DERTLİ OLMAK, “İNSAN” OLMAKTIR
Bu yazı kez okundu.
17 Mart 2014 13:44 tarihinde eklendi

İnsanı Kamil kitabında, İmam Ali (a.s.) özelinde kemale ulaşmış insanı tanıtmaya çalışan Şehid Mutahhari (r.a.), önce “insan” diye hangi varlığın adlandırılacağına açıklık getirmiş ve “İnsanla hayvan arasındaki en belirgin fark, insanın belirli mesuliyet duyguları taşıması ve bir takım dertleri olasıdır. Yani insan dert hissettiği ve dert taşıdığı ölçüde insandır” diyerek zamanımızda çok da üzerinde durulmayan bir ayrımın da altını çizmiştir.

Kapitalist sistemlerin ve diğer gayri İslami rejimlerin okullarında yetişen bizlere hep öğretilen insanla hayvan arasındaki en önemli fark olan akıl, insanın evrene hükmetmesine ve dünyayı bir ölçüde istediği gibi şekillendirmesine yararken, insani duyguların körelmesinin ve nefsin güçlenip yaratılmış hiçbir türün yapamayacağı kötülükleri işlemesinin önüne geçmekte yetersiz olduğu için, zamanla aklının gücünden dolayı hırslanan insanın, kendinden başkasını düşünmeyen ve hayvanlardan daha aşağı bir hale gelen bir varlık olmasına da sebep olabilmektedir. Böyle bir akla sahip insan, sırf dünyaya olan bağlılığından dolayı kendinden başkalarına hükmetmeye ve onların tüm varlıklarını sömürmeye yeltenerek, aklının gücünü, yok etmeye ve zulmetmeye kullanmakta bir beis görmeyecektir. Bu insan saltanatı için herkesi yok edecek, dünya savaşları çıkararak halkların birbirine girmelerini sağlayacak, tek bir atom bombası ile yüzbinlerce insanın ölümüne sebep olacaktır. Üstelik bunları yaparken hiçbir sorumluluk hissi duymayacak aksine bu zulümleri sistemleştirerek kendi yetiştirdiği yeni zalimlere miras bırakabilecektir. Bu insan, hayvanlardan madden daha güçlü olsa da manen onlardan daha aşağıda bir ruh haline büründüğünden, hiçbir hayvan ihtiyacı olmadığı halde avlanmazken ve bir başka türün neslini tehlikeye sokmazken, kendi türünün sayısını kendine hizmet etmeye yetecek sayıya göre ayarlamayı dahi planlayabilecektir.

Bu tür terbiye edilmemiş bir akla sahip varlığı İslam insan olarak tanımlamamakta, aksine esfele safilin diye nitelendirerek aşağıların aşağısı olduğunu belirtmektedir. İslam Resulullah’ın (s.a.a.) dilinden “müslümanların derdiyle dertlenmeyenleri” müslüman olarak dahi görmezken, “müslümanları bir vücudun azaları gibi” birbirlerinden etkilenen ve birbirlerine ihtiyaç duyan organik bir yapının elemanları olarak tanımlamıştır. Öyle ki bu azalardan herhangi birindeki bir rahatsızlık diğerini de etkileyecek ve huzursuz edecektir. Huzursuz olmayan ve etkilenmeyen aza, işlevini yitirmiş bir organ gibidir. Varlığının bir anlamı yoktur artık. Dertten habersiz, acı çekmeyen ve hissetmeyen organ hastalığın ilerlemesinden de sorumlu olacaktır.

Oysa dert sahibi insan kendinden başkalarını da düşündüğünden ve sorumluluk hissiyle donanmış olduğundan dolayı, diğer yaratılmışların tümünden ayrılarak yücelir. Çünkü Mutahhari’nin (r.a.) dediği gibi “dert taşıma uyanışa, bilinç ve idrak yeteneği taşımaya eşittir.” Bu bilinç ve uyanıklık hali, dert taşıyan insanın o derdi ortadan kaldırma çabasını göstermesine neden olacak ve bu uğurda mücadelesinin de temelini oluşturacaktır. Zira “vücuda mikrop girip hastalığa sebep olunca dert ve ağrı kendini gösterir. Ancak bu dert ve ağrı bir uyarıcıdır ve sonu uyanış olacaktır. Çünkü acı hissedilen yerde bir arıza meydana geldiğini haber verir. Hastalık farkedilince tedaviye başvurulur. İşte hastaya dert olan bu ağrı kötülenemez. Çünkü onu iyileşmesi için uyarmaktadır. O halde bu dert nimettir.”

Toplumsal hastalıklarının sebebi olan türlü mikropların yayıcıları “süfyani sistemler”, işte bu tür dert sahibi insanların çoğalmasından rahatsızlık duyar ve insanların sahte mutluluklar ile yetinmeleri için ellerinden geleni yaparlar. Bu sistemlerin eğitim sisteminden geçen nesiller, kendilerinden başkalarını düşünmeyen, dert olarak sadece dünyevi heveslerini gündeme getiren, hedef sahibi olmayan, uyuşturulmuş bir zihin yapısına sahiptirler. Bu nesillere “süfyani sistemler” tarafından aşılanan bireysellik duygusu, yanına bencillik ve hatta ileri aşaması olan narsistlik duygusunu da alarak, toplumun bağlarının kopmasına, yeni nesillerin inançları ve kültürleriyle çatışma haline girmelerine, dayatılan yaşam tarzlarının peşine düşüp bu yolda herşeyi mübah görmelerine neden olmaktadır.

Şekillendirilen algılar üzerinden saltanatlarını sürdüren “süfyani sistemler” acı hissetmeyen bir gençliği uyuşturucular (her türlü medya, bel’am, parti, kurum ve kuruluşlar vs.) yardımıyla oluşturmayı başarmış görünmektedirler. Zira sisteme karşı mücadele eden herkes muhakkak ki bu mücadelelerinde en az bir kez “ezan okunuyor, namaz kılıyor, oruç tutuyorsunuz. Kimse size karışmıyor. Derdiniz nedir?” cümlesiyle muhatap olmuştur. Oysa bunu söyleyenler, namazın ikame edilmesi gerektiği ve bunun içinde hem bireysel hem toplumsal necasetten taharet gerektiğini, orucun kabulü için zihnin ve tüm organların pisliklerden uzak kalması gerektiğini ve daha bir çok emrin illaki bir İslam devletinin teşekkülüyle ancak gerçekten hayat bulabileceğinin farkında değillerdir. Kendilerine sunulan uyuşturucudan doyasıya içen bu tipler, hastalıklarının farkına varamayıp ölüme koşan kanser hastaları gibidirler.

Küresel emperyalizmin yöresel uşakları olan “süfyani sistemler”, insanların gerçek problemlerin farkına varmalarını engellemek için, onlara oyalanacakları suni sıkıntılar oluşturmakta, bu sıkıntılarla mücadele eden insanlar asıl hedefe odaklanmakta zorluk çekmektedirler. Açlıkla ve yoklukla kendilerince terbiye ettikleri insanların zihinlerini, tv lerde izlettirdikleri dizilerdeki şaşaalı dünyaların hayalleriyle ellerine geçiren bu sistemler, özellikle gençlerin hem ahlakını hem de vicdanlarını köreltmekte, hayal dünyasına dünyanın hayalini koyan gençlerin bu uğurda hertürlü habaseti işlemelerinin önünü açmaktadırlar. El altından uyuşturucuların yayılmasına ve bağımlılık yaşının düşmesine neden olan “süfyaniler”, kendi vahşetlerini ve zulümlerini sorgulayamayan bir neslin adeta keyfini sürmektedirler. Böyle bir nesil elbetteki dert sahibi olamayacaktır. Bu nesil problemin farkına varamadığı için çözümü noktasında harekete de geçmeyecektir. Hastalığının farkına varamadığı için ölen birinin durumunda olduğu gibi bu tip yetişen nesilde manen ölecektir ve artık insanlıktan çıkmaktan çekinmeyecektir. Yine Mutahhari’nin (r.a.) anlatımıyla “derdi meydana getiren bir durum olduğu halde bir sebepte bulunduğu halde ve zarara ve hasara yol açtığı halde insanın acı duymaması dert çekmemesi gaflet, bedbahtlık ve zavallılıktır. Çünkü en tehlikeli hastalıklar hiçbir belirti göstermeden, ağrıya sebep olmadan gelişen ve farkında olunmadığı için tedavi edilemeyen ve sonunda ölüme yol açan hastalıklardır.”

Bu yüzden özellikle yeni yetişen neslin sorumluluk sahibi, başkalarının dertleriyle dertlenen, problemin farkına varan ve sistemin her türlü uyuşturucusundan uzak duran bir nesil olması için çaba sarfetmek gereklidir. Hastalığın son evresine gelmiş madden ve manen “ihtiyarlaşmış”lardansa henüz uyuşturulmamış, uyanık bir zihne ve algıya sahip gençlere ulaşmak ve onları asıl hedefe doğru yöneltmek mücadelenin geleceği açısından elzemdir. Zihinlere enjekte edilen “vurdumduymazlık” zehrine karşı, İslam’ı panzehir olarak sunmak, erken yaşlarda gençleri İslam ile aşina kılmak, İslam İnkılabı tecrübesinden faydalanarak tüm yeryüzündeki mazlumlardan haberdar olan ve asıl düşmanı hedef alan bir nesil yetiştirmek için çabalamak bizlerin derdi olmalıdır. Aksi takdirde ölümcül virüse bulaşmış bir bünyenin organları olarak ölüme mahkum olmak bizlerin kendi elimizle kazandığımız kaderimiz olacaktır.

siyasetmektebi.com

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv