LİKÂULLAH – İMAM HUMEYNİ
Bu yazı kez okundu.
16 Mart 2014 17:34 tarihinde eklendi

بالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی ثِقَهِ الإِسلامِ, مُحَمَّدِبنِ يَعقُوبَ الکُلَينیِّ، رَحمَةُ الله، عَن مُحَمَّدِ بنِ يَحيی، عَن أَحمَدَ بن مُحَمَّدٍ، عَن مُحَمَّدِ بن خالِدٍ، وَ الحُسَينِ بنِ سَعيدٍ جَميعاً، عَنِ القاسِمِ بنِ مُحَمَّدٍ، عَن عَبدِ الصَّمَدِ بن بَشيرٍ، عَن بَعضِ أَصحابِهِ، عَن أَبی عَبدِالله عَلَيه السَّلام، قال قُلتُ: أَصلَحَکَ الله، مَن اَحَبَّ لِقاءَالله، اَحَبَّ الله لِقاءَهُ؟ وَ مَن اَبغَضَ لِقاءَالله، ابغَضَ الله لِقائَهُ؟ قال: نَعَم. قُلتُ: فَوَ الله، إِنّا لَنَکرَهُ المَوت. فَقالَ: لَيسَ ذَلِکَ حَيثُ تَذهَب. إِنَّما ذلِکَ عِندَ المُعايَنَةِ: إِذا رَأَی ما يُحِبُّ، فَلَيسَ شيءٌ اَحَبَّ إِلَيهِ مِن أَن يَتَقَدَّمَ عَلی الله، وَ الله تَعالی يُحِبُّ لِقائَهُ، وَ هوَ يُحِبُّ لِقاءَ الله (حينَئِذٍ) . و إذا رَأی ما يَکرَهُ، فَلَيسَ شئءٌ اَبغَضَ (إلَيه) مَن لِقاءِالله، وَ الله يُبغِضُ لِقائَهُ.

Ravi şöyle diyor: İmam Sadık’a (a.s) şunu sordum: “Allah seni ıslah etsin; her kim Allah’la görüşmeyi severse Allah da onunla görüşmeyi sever ve her kim de Allah ile görüşmeyi sevmezse, Allah da onunla görüşmeyi sevmez, öyle mi?” İmam: “Evet” diye buyurunca “Allah’a andolsun ki biz ölümden hoşlanmıyoruz” dedim. İmam (a.s) şöyle buyurdu:“Kapıldığınız evham/kuruntu doğru değildir. Şüphesiz ki bu, ölümü görme anındadır. İnsan sevdiğini görürse, en çok Allah’ın huzuruna varmayı sever ve Allah da onu görmeyi sever. Ama eğer ölüm anında sevmediği bir şeyi görürse, o zaman da en çok Allah ile görüşmekten nefret eder ve Allah da onu görmekten nefret eder.”[1]

Şerh

“Eslehekellah” cümlesi bir hayır duasıdır ve duada karşı tarafın, duanın içeriğinden yoksun olmasını gerektirmez. İçeriği hasıl olsa bile bu tarz yaygın olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla İmam Sadık’ın (a.s) ıslah ve doğruluk dilenmesi de bilinen ölçülerin dışında bir şey değildir. Nitekim, “Gaferellah leke” ve “afellah anke” cümleleri de İmamlar hakkında kullanılmaktadır. Bazıları, “Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar” [2] ayetini de bu anlama yorumlamışlardır ve bunun “gaferellah leke” anlamına geldiğini söylemişlerdir.”[3]Dolayısıyla duanın içeriğinin hasıl olması gerekli değildir. Gerçi bu ayeti şerifede uzak bir ihtimaldir ve biz, önceki hadislerden birini şerh ederken bunu beyan ettik. O halde, dua gibi inşa edilen hususlarda içeriğin hasıl olması gerekmez.

“Lika” kelimesi “lekiye” fiilinin mastarıdır. “likaen, likayeten, likiyyen, likyanen, likyaneten, lukyen, luken, lukyanen, lukyeten ve lukyaneten” kelimeleri de bu fiilin mastarlarıdır ve de ru’yet ve görmek anlamına gelmektedir. Likaullah konusunu ise uygun olduğu kadarıyla ileride açıklamaya çalışacağız.

“Ebgeze” kelimesi ise, if’al, babındandır. “Beguze, begazeten fehuve begiz” ise sevginin karşıtıdır. “Begzetun ve begzaun” ise bunun şiddetidir. Özetle, hub ve bugz (sevgi ve nefret), birbirinin karşıtı olan nefsani sıfatlardandır. Hakikatleri de bilinen bir şeydir. Zira, bunlar da diğer nefsani sıfatlar gibi açıklanması gerekmeyen zati hakikatlerdendir. “Hubb” ve “bugz”un hak Teala’nın mukaddes zatına isnadının hangi itibarla doğru olduğunun açıklaması ise, inşallah ileride yapılacaktır.

“İnna lenekrehul mevt” cümlesine gelince… Ravi, ölümün, Allah’ı görmekle birlikte olduğunu sandığından veya likaullahı bizzat nefsin ölümünden ibaret gördüğünden dolayı, ölümden hoşlanmamanın da Allah’tan hoşlanmamak olduğunu sanmış ve bu soruyu sormuştur. İmam (a.s) da mutlak hoşlanmamanın ölçü olmadığını; aksine melekut ve diğer alemlerin etkilerinin müşahede edildiği ölüm anının ölçü olduğunu beyan etmiştir.

“Leyse zalike heysu tezhebu” cümlesinin ise Farsça karşılığı yoktur. Daha çok, “zannettiğiniz, düşündüğünüz, zihninize gelen” vb. ifadeler kullanılmaktadır. Bu Arapça ifadeden maksat da, evhama ve kuruntuya kapılmaktır. Arapça’da bu tür tabirler çoktur. “Zehab” ve türevleri, evham ve inançlar hakkında kullanılmamaktadır. Nitekim, mezheb de bu anlamdadır ve bu bir istiareden ibarettir. Zira, nesnel ve reel “zehab”dan (gitmekten) alınmıştır.

“İnd’el-Muayene” cümlesindeki “muayene” kelimesi, “mufaele” babındandır. Nitekim bir şey açık bir şekilde görüldüğü takdirde “ayentu şey iyanen” denmektedir. Ölüm anına da “muayene” denmektedir. Zira insan ölürken o alemin nişanelerini açık bir şekilde görmekte, gaybi ve melekuti gözleri açılmakta, melekut halleri, az da olsa kendisine keşf olmakta, amel ve haletlerinin bazı belirtilerini kendi gözleriyle görmektedir.

Hadis-i şerifte uyumlu olarak açıklanması gereken hususları birkaç bölümde açıklamaya çalışacağız. Güven sadece Allah’adır.

1. Bölüm: Likaullah (Allah’ı Görme) ve Likaullahın Niteliğinin Beyanı Hakkında

Bil ki açık, kinaye veya işaret yoluyla likaullah (Allah’ı görme) konusuna işaret eden bir çok ayet ve hadisler vardır. Bu sayfalarda söz konusu rivayetlerin tümünü aktarma imkanı yoktur. Ama kısaca onlara işaret etmek istiyoruz. Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler merhum Hacı Mirza Cevad-i Tebrizi’nin bu husustaki bir çok hadisleri bir araya toplayan “Likaullah” risalesine müracaat etmelidir.

Bil ki bazı likaullah yolunu tümüyle kapatan bazı müfessirler ve alimler, sözde Allah-u Teala’nın zatını tenzih etmek için likaullah hususundaki hadis ve ayetlerin tümünü, ahiret günü ile mükafat, sevap ve ceza gününü görmek olarak yorumlamışlardır. Bu yorum, mutlak “lika” ile bazı ayat ve rivayetlere oranla doğru bir açıklama olabilir; ama bazı muteber kitaplarda yer alan dua ve rivayetler ile büyük alimlerin şahit olarak gösterdiği meşhur hadislere oranla oldukça uzak ve soğuk bir yorumdur.

Bilmek gerekir ki likaullah ile Hakk’ın cemal ve celalini müşahede hususunda kapıyı açık tutanların maksadı, zat-ı mukaddesin künhüne/hakikatine ermenin caiz olduğu değildir. Onlar ilm-i huzuri[4] ve reel/ruhanî müşahede ile, mutlak kuşatıcı olan zatı ihata etmenin mümkün olduğunu söylememektedirler. Aksine tümel ilimlerde tefekkür adımıyla ve şuhudî irfanda basiret adımıyla böyle bir zatın künhüne/hakikatine ermenin imkansız olduğu meselesi, kanıtlarla ispatlanmış bir konudur ve de bütün akıl sahipleri ile marifet ve kalp ehlinin ittifak ettiği bir husustur. Bu makamı iddia edenler; tam bir takvadan, kalbin tüm alemlerden yüz çevirmesinden, iki alemin reddinden, bencillik ve enaniyetin ayaklar altına alınmasından, Hakk’a ve o mukaddes zatın sıfat ve isimlerine tam bir teveccüh ettikten, o zatın mukaddes zatının sevgi ve aşkına daldıktan ve kalbî riyazete çektikten sonra sâlik için esmaî ve sıfatî tecellilere mahzar kalbî bir sefanın ortaya çıktığını söylemektedirler. Böylece kul ile isimler ve sıfatlar arasındaki kalın hicaplar ortadan kalkar; kul, esma ve sıfatlarda fani hale gelir, celal ve kutsal izzete tutunur, zatî tam bir tedella (yakınlık/bağlılık haleti) elde eder. Bu durumda sâlikin mukaddes ruhu ile Hak Teala arasında esma ve sıfatlar dışında bir hicab kalmaz.

Sülûk ehlinden bazısı için esmaî ve sıfatî nur hicaplarının yırtılması, gaybî ve zatî tecellilere nail olması ve kendisini mukaddes zata ait ve yakın görmesi mümkündür. Bu müşahedede Hakk’ın kayyumî/kuşatıcı ihatasını ve kendi zatî fenasını şuhud eder. Açık bir şekilde kendi vücudunu ve bütün mevcudatı Hakk’ın gölgesi olarak görür. Nitekim bürhanî/kanıtsal açıdan da Hakk ile tüm madde ve ilgilerden soyut olan ilk yaratık arasında hiç bir hicap/perde yoktur. Hatta mutlak soyut varlıklar için de kanıtlandığı gibi mutlak anlamda bir hicap yoktur. Hakeza ihata ve kuşatıcılık açısından soyut varlıklarla aynı ufukta gezen, hatta onlardan bile ileri gitmiş olan bir kalp için de hiç bir hicab söz konusu değildir. Nitekim Kafi ve Tevhid-i Saduk kitaplarında yer alan bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Mü’minin ruhu Allah’ın ruhuna, güneş ışığının güneşe bağlılığından daha şiddetli bir şekilde bağlıdır.”[5]

Alimlerce makbul olan ve bizzat kendisi de masumlardan nakledilmiş olduğuna tanıklık eden “Şabaniye” duasında ise şöyle buyurulmaktadır: “İlahî! Bana, sana tam bir bağlılığı nasip eyle ve kalp gözlerimizi sana bakış nuruyla nurlandır ki kalp gözlerimiz nur hicaplarını yırtsın, azamet madenine ulaşsın, ruhlarımız kutsal izzetine asılsın. Allah’ım bizleri çağırdığında sana icabet eden, kendilerine nazar ettiğinde celalin karşısında kendilerinden geçen, gizlice raz-u niyaz ettiğin halde senin için açıkça amel eden kimselerden eyle.”[6]

Kur’an-ı Kerim’de Resulullah’ın mirac olayı anlatılırken de şöyle buyurulmaktadır: “Sonra yakınlaştı ve daha da yakınlaştı. Araları iki yay aralığı kadar, belki daha da yakın oldu.”[7]

Bu huzurî ve fenaî müşahedenin, Allah’ın zatının künhüne ermenin imkansız olduğunu bildiren kanıtlar ve münezzeh olduğunu bildiren ayet ve rivayetlerle hiç bir aykırılığı yoktur. Hatta bu hususu teyit ve te’kit etmektedir.

Şimdi de bu soğuk ve yersiz yorumların ne gereğinin olduğuna bir bakalım. Hz. Ali’nin (a.s),“Farzen azabına sabrettim, ayrılığına nasıl sabrederim” sözünü ve evliyanın ağlayıp yakarmasını, hurilere ve cennetteki köşklere yorumlamak doğru mudur? Acaba “Biz cehennem korkusu ve cennet sevgisiyle ibadet etmiyoruz. Bizim ibadetimiz hurilerin ibadetidir. Halis bir şekilde Allah’a ibadet ediyoruz” diyenlerin yakarışlarını cennetteki nimetlerden, yiyeceklerden ve lezzetlerden ayrılığa yorumlamak doğru mudur? Heyhat! Bu oldukça yersiz bir sözdür ve oldukça çirkin bir yorum. Mirac gecesinde, hiç bir kulun giremediği o yerde, Cebrail-i Emin’in bile mahremi bile olmadığı o sırlar aleminde, Resulullah’a cennetin ve sağlam köşklerinin gösterildiği söylenebilir mi? O azamet ve celal nurlarının, sadece maddi nimetlerin gösterilmesi olduğu iddia edilebilir mi? Acaba muteber dualarda nebiler için zuhur eden tecellilerin; nimetler, yiyecekler, içecekler, bağlar ve köşkler olduğu düşünülebilir mi?

Heyhat! Ne yazık ki tabiatın zulmet hicaplarına mahkum olan, emel ve kuruntuların esiri olan bizler; yiyecekler, içecekler, evlilikler vb. şeyler dışında hiç bir şey anlamıyoruz? Görüş veya kalp sahibi biri bu hicaplardan birini kaldırmak istediğinde, onun yanlış ve hata ettiğini söylüyoruz! Mülk aleminin zulmani kuyusunda hapis olduğumuz müddetçe, kalp ashabının müşahede ve marifetlerinden hiç bir şeyi derk edemeyiz. Ama ey aziz! Evliyayı kendinle kıyas etme. Enbiya ve marifet ehli kimselerin kalplerinin de bizim kalplerimiz gibi olduğunu zannetme. Bizim kalplerimiz dünyaya ve lezzetlerine teveccüh tozuyla kaplıdır. Şehvetlere gömülme pisliği, kalbimizin Hakk’ın tecellilerinin aynası ve sevgilinin tecelli yeri haline gelmesine engel olur. Bunca bencillik perdesi arkasına kaldığımız müddetçe, Hakk’ın cemal ve celalinden ve tecellilerinden bir şey anlayamayız. Evliya ve marifet ehlinin sözlerini tekzip etmekteyiz. Zahirde tekzip etmezsek bile kalben yalanlamaktayız. Eğer tekzip edemezsek, örneğin Peygamber’e ve masum imamlara inanıyorsak, o zaman da tevil ve tevcih kapısını açmakta ve tümüyle Allah’ı tanıma kapısını kapatmaktayız. “Gördüğüm her şeyde, onunla birlikte, öncesinde ve sonrasında Allah’ı da gördüm”[8] hadisini ayetlerini/eserlerini görmeye yorumluyoruz. “Görmediğim rabbe ibadet etmem”[9] hadisini kendi ilmimiz gibi olan tümel kavramları bilmeye yorumluyoruz. Likaullah ayetlerini kıyamet gününü likaya (görmeye) yorumluyoruz. “Benim Allah ile öyle bir haletim vardır ki…” hadisini, örneğin kalp inceliği haletine yorumluyoruz. “Bana yüce veçhine nazar etmeyi nasip kıl”[10] hadisini ve evliyanın ayrılık hususundaki yakarışlarını hurilerden ve cennetteki kuşlardan ayrılığa yorumluyoruz. Bütün bunların sebebi, bizim bu meydanın eri olmadığımızdan, hayvanî ve cismanî nimetler dışında bir nasibimiz bulunmadığından ve tüm marifetleri inkar ettiğimizdendir. Bütün sefaletlerimiz de bu inkardan kaynaklanmaktadır. Zira bu inkar, bütün marifetler kapısını kapamakta, bizi talepten alıkoymakta, bizleri hayvanlık makamında kanaatkar kılmaktadır. Gayb alemi ve ilahî nurlardan mahrum etmektedir.

Müşahedeler ve tümel tecellilerden mahrum olan biz zavallılar, nefsanî kemalin bir derecesi olan ve bizleri bir yere ulaştırabilecek konumda bulunan bu manalara imandan da uzağız. Müşahedelerin tohumu olabilecek ilim mertebelerinden dahi uzak kaçmaktayız! “Sakın hak bir söz işitmeyeyim” diye göz ve kulağımızı kapatıyor, kulaklarımıza gaflet pamuğunu tıkıyoruz. Heyecanlı arif, aşık sâlik veya ilahi filozoftan bir gerçeği işittiğimizde, bunu duymaya gücümüz olmadığından ve nefis sevgisi de kendi kusurumuza yorumlamaktan bizleri alıkoyduğundan, hemen onu kınıyor, tekfir ediyor ve fasık sayıyoruz. Hemen gıybet ve iftiraya koyuluyoruz. Bir kitap vakfediyoruz ve bundan istifade etmek için de günde yüz defa Molla Muhsin-i Feyz’e[11]lanet etmelerini şart koşuyoruz. Tevhid ehlinin efendisi olan Molla Sadra’yı zındık olarak adlandırıyor ve ona her türlü hakarette bulunuyoruz. Molla Sadra’nın tüm kitaplarında tasavvufa ait en küçük bir eğilim göremezsiniz! Aksine Molla Sadra “Kesr-u Esnam’il Cahiliye fi’r Reddi ala’s Sufiye”[12] adlı bir kitap yazdığı halde onu sufi olarak adlandırıyoruz? Hali malum olanları, Allah ve Resulü’nün diliyle lanetlenenleri bırakıyor; Allah’a, Resulü’ne ve hidayet imamlarına imana davet eden insanları kınıyoruz? Bu kınama ve ihanetlerin o büyük zatların makamına hiç bir zarar vermediğini ben de biliyorum. Aksine onların iyiliklerini artırmakta ve derecelerinin yükselmesine sebep olmaktadır, ama bunlar; bizim için zararlıdır ve başarımızın ortadan kalkmasına ve yardımsız bırakılmamıza sebep olur.

Arif şeyhimiz Şahabadi (ruhum ona feda olsun) şöyle buyuruyordu: “Hiç bir zaman birine lanet etmeyiniz. Hatta masum velinin ölümden sonraki haletini haber verdiği kimseler dışında, bu dünyadan nasıl göçtüğünü bilmediğiniz kafirlere bile lanet etmeyiniz. Zira insan ölüm anında da mü’min olabilir. O halde (illa da lanet edecekseniz) genel anlamda lanet ediniz.”

İşte birisi o kadar yüce bir nefse sahiptir ki, zahiren kafir olarak ölmüş olan insanlara bile, ölüm anında imana ermiş olabilirler düşüncesiyle lanet etmemeyi öğütlerken, birisi de bizler gibi, “Şikayet Allah’a götürülmelidir” der. Şehrin vaizi, ilim ve fazilet ehli olmasına rağmen ilim ve fazilet ehli insanların huzurunda minbere çıkarak şöyle diyordu: “Falan şahıs filozof olduğu halde Kur’an’da okuyordu!”[13]

Aslında bu, bizim, “Falan şahıs peygamber olmasına rağmen yaratılış ve ahirete inanmaktadır” dememize benzemektedir.. Ben de salt ilme o kadar inanmıyorum. İman kazandırmayan ilim en büyük hicaptır. Ama hicaplara girmedikçe, hicapları yırtmak da mümkün değildir. İlim, müşahedelerin tohumu hükmündedir. Bazen terimler ve ilimler hicabı olmaksızın da birtakım makamlar elde edilebilir. Ama bu normal bir yoldur, doğal sünnete aykırıdır ve oldukça da az meydana gelmektedir.

O halde Allah’ı istemenin yolu, insanın ilk olarak vaktini Hakk’ı müzakere etmeye harcaması; Allah, isimleri ve sıfatları hakkındaki ilmi, ehli olan büyük üstatlarından elde etmesi, daha sonra da o bilgilerin ilmî ve amelî riyazetle kalbine yerleştirmesidir ki elbette bundan bir netice hasıl olacaktır. Terimler ehli değilse, sevgiliyi anmak, kalp ve halini o mukaddes zatla meşgul kılmaktan da bir netice elde edebilir. Elbette bu kalbi uğraşı ve batınî teveccüh onun hidayetine sebep olacak ve Allah-u Teala elinden tutacaktır. Hicaptan bazı perdeler gözünün önünden kalkar ve bu sıradan insanların yaptığı inkarlar bir miktar azalır. Allah-u Teala’nın özel inayeti sayesinde belki de marifetlere bir yol elde eder. Şüphesiz ki gerçek velinimet Allah’tır.

2. Bölüm: İnsan Ölürken Bazı Gayb Haletlerinin İnsan İçin Keşfedildiğinin Beyanı Hakkında

Bu hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere insan ölümü gördüğünde, kendisinin bazı halet ve makamları da açığa çıkmaktadır. Bu, bazı kanıtlar, mükaşefe ehlinin keşfi ve birtakım hadislerle de uyum arz etmektedir. İnsan bu alemi imar ettiği, kalbi bu yurda yöneldiği, tabiatın uyuşturmasıyla kendinden geçtiği, gazab ve şehvetine esir olduğu müddetçe, kendi amel ve ahlakının suretlerinden tümüyle örtülü durumdadır. Onların kalp melekutundaki etkilerinden habersiz bulunmaktadır. Ölüm belirtileri ve zorluklarıyla karşılaşınca bu alemden kopma bir ölçüye kadar hasıl olmaktadır. İman ve yakin ehli ise, kalbi bu alemlere yönelmişse, işin sonunda doğal olarak kalbi bu aleme yönelir; manevi etkenler ve kendisine müvekkel kılınmış ilahi melekler de onu o aleme sevk ederler. Bu sevk ve o kopmadan sonra, berzah alemindeki bir takım örnekler onun için keşf olur, gayb alemindeki birtakım pencereler yüzüne açılır. Kendi hal ve makamını bir yere kadar keşfeder. Nitekim Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Cennet veya cehennem ehli olduğunu bilmedikçe bir nefsin dünyadan ayrılması haramdır.”[14]

Bu makamda uzunca bir hadis-i şerif vardır; ama Hz. Ali’nin ve diğer Ehl-i Beyt imamlarının velayetine sarılanlara bir müjde olduğu için tümüyle aktarmak istiyoruz. Feyzu’l Kaşani’nin İlmu’l Yakin kitabında naklettiği bu hadise göre ravi şöyle demektedir: Hz. İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu işittim: “Allah’a andolsun ki sizden kabul edilir ve Allah’a andolsun sizler bağışlanırsınız. Şüphesiz ki sizden biriniz ile, gıpta edilmeniz ve sevinç ve göz nurunu görmeniz arasında ölüm dışında hiç bir şey yoktur.” İmam daha sonra şöyle buyurdu: “Böyle olunca ve ölüm haleti ortaya çıkınca Resulullah, Ali, İmamlar, Cebrail, Mikail ve ölüm meleği hazır olurlar. Cebrail can vermekte olan insanın yanına gelince, Resulullah’a şöyle der: “Bu şahıs siz Ehl-i Beyt’i seviyordu. O halde siz de onu seviniz.” Resulullah da şöyle buyurur: “Ey Cebrail! Bu şahıs Allah, Resul’ü ve Ehl-i Beyt’ini seviyordu; sen de onu sev.” Sonra Cebrail de şöyle der: “Ey ölüm meleği! Bu şahıs Allah, Resul’ü ve Ehl-i Beyt’ini seviyordu. O halde sen de onu sev ve ona iyi davran” Azrail o zaman yaklaşır ve ölüm döşeğindeki o şahsa şöyle der: “Ey Allah’ın kulu! Acaba beraat ve emanını aldın mı? Acaba dünyada İsmet-i Kübra’ya sarıldın mı? Allah-u Teala onu muvaffak kılar, o da “Evet” der. Daha sonra Azrail, “İsmet-i Kübra Nedir?”diye sorar. O şahıs cevap olarak, “Ali b. Ebi Talib’in (a.s) velayetidir” der. Cebrail “Doğru söyledin” der. “Allah-u Teala korktuğun şeyden sana eman verdi ve arzu ettiğin şeye ulaşmış oldun. Salih geçmişler olan Resulullah, Ali ve onun neslinden imamlarla beraberlik sana müjdeler olsun!”

Böylece Azrail onun canını rahat bir şekilde alır ve onun kefenini cennetten getirir. Onun hanutu[15] güzel kokulu miske benzer. O kefenle onu kefenlerler ve kafur ile tahnit ederler (ilaçlarlar). Ona sarı renkli cennet elbiselerinden bir elbise giydirirler. Kabre konulduğunda cennet kapılarından bir kapı açılır, cennet reyhanı ve ruh içeri girer. Daha sonra kendisine şöyle denilir: “Bir gelin gibi yatağında rahat uyu. Sana huzur, rahatlık, cennet nimetleri ve gazaplanmayan Rab, müjdeler olsun..”

Hz. İmam Sadık (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: “Kafirin ölümüne gelince… Resulullah, Ali, İmamlar, Cebrail, Azrail ve Mikail ve ölüm meleği yanına varır. Cebrail Peygamber’in yanına yaklaşarak şöyle der: “Ey Allah’ın Resulü! Bu şahıs siz ehl-i Beyt’e buğzediyordu, o halde sen de ona buğzet.” Resulullah şöyle buyurur: “Ey Cebrail bu Allah’a, Resulü’ne ve Ehl-i Beyt’e buğzeden birisidir. O halde sen de ona buğzet.” Cebrail de şöyle der: “Ey ölüm meleği! Bu şahıs, Allah, Resulü ve Ehl-i Beyt’ine buğzediyordu. O halde sen de ona buğzet ve canını şiddetle al.” Azrail ona yaklaşarak şöyle der: “Ey Allah’ın kulu! Beraat ve emanını aldın mı? Dünya hayatında İsmet-i Kübra’ya sarıldın mı? O da “hayır” der. Daha sonra Azrail ona şöyle der: “O halde ey Allah’ın düşmanı! Ben de seni Allah’ın gazabı, azabı ve ateşiyle müjdeliyorum. Arzuladığın şeyleri artık kaybetmiş durumdasın. Korktuğun şeyler ise sana inmiş durumdadır.” Daha sonra canını zorla alır ve yüzüne tükürmeleri için üçyüz şeytan görevlendirir ve tükürüğün kokusundan rahatsız olur. Onu kabre koyduklarında cehennem kapılarından bir kapı yüzüne açılır. Cehennem ateşinin rüzgarı ve alevi yüzüne savrulur.”[16]

Bilmek gerekir ki herkesin berzah alemi, onun kıyamet yurdunun bir örneğidir. Berzah alemi ise bu alem ile kıyametteki alem arasında yer alan orta alemdir. Dolayısıyla cennet veya cehennemden bir kapı yüzüne açılmaktadır. Nitekim mezkur hadiste de buna işaret edilmiştir. Resulullah’ın şu bildik hadisi de bu gerçeğe işarettir. “Kabir; ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da ateş çukurlarından bir çukurdur.”[17]

O halde anlaşıldığı üzere insan, ölümü gördüğü anda kendi amelinin suret ve eserlerini de müşahede eder. Azrail’den cennet veya cehennem müjdesini alır. Bu nişaneleri bir yere kadar orada keşfeder. Fiil ve amellerinin kalpte doğan nur, kalp genişliği ile kararma, kalp darlığı, baskı ve zulmet gibi ters etkilerini de müşahede eder.

O halde kalp, berzah alemini müşahede ettiğinde, lütfî ve cemalî latif nefhaları müşahede etmeye hazırlanır. Eğer mutluluk ve iman ehli ise kalpte lütuf ve cemalin tecelli belirtileri ortaya çıkar.

O halde kalp likaullah sevgisiyle dolar. İyi bir geçmişe, rububî bir cezbeye ve sevgiye sahip biri olduğu takdirde, sevgilinin cemaline özlem ateşi alevlenir. Bu tecelli ve şevkte nasıl bir lezzet ve yüceliklerin olduğunu sadece Allah bilir.

Eğer iman ve salih amel sahibi ise, Allah-u Teala kendisine iman ve amelleri ölçüsünce birtakım yücelikler inayet buyurur. Onları ölüm anında apaçık bir halde görür. Böylece onda ölüm ve Allah’ın yüceliklerini görme özlemi hasıl olur. Dolayısıyla da ruh, rahatlık, sevinç ve ferahlık içinde bu alemden göçer. Bu sevinç ve mutluluğun lezzetlerini ve bunca yücelikleri görmeye mülkî gözlerin ve dünyevî duyu organlarının takati yoktur.

Eğer mutsuzluk, inkar, küfür, nifak, çirkin işler ehli olan biri ise, ölüm halinde, dünyada edindikleri ve nasibi oranda ilahî kahır ve gazap ile mutsuzlar yurdunun belirtileri kendisine keşf olur. Onda öyle bir dehşet ve korku vücuda gelir ki, Hakk’ın gazap ve celal tecellileri, en çok nefret ettiği bir şey haline gelir. Bu düşmanlık ve pişmanlık sebebiyle Allah-u Teala’dan başka hiç kimsenin ölçüsünü bilemediği bir zorluk, zulmet, baskı ve azaba mazur kalır. Bu, dünyada inkar ve nifak ehli olup Allah’a ve velilerine düşmanlık etmiş kimseler içindir. Günah ehli olan kimseler için ise elde ettikleri ölçüde kendi cehennemlerinden bazı örnekler zahir olur. Bu durumda en nefret ettikleri şey, bu alemden intikal etmek olur. Dolayısıyla onları da zor ve baskıyla bu dünyadan intikal ettirirler. Kalplerinde nitelendirilmesi zor, oldukça büyük bir hasret oluşur.

Bu açıklamadan da anlaşıldığı üzere ölmek üzere olan insan, o durumda kendisinde olup da haberdar olmadığı şeyleri açık bir şekilde görür. Bu müşahedenin tohumunu bizzat kendisi, kendi vücud memleketine ekmiş haldedir. Dünya hayatı örtüsü bir çok eksikliklerimizi örtmüş ve marifet ehli için de bir hicap olmuştur. Bu perde kalkıp hicaplar yırtılınca insan kendinde olanı ve insanın kendisi için hazırladığı şeyleri müşahede etmektedir. İnsan diğer alemde sadece kendisi için hazırladığı azab ve cezaları görür. İnsan salih amel, güzel ahlak ve doğru inançlarının suretini, Allah-u Teala’nın fazlıyla verdiği yüceliklerle beraber o dünyada açıkça görür. Safi’nin, Mecme’den “Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür”[18] ayetinin tefsirinde naklettiğine göre Hz. Ali’den şöyle buyurmuştur: “Bu ayet Kur’an’da yer alan en muhkem ayetlerdendir ve Resulullah bunu “Camia” olarak adlandırmıştır.”[19]

O halde bilmemiz gerekir ki eğer bu alemde Allah’a ve velilerine bir muhabbet besler, Allah’a itaate yönelir ve kalbimizi rabbanî kılacak olursak, ölüm anında bunun hakikati güzel şekliyle bizlere zahir olur. Aksine eğer, kalbimiz dünyaya yönelir ve Hakk’tan yüz çevirirse, o zaman da kalbimize Allah ve velilerine karşı düşmanlık tohumu serpilir, ölüm anında bu düşmanlık daha da artış kaydeder ve burada okuduğun gibi çok korkunç ve garip eserler ortaya çıkar.

O halde en önemli olan husus, insanın kalb haletini ilahîleştirmesi ve kalbini Allah’a, velilerine ve yücelik yurduna yöneltmelidir. Bu halet de, Allah’ın nimetleri üzerinde tefekkür etmek, itaate yönelmek ve ibadete koyulmakla elbette hasıl olur. Ama insan nefis ve amellerine güvenmemelidir. İnsan özelikle halvet ve uzlet köşelerinde Allah’tan muhabbetini kalbine yerleştirmesini istemeli, kalbini marifet ve muhabbet nuruyla aydınlatmasını dilemelidir. Dünya sevgisini ve Allah’tan gayrisinin muhabbetini kalbinden uzaklaştırmasını taleb etmelidir. Elbette bu başlangıçta sadece dil lakırdısıdır. Zira dünyaya aşırı bağlanmakla bunun gerçekleşmesi zor bir şeydir. Ama bir müddet tefekkür eder, kalbine Allah sevgisinin güzel neticesini anlatır ve dünya sevgisinin kötü sonuçlarını hatırlatırsa, hakikate ulaşması ümid edilir inşaallah.

3. Bölüm: Allah’ın Hubb ve Buğzunun Manası

Kur’an ve hadis-i şeriflerde Allah-u Teala’ya isnad edilen hubb (sevgi), buğz (nefret), vb. şeyler örfen bilinen manada değildir. Zira bunlar nefsani bir reaksiyonu gerektirir. Biz burada yeri olmadığından kısaca bir beyan etmeye çalışacağız.

Bilmek gerekir ki en üst alem olan gaybi ve soyut (soyut) alemden inip, “fark”, hatta “farklar farkı” alem olan mülkî-tabiî alemde ortaya çıktıktan sonra bir takım sıfat ve haller, gaybî soyut suretinden çıkmakta, etki ve gerekleri açısından başka suretlere bürünmektedir. Nitekim tüm mülkî varlıkları; gaybi ruhların mazharı, melekutî hakikatlerin indirgenmişi ve “Musul-i Eflatuniye”nin (Eflatun’un “idea”larının)[20] emsali (“idea”ları) olarak kabul eden Eflatuncular, bu alemde cevherî (tözsel) olmayan bir vücutla mevcud olan ilinek ve niteliklerin, o alemde bizzat kendi vücutlarıyla mevcud varlıkların zatî tecellilerinin sureti olduğunu kabul etmektedirler. O halde mülk aleminde yenilenme ve reaksiyon ile birliktelik içinde olan bu sıfat ve haller, gaybî alemler ve soyut yurtlarda, özellikle de ilahî isimler alemi ve ahadiyet makamında, tüm noksanlıklardan münezzeh bir suretle mevcutturlar. Dolayısıyla onlar hakkındaki tabirler de soyut ve rububi alem esasınca olup bu alemden farklı bir şeydir. Nitekim cemalî, lütfî, hubbî ve ünsî tecelliler de dediğimiz rahmanî ve rahimî tecelliler, eğer bu alemde zuhur edecek olursa, edilgenlikle birlikte olan hubb, rahmet ve lütuf şeklinde zuhur etmektedir. Bu, yaşadığımız alemin aşırı darlığı sebebiyledir. Rivayette yer aldığı üzere rahmetin yüz parçası vardır ve bu aleme sadece bir parçası inmiştir. Alemde valideyn ile evladı arasındaki merhamet gibi var olan bunca rahmetler ise, sadece bu alemdeki o bir parça rahmet sebebiyle oluşmaktadır.[21]Nitekim celal tecellilerinden olan kahrî ve malikî tecelliler de bu alemde buğz ve gazab suretinde zuhur etmektedir.

Özetle hubb, buğz ve gazabın batını; rahmaniyet ve kahhariyet ile celal ve cemal tecellileridir. Bu tecelliler, gayb aleminde bizzat ve kendi zatıyla mevcuttur ve de kesret yenilenme, ve reaksiyon içinde değildir. Nitekim rahmaniyet ve kahhariyetin zuhuru da bu alemde mevcud olan muhabbet ve gazaplardır. Mazhar zahirde ve zahir de mazharda mütecelli ve fani olduğu için, bazı makamlarda birbirinin adıyla adlandırılması da caizdir, yersiz değildir. O halde Allah’ın kula buğz etmesi, kahhariyet ve intikamıyla tecelli etmesidir ve sevgisi ise rahmet ve yüceliği ile zuhurudur. Yine de en iyisini Allah bilir.

 


[1] Furuğ-i Kafi c. 3, s. 134, Kitab’ul Cenaiz, Bab-u Ma Yuayinu’l Mu’min ve’l Kafir, 12. Hadis 

[2] Fetih /1-2 

[3] Mecme’ul-Beyan, c. 9, s. 169. Tebersi de bu görüşü zayıf kabul etmiştir. Bihar’ul-Envar, c. 68, s. 25, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’uş-Şukr, 3. hadisin şerhinde 

[4] Bilinenin, bilenin yanındaki huzuru, ilm-i huzurî ve bilinenin zihnî suretinin, bilenin yanındaki huzuru ise ilm-i husulidir. Başka bir ifadeyle akıl, his/tecrübe ve nakil gibi epistemolojik araçların bizlere kazandırdığı ilimler, husulî ilimlerdir. Vahy, ilham, keşif, şuhud ve vicdan/fıtrat gibi epistemolojik araçların kazandırdığı ilimler ise huzurî ilimlerdir. Dolayısıyla Allah, husulî ilimle bilinebilir, ama huzurî ilimlerle ihata edilemez. (Müt.) 

[5] Usul-i Kafi, c. 2, s. 166, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab-u İhvet’il Müminin, 4. hadis 

[6] Şabaniyye duasının bir bölümüdür. İkbal’ul-A’mal, Şaban ayı amelleri, Misbah’ul-Müteheccid, s. 374 ve Bihar’ul-Envar, c. 91, s. 97-99, Kitab’uz-Zikr ve’d-Dua, 32. bab, 12. hadis 

[7] Necm/8-9 

[8] Esfar, c. 1, s. 117; İlm’ul-Yakin, c. 1, s. 49, az bir farklılıkla ve Kelimat-i Meknune, s. 3 

[9] İlm’ul-Hakin, c. 1, s. 49, el-Meksed’ul-Evvel fi tenzihihi subhanehu. Şeyh Seduk, et-Tevhid, s. 305, 43. bab ve 1. hadisin açıklamasında Hz. Ali’nin (a.s) şu sözü buyurduğunu ifade etmiştir: “Ben görmediği rabbe ibadet eden biri değilim.” 

[10] Bu tabirlerin benzerleri, Peygamber’in (s.a.a) secde dualarında da yer almıştır: “Allah’ım! Senden; kazadan sonra rızayı, ölümden sonra hayatın tatlılığını ve yüce yüzüne bakma lezzetini dilerim.” (İhya’ul-Ulum, c. 1, s. 319) 

[11] Muhammed Muhsin b. eş-Şah Murtaza (Ö. H.K. 1091), Feyz-i Kaşani diye meşhur olan H. 11. asrın muhaddis, fakih, arif ve filozofudur. Şeyh Behai, Mevla Muhammed Salih, Seyyid Haşim Behrani ve Molla Sadra’nın öğrencisidir. Molla Sadra’nın, Feyz üzerinde çok açık etkileri vardır. Allame Meclisi, Seyyid Nimetullah Cezayiri, Kadı Said Kummi ve oğlu, Feyz-i Kaşani’den istifade etmişlerdir. Yaklaşık doksan eseri olduğu söylenmiştir. Bunlardan başlıcaları şunlardır: “Tefsir-i Safi, Vafi fi’l-hadis, Meheccet’ul-Beyza fi Tehzib’il-İhya, Şafi, İlm’ul-Yakin, el-Hekaik, Kelimat-i Meknune, Usul’ul-Esliyye” 

[12] Söz konusu kitap dört makaleden oluşmaktadır. Birinci makale, rabbani alim ve gerçek ariflerin makamı ile tasavvufçuların amelinin batıl olduğu hakkındadır. İkinci makale, bedensel ibadetler ve nefsani riyazetlerin hedefi hakkındadır. Üçüncü makale iyilerin sıfatlarının, beyanı hakkındadır. Dördüncü makale ise, hikmetli öğütler ve nasihatler içermektedir. 

[13] Merhum Mirza Ali Ekber Hekim’in ölümünden sonra düzenlenen merasimde, bir vaiz onun hakkında böyle demiştir. Hamd suresinin tefsiri, s. 121, 5. oturum 

[14] İlmu’l Yakin, c. 2, s. 853, el-Maksad’ur Rabi fi Zikr’il Mevt 

[15] Ölüyü tahnit ederken (ilaçlarken) kullanılan kafur (Müt.) 

[16] İlm’ul-Yakin, Feyz-i Kaşani, c. 2, s. 854-856, el-Meksed’ur-Rabi’ fi zikr’il-mevt ve Furu-i Kafi, c. 3, s. 131, Kitab’ul-Cenaiz, Bab-u ma Yu’ayin’ul-Mu’min ve’l-Kafir, 4. hadis 

[17] Bihar’ul-Envar, c. 6, s. 205, Kitab’ul-Adl ve’l-Me’ad, 8. bab, Ahval-i Berzah 

[18] Zilzal/8 

[19] Tefsir-i Safi’de Zilzal suresi, 7. ayetin tefsirinde bu hadis, “söylendiği üzere” ifadesiyle nakledilmiştir. Mecme ise, bu ayetin tefsirinde Abdullah b. Mes’ud’dan nakletmiştir. 

[20] Eflatun’a göre varlığın nesneler ve idealar olmak üzere iki türü vardır. Bu nedenle evren, nesneler evreni ve idealar evreni olmak üzere ikiye ayrılır. Nesneler evreni duyumlarla kavranılırken, idealar evreni akıl ve mistik bir sezişle kavranılır.Gerçek evren (ukbâ) idealar evrenidir. Nesneler evreni (dünya) gerçek evrenin bir yansıması, bir gölgesi veya kötü bir kopyası gibidir. Şu içinde yaşadığımız evrende herşey gelip geçici, sahte ve bozuktur. İdealar evrenindeki yetkinliğe, değişmezliğe, mutluluk ve huzura karşılık; yaşadığımız evrende değişim, mutsuzluk ve huzursuzluk vardır. (Müt.) 

[21] Peygamber’in (s.a.a) şu sözüne işarettir: “Şüphesiz Allah-u Teala’nın yüz rahmeti vardır, bunlardan birini cinler, insanlar, kuşlar, dört ayaklı hayvanlar ve sürüngenler arasında indirip paylaştırmıştır. Bu rahmetle birbirine sevgi duymakta ve merhamet etmektedirler. Allah, kıyamet günü, diğer doksan dokuz rahmetiyle kullarını bağışlayacaktır.” (el-Meheccet’ul-Beyza, c. 8, s. 384, Kitab-u Zikr’il-Mevt ve ma be’dehu, Sıa-i Rahmetillah babı
Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv