayın Diğer Yıldızlara Üstünlüğü Gibi Olduğunun Beyanı Hakkında
Bil ki ilim ve ilimle kıvam bulan amelin hakikati nurdur. Bu hem kanıt ve irfan, hem de naslar ve Ehl-i Beyt’in (a.s) rivayetleriyle de uyumlu bir husustur. Zira nurun zahir, bizzat keşfedilmiş, zahir kılıcı ve gayrisini zahir kılan hakikati, ilmin hakikati için de sabit ve sadıktır. Hatta ilim hakikate uyarlanması ve sadık olması hakikat, duyulur (hissedilir) nurlara uyarlanması ve sadık olması ise mecaza daha yakındır. Zira duyulur (hissedilir) nur, hakikatte zatî bir zuhura sahip değildir. O hakikatin bir tecellisi olup mahiyeti (sureti) de vardır. Ama ilmin hakikati bizzat vücudun aynısıdır. Sadece mefhum itibariyle farklıdır. Ama nesnel ve dış alemde onunla bir ve uyumlu durumdadır. Vücudun hakikati nur ve ilmin aynısıdır. “Allah göklerin ve yerin nurudur” O halde ilim nurun aynısıdır. Ayetlerde de iman ve ilim, nur diye ifade edilmiştir. “Allah’ın kendisine nur vermediği kimsenin hiç bir nuru olamaz.” Bu ayetteki nur, ismet sahibi Ehl-i Beyt açıklamalarında “ilim” diye tefsir edilmiştir.
“Allah göklerin ve yerin nurudur” ayetinin tefsirinde İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Evet aziz ve celil olan Allah öyledir “Nurunun misali” kelimesinden maksat Muhammed’dir (s.a.a) “bir kandillik gibidir” ifadesinden maksad ise Muhammed’in (s.a.a) göğsüdür, “içinde lamba” ifadesinden maksad ise göğsündeki ilim nuru, yani nübüvvettir. “O lamba bir kristal bir fanus içindedir” ifadesinden maksat ise Ali’nin göğsünde yer eden peygamberin ilmidir.”
İmam Bakır (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Ben göklerin ve yerin hidayetçisiyim. Bana verilen ilim kendisiyle hidayete erişilen bir nurdur. İçinde lamba bulunan bir kandile benzer. Kandilden maksat Muhammed’in kalbidir. “Lamba”dan maksat, içinde ilim olan nurdur.”
Bir rivayette ise şöyle yer almıştır: “O halde mümin beş nur içinde gezer: Girdiği yer nur, çıktığı yer nur, ilmi nur, sözü nur ve kıyamet günü cennete dönüşü nurdur.”
Meşhur bir hadiste ise şöyle yer almıştır: “İlim Allah’ın istediği kimselerin kalbine koyduğu bir nurdur.”
Ehlinin ilim ve iman derecesi itibarıyla da bu nurun birtakım dereceleri vardır. Bilmek gerekir ki iman ve ilim ehlinin kalbindeki bu nur, ahiret nurlarından olduğu için, o alemde, nefsin edimselliği/aktüelliği gereğince hissi (duyulur) nur şeklinde zuhur eder ve sıratı aydınlatan nur da bu nurdur. Bazılarının nuru güneş nuru gibi, bazılarının nuru da ay nuru gibidir. Bazılarının nuru ise sadece kendi önünü aydınlatacak kadardır.
O halde anlaşıldığı üzere ilim, mecaz şaibesi olmaksızın hakikaten nur ve zuhurdur. Ama bizler tabiatın karanlık perdelerinde ve mülk aleminin karanlık gecesinde kaldığımız için ilmin bu nurunu ve gerçek güneşini göremiyoruz. Dolayısıyla bunların birer mecaz, istiare, tahmin ve tabir olduğunu sanıyoruz. Evet mecazi hayatta kaldığımız, tabiat sarhoşluğunda olduğumuz ve hakikati mecazdan ayırt edemediğimiz müddetçe, bizim mecazi bakışlarımıza hakikatler mecaz görünür. Evet mecaz diyarında hakikatler bile mecaz olarak görülür. “İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar.” Gözümüzü açtıktan sonra alimin nurunun da, ay ve güneşin nuru gibi parladığını görürüz. Bu dünyada; ilminin nuruyla karanlık kalpleri aydınlatır ve cahil kalplere hayat verir. O alemde nuru ihata edicidir ve bu ilmî ihatası vesilesiyle de, ilim kandilinden nurlanan ve kendisiyle irtibatı olan kimselere şefaat edecektir.
Bilmek gerekir ki ilimsiz ibadet de oluşmaz ve bu açıdan ibadet eden insanın da kendine has özel bir nuru vardır. İman ve Hakk’a ibadetin kendisi de nur türündendir. Ama ibadet eden insanın nuru sadece kendini aydınlatır ve onunla önünü görür. Başkaları o nurdan istifade edemez. Bu yüzden onlar bedir gecesinde ayın nuru karşısında aydınlığı gizlenen yıldızlara benzer. Sadece kendilerini aydınlatır, başkalarına bir faydası olmaz, onlara aydınlık vermez. İbadet eden kulun alim karşısındaki misali de, karanlık gecede etrafını aydınlatan yıldızlar değil; bedir gecesinde sadece kendini aydınlatan yıldızlar misalidir. Sadece zahirdirler; muzhir (zahir kılıcı, aydınlatıcı) değil.
Molla Sadra bu hususta şöyle diyor: “Bu hadiste alimden maksat peygamberler ve velilerin (a.s) ilmi gibi ledünni, ilahî ve vehbî ilme sahib olan rabbanî alimler değildir. İlimlerinin aya benzetilmesi de buna delalet etmektedir. Aksi takdirde ilimlerinin güneşe benzetilmesi gerekirdi. Zira güneşin nuru, kendi tür veya cinsinden bir vasıta olmaksızın Hakk’ın feyizlendirmesi iledir.”

5. Bölüm: Ulemanın Peygamberlerin Varisi Olduğu Beyanında
Bu, ruhani bir verasettir. Alimlerin peygamberlerden veladeti (doğumu) melekutî bir veladettir. İnsan mülkî ve cismani alem açısından mülk aleminin çocuğu olduğu gibi, peygamberlerin terbiyesinden ve kendisi için kalp makamının ortaya çıkışından sonra da melekutî bir doğum geçirir. Bu doğumun kaynağı cismani baba olduğu gibi, o doğumun kaynağı de peygamberlerdir. O halde onlar ruhani babalardır. Veraset de, batınî ve ruhanî bir verasettir. Veladet ise ikinci melekutî bir veladettir. Nebilerden sonra da eğitim ve öğretim işi, peygamberlerin hakiki ve ruhani varisleri olan alimlerin görevidir. Peygamberler bu ruhani makam sebebiyle dirhem-dinar sahibi veya mülk alemi ile mülkî şeylere teveccüh eden kimseler olmamıştır. Onlar mülkî veladet ve dünyevi işler sebebiyle beşeri hususiyetlerin tümüne sahip olsalar da, bu ruhani makam esasınca mirasları, ilim ve marifetten başka bir şey değildir.
“De ki şüphesiz ben de sizin gibi beşerim.”
Peygamberlerin varisi de bu beşeri makam sebebiyle alimler değil, kendi cismani evlâtları idi. Elbette cismaniyet makamı esasınca mirasları dirhem ve dinar da olabilir.
Bu hadis-i şerif, açıklandığı gibi açık bir şekilde ruhani verasete delalet etmektedir. Resulullah’ın (s.a.a) “Biz peygamberler miras bırakmayız” sözü, bu söz gerçekten peygamberin sözü olsa bile, nübüvvet makamı ve ruhani veraset esasınca mal-mülk miras bırakmadığına, aksine açık olduğu üzere miras olarak ilim bıraktığına işarettir.
Vesselam …

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv