İmam Zeynel Abidin (S)’in Hayatına Kısa Bir Bakış  – İmam Ali Hamaney
Bu yazı kez okundu.
17 Mart 2014 14:11 tarihinde eklendi

İmam Zeynel Abidin (S)’in Hayatına Kısa Bir Bakış

Bismillahirrahmanirrahim,

İmam Seccad (S) hakkında konuşmak ve bu mukaddes zatın hayatını incelemek oldukça zor bir iştir; çünkü o zamanlar halkın İmam Seccad’ı tanıması için ortam hiç müsait değildi… Çoğu tarihçi ve araştırmacılar İmam Seccad’ın bir köşeye çekilerek sadece ibadetle meşgul olduğunu ve siyasetle uğraşmadığını sanıyorlar. Bunu açıkça ifade eden tarihçiler vardır; bunu dile getirmeyenlerin de İmam Seccad hakkındaki görüşleri bundan farklı değildir; bu noktayı İmam Seccad’ın anıldığı lakaplar ve hakkında kullanılan tabirlerden anlamak mümkündür. Mesela bazıları İmam Seccad’a “hasta” lakabı vermişlerdir; oysa sadece Kerbela vakasında birkaç gün hasta idi, bunun dışında ise hasta değildi. Her insanın hayatında bir kaç gün hasta olması doğal ve normal bir şeydir. İmam Zeynelabidin’in Kerbela vakasında hasta olmasında ise ilahi bir maslahat vardı; ilahi emanet ve imametin ağır yükünü omuzlarına alarak babalarından 34 veya 35 yıl sonrasına kadar yaşayıp imametin en zor devresini geride bırakabilmek ve o gün Allah yolunda cihad vazifesiyle mükellef olmaması için ilahi takdir gereği Kerbela vakası döneminde birkaç gün hastalanmıştı.

İmam Seccad’ın hal tercemesine bir göz atacak olursanız diğer imamlarımızda da olduğu gibi oldukça ilginç ve çeşitli olaylarla karşılaştığını görürsünüz. Fakat bütün bunları bir araya toplayacak olsanız bile İmam Seccad’ın sireti hakkında tam bir açıklamada bulunamazsınız; herkesin sireti tam anlamıyla ancak o kimsenin genel tutum ve tavırlarını bildikten sonra onun başından geçen cüzi olayları incelediğimiz takdirde açıklığa kavuşur. Bir şahsın genel tavır ve tutumu elde edilirse o cüzi olaylar da anlam kazanır; genel tutumu bilinmez veya yanlış değerlendirilirse o olaylar da anlamsız veya yanlış yorumlanır. Bu sadece İmam Seccad’a veya diğer imamlara mahsus değildir, bu ilke herkesin hayatı hakkında geçerlidir.

İmam Seccad’ın Muhammed b. Şehab-i Zuhri’ye mektubu hayatında vuku bulan olaylardan bir nümunedir. Bu, Peygamber Ehli Beyt’inin, zamanın tanınmış bilginlerinden olan birine yazmış olduğu mektuptur; bu konuda muhtelif görüşler verilebilir. Öneğin, bu mektup geniş temelleri olan bir mücadelenin bir parçası olabilir. Bir defaya mahsus “münkerden nehyetme” olabileceği gibi tarih boyunca iki kişi arasında oldukça çok görülen eleştiriler türünden bir eleştiri de olabilir. Bu olayın kendisinden ve o dönemin diğer olaylarından ayrı bir şey anlamak mümkün değildir. Şunu söylemek istiyorum: Cüzi olaylar İmam Zeynelabidin’in genel tutumları dışında değerlendirilecek olursa İmam’ın yaşantısı hakkında sağlıklı bir anlayış elde etmek mümkün değildir; önemli olan genel tavırlarını farketmektir.

Demek ki, incelenecek ilk konu İmam Seccad’ın hayatı boyunca takındığı genel tavrıdır; bunu söz ve haytındaki olaylar ve masum imamların hayatlarından alınan genel dersler ışığında açığa kavuşturmaya çalışacağız.

 

İmamların, Başından Geçen Olaylardaki Genel Tutumları

 

Bizce Hicri 40 yılında vuku bulan İmam Hasan (S)’in sulhundan sonra Resulullah (S)’in Ehli Beyt’i sadece evde oturarak bildiklerini anlatmakla yetinmediler; ta sulhun başından itibaren programları, İslam Devleti’nin istedikleri şekilde kurulması için ön hazırlıklar yapmaktı ve bunu açıkça İmam Hasan’ın söz ve yaşantısında görmek mümkündür.

İmam Hasan, Muaviye ile sulh ettikten sonra cahil ve bilinçsiz insanlar muhtelif tabirlerle İmam’ı kınıyor ve bazen onu müminlerin zelil olmasına sebep görüyor ve şöyle söylüyorlardı: ‘Siz, Muaviye ile sulh etmekle onun karşısına dikilen bu cesur ve yiğit müminleri zelil ve rezil ederek Muaviye’ye teslim ettiniz.’ Bazen de biraz daha yumuşak tabirler kullanıyorlardı.

İmam Hasan bu itiraz ve kınamalar karşısında onlara hitaben bir cümle söylüyordu; bu cümle şayet İmam Hasan’ın sözleri arasında en belirgin ve en güzel sözlerindendir: “Ne bilirsin, belki de bu sizin için bir imtihandır ? Ve sınırlı bir zaman için Muaviye’nin lehine bir faydadır.” Bu cümle Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden devşirilmiştir.

Bu söz, İmam Hasan’ın geleceği beklediğini ve o geleceğin kendisi açısından hak üzere olmayan bu Emevi hakimiyetinin ortadan kalkıp ilahi bir hakimiyetin iş başına gelmesinden ibaret olduğunu açıkça gösteriyordu; kendisini kınayanlara, “Siz bu işin (sulhun) hikmetini bilmiyorsunuz. Oysa bunda sizin bilmediğiniz bir maslahat vardır.”

Sulhun ilk zamanlarında şiilerin başlarından iki kişi (Museyyeb b. Neciyye ve Süleyman b. Sard) müslümanlardan bir gurupla İmam Hasan’ın huzuruna giderek dediler ki: “Bizim Horasan, Irak ve benzeri beldelerde çok sayıda askerlerimiz var; onlar sizin emrinizdedir. Muaviye’yi Şam’a kadar sürmeye hazırız.” İmam Hasan onları bir köşeye çekerek biraz konuştu; onlar dışarı çıkınca yatışmış oldukları halde ordularını dağıttılar ve yanlarındakilere açık bir cevap da vermediler.

Taha Hüseyin der ki: Bu görüşme gerçekte Şia mücadelelerinin temelini attı, yani demek istiyor ki, İmam Hasan onlarla oturarak istişare edip bu toplantıda güçlü bir Şia teşkilatını oluşturdular.

O dönemin şartları kıyam için müsait değildi. İmam Hasan’ın yaşantısında ve buyruklarında bu apaçık bellidir; çünkü o zaman Ehli Beyt dostları bilinçsiz ve güçsüzlerdi, düşmanın propaganda ve maddi imkanları ise çok fazlaydı. Düşman, İmam Hasan’ın istifade edemediği imkanlardan kolayca istifade ediyordu. Çok miktarda para dağıtarak fasık kişileri kendi çevresinde topluyorlardı. İmam ise böyle bir şey yapamazdı ve yapmadı da.

Dolayısıyla, İmam Hasan’ın yaptığı iş asıl ve temel bir işti. İmam Hasan on yıl bu duruma tahammül etti. Bu süre zarfında çevresinde bir kaç adam toplayarak yetiştirdi. Onlardan bir grup, İslam devletinin her köşesinde kendi tebliğ ve şehadetleriyle Muaviye’nin hükümetine karşı muhalefet etmiş ve sonuçta onun gücünü zayıflatmıştır.

Ondan sonra sıra İmam Hüseyin (S)’e geldi. İmam Hüseyin de aynı metodu Medine, Mekke ve diğer yerlerde devam ettirdi; nihayet Muaviye’nin ölümüyle Kerbela vakası vuku buldu. Gerçi Kerbela vakası İslam’ın geleceği için çok faydalı ve semereli olsa da, ancak her durumda İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in izledikleri hedefi erteledi; zira Kerbela vakası halkı korkuttu, İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in yakın yardımcılarını kılıçtan geçirdi ve düşmanın sultasına yol açtı; bu olay tabii olarak vuku bulacaktı. Eğer İmam Hüseyin’in kıyamı böyle olmasaydı ondan sonra ve yakın gelecekte hükümeti şiilere ulaştıran bir hareketin olması büyük ihtimaldi. Elbette bu, İmam Hüseyin’in kıyamı vuku bulmamalıydı demek değildir; bilakis İmam Hüseyin’in kıyamında mevcut olan şartlar o zaman ve ortamda o kıyamın vuku bulmasını gerektiriyordu ve bunda hiç şüphe yoktur. Fakat eğer o şartlar olmasaydı ve eğer İmam Hüseyin o olayda şehid olmasaydı büyük ihtimalle İmam Hüseyin’in beklediği gelecek, yakın zamanda vuku bulacaktı. Bu alanda bir takım rivayetler de vardır:

“Kâfi” kitabında Ebu Hamza-i Somali İmam Bakır (S)’ten şöyle rivayet etmiştir: “Ey Sabit! Allahu teala bu iş için belli bir vakti tayin etmiştir ki o vakit de 70. yıldır.” Yani İmam Hüseyin’in şehadetinden on yıl sonra.

Hadiste geçen “bu iş” kelimesinden maksat Ehli Beyt’in hükümet ve velayetidir. “Bu iş” tabirinin geçtiği bütün rivayetlerde veya rivayetlerin hepsinde olmasa da çoğunda Ehli Beyt’in hükümet ve velayeti kastedilmiştir. Bazı yerlerde de kıyam anlamındadır. Herhalükarda, “bu iş”, şiiler ve İmam’ı izleyenler arasında önceden bilinen yıllarca bahsettikleri, arzuladıkları ve etrafında programlar hazırladıkları bir konu idi.

Daha sonra buyuruyor ki: “İmam Hüseyin öldürüldükten sonra Allahu tealanın insanlara gazabı şiddet buldu ve yüz kırk yılına kadar ertelendi.” Yüz kırk yılı ise İmam Sadık (S)’in şehadetinden sekiz yıl öncedir. Ben İmam Sadık’ın hayatı bölümünde yüz kırk kelimesi hakkında uzunca bahsettim; dolayısıyla -yüz kırk yılında- kıyam ederek hakkı alması gereken veli ve imamın, İmam Sadık olduğunu sanıyorum. Fakat o zaman Abbasiler aceleyle hareket edip, dünya ve nefsi istekleri için istedikleri her metoddan yararlanarak çalışma ortamını Ehli Beyt’ten aldılar ve vaad edilen hükümet o günde de gerçekleşmedi ve daha sonralara ertelendi.

Rivayetin devamı şöyledir: “Biz -olacakları- size söyledik ve siz sözü(müzü) zayi ettiniz -ifşa ettiniz, açığa vurdunuz-, perdeyi açtınız -ve söylenmemesi gereken sırrı söylediniz-, dolayısıyla Allahu teala bu iş için belli bir vakit tayin etmedi. Allahu teala vakitleri değiştirir; istediğini siler ve istediğini sabit kılar. Temel kitap onun yanındadır.”

Ebu Hamza der ki: ‘Ben bu hadisi İmam Sadık’a söyledim o da “öyledir” dedi.’

Bu alanda hadisler oldukça çoktur, ancak bu hadis hepsinden açıktır.

 

İmamların Hedefi İslam’ın Hakimiyetini Kurmaktı

 

Masum İmamlar bu hedefin peşindeydiler ve devamlı İslami hükümeti kurabilmek için çaba harcıyorlardı. İmam Hüseyin Kerbela’da şehid olunca ve İmam Seccad o hasta durumuyla imamet makamına geçtiğinde İmam Seccad’ın sorumluluğu başlamış oldu. Eğer o zamana kadar o geleceği İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in temin etmeleri gerekiyor idiyse, o andan itibaren aynı hedefi İmam Seccad’ın ondan sonra da diğer imamların sürdürmeleri ve İslami hükümeti oluşturmak için çalışmaları gerekiyordu. Şimdi, İmam Seccad’ın hayatının tamamında İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in peşinde olduğu hedefi gerçekleştirmeye çalıştığını bilmeliyiz.

 

İmam Seccad’ın Hayatının Genel Şeması

 

İmam Seccad Hicri 61 yılında esir düştü, daha sonra serbest bırakıldı ve Hicri 94 yılında da zehirlenerek şehid oldu. Bu müddet zarfında İmam Zeynel Abdin hep o hedefi izledi. Şimdi bu bakış açısıyla İmam Seccad’ın çalışmalarının akışının hangi merhalelerden geçtiğini, hangi taktikleri uyguladığını ve ne gibi muvaffakiyetler elde ettiğini, beyan ettiği sözlerini ve okudukları dualar, Sahife-i Seccadiye halini alan münacat ve yakarışlarını; bütün bunları o doğrultuda yorumlamak gerekir ve yine İmam Seccad’ın imameti boyunca :

Abdullah b. Ziyad’ın karşısında çok cesaretli ve fedakarane tutumları.

Yezid’in hükümetinin üçüncü yılında onun emriyle Medine’yi viran edip halkın mallarını yağmalayan Musrif b. Ukba’nın karşısındaki tutumları.

Bazen yumuşak ve bazen de sert olan Ümeyye oğullarının en güçlü ve en kurnaz halifesi Abdülmelik ibni Mervan’a karşı hareketi.

Ömer b. Abdulaziz ile karşı karşıya davnanışları.

Ashab ve yaranına karşı davranışları ve dostlarına yaptığı tavsiyeler.

Hilafet ve zalim hakim düzene bağlı olan alimlere karşı tavrı.

Bütün bu hareket ve tavırlar dikkatle incelenmelidir. Bu genel çizgiye dikkat edildiği takdirde bütün ayrıntılar ve olayların iyice anlaşılıp çok anlam kazanacağı kanısındayım. Ve eğer bu dikkatle İmam Seccad’ın hayatını mütalaa edecek olursak onu Allahu tealanın yeryüzünde hilafetini gerçekleştirmek ve İslam’a ayniyyet vermekten ibaret olan bu kutlu hedef yolunda bütün çabasını harcayan, en olgun ve uygun yöntemlerden istifade eden ve Kerbela vakasından sonra son derece dağınık, şaşkın olan İslam kafilesini bulundukları durumdan daha ileri götüren bir insan olarak görürüz. İmam Zeynel Abidin İmam Hasan ve İmam Hüseyn’in üzerlerine aldıkları iki büyük görevi ve temel sorumluluğu (ilerde bunlara değineceğiz) gerçekleştirmiştir. Siyaset, cesaret ve işlerinde dikkat ve zarafete riayet etmiştir. Bütün peygamberler ve tarihe geçen başarılı şahıslar gibi yorulmak bilmez 35 yıllık bir mücadeleden ve risalet yükünü yerine getirdikten sonra alnı açık bir şekilde şehid olmuş ve görevini kendisinden sonraki imama, yani İmam Muhammed Bakır (S)’a teslim etmiştir.

İmamet ve yeryüzünde Allah’ın hakimiyetini kurmak olan çok büyük görevi İmam Bakır’a bırakması rivayetlerde açıkça geçmiştir. Bir rivayette: İmam Seccad evlatlarını biraraya topladıktan sonra oğlu Muhammed b. Ali’ye -İmam Muhammed Bakır’a- işaret ederek buyurdu ki: “Bu sandığı ve bu silahı al; bu sana emanettir.” Sandığı açtıklarında onda Kur’an-ı Kerim ve kitap olduğunu gördüler.

Ben, o silahın komutanlığın, kitabın ise İslam akıdesinin sembolü olduğunu, İmam’ın onları kendisinden sonraki masum imama teslim ettikten sonra vicdanı rahat olarak Allahu tealanın huzurunda ve aydın insanların karşısında alnı açık bir halde dünyaya veda edip Rabb’ine kavuştuğunu sanıyorum.

İmam Seccad’ın hayatının genel şeması budur. Şimdi İmam Seccad’ın yaşantısını kısaca açıklamaya çalışalım.

İmam Seccad’ın hayatında kısa ve hayati bir faslı var. Bu fasıl İmam’ın Kerbela vakasından sonra esaret altında yaşadığı dönemdir. İlk önce bu fasla değinecek ve daha sonra da İmam’ın yaşantısının normal akışını o zamanın durumu ve mevcut şartlarını açıklayacağız.

Bu, çok kısa fakat heyecanlı, ibret verici olan esaret ve esaretle birlikte olan direniş dönemidir. İmam Seccad esir ve hasta olduğu halde büyük bir kahraman gibi söz ve davranışlarıyla bu dönemde hamasi eylemler gerçekleştiriyordu. Bu devrede, İmam’ın asıl yaşantısında göreceğiniz şeylerle tamamen farklı olan bir durumu var. İmam Seccad genel olarak yaşantısında sessiz-sakin bir halde temel atmakta ve hesaplı çalışmaktadır; hatta bazen Abdulmelik b. Mervan’la bile bir mecliste oturması, ona karşı normal ve yumuşak davranması icab ediyor. Fakat bu esaret döneminde İmam’ı en küçük bir söze bile tahammül etmeyen ve herkesin gözleri önünde güçlü düşmanına sert cevaplar veren biri olarak görmekteyiz.

Kufe’de İbni Ziyad gibi kana susamış, kılıcından kan damlayan, Resulullah (S)’in evladını öldürdüğünden dolayı zafer sarhoşluğunda olan vahşi ve gaddar bir kişinin karşısında öyle konuşuyor ki, İbni Ziyad İmam’ı öldürmelerini emrediyor. Bunun üzerine Hz. Zeyneb (S) kendisini İmam’ın üzerine atarak, ‘onu öldürmenize müsade etmem’ diyor ve İbni Ziyad, İmam Seccad’ı öldürmek için bir kadını öldürmesi gerektiğini, diğer taraftan da bunları esir olarak Şam’a götürmesi gerektiğini görünce bu işten vazgeçiyor; elbette ki, eğer Hz. Zeyneb’in bu hareketi olmasaydı İbni Ziyad büyük ihtimalle İmam Seccad’ı da öldürürdü.

Kufe çarşısında halası Zeyneb ve kızkardeşi Sekine ile birlikte konuşma yaparak halkı tahrik ediyor ve gerçekleri açıklayıp onları aydınlatıyorlardı.

Şam’da da ister Yezid’in meclisinde ve ister mescidde olsun kalabalık insan yığınlarının karşısında açık bir şekilde gerçekleri anlatıyorlardı. Bu konuşma ve hutbeler, hilafet için Ehli Beyt’in hakkaniyetini, hakim olan mevcut hükümetin cinayetlerini ifşa etmeyi, gafil ve cahil halka acı ve dokunucu ikazları kapsamına almaktaydı.

Burada o hutbelere değinerek onların derinlik ve detaylarını açıklamaya fırsatımız yok; bunun kendisi başlı başına incelenmesi gereken bir iştir. Bu hutbeleri tefsir etmek isteyen kimseler, onları kelime kelime inceleyerek bu ilkeleri de dikkate alıp tefsir etmelidirler.

 

Esaret Sonrası Dönem

 

Niçin İmam Seccad esaret devresinden sonra yumuşaklık ve sakinliği tercih ediyor?

Niçin takiyye etmeye eğilim göstererek inkılabi ve sert hareketlerinin üzerine dua ve yumuşak davranışlarıyla örtü çekmek istiyor?

Diğer taraftan esirlik devresinde niçin o şekilde sert, açık ve ateşli hareketlerde bulunuyordu?

Bu dönem, istisnai bir dönemdi. Burada İmam Seccad’ın imam olması, ilahi ve İslami hükümet için ortam hazırlaması gerektiği dışında, Aşura günü dökülen kanların konuşan dili olması söz konusudur. Eğer İmam Seccad orada öyle sert ve keskin bir tavır sergilemiş olmasaydı, meseleleri sarih ve açık bir şekilde açıklamasaydı, gerçekte gelecekte yapacağı çalışmalar için hiç bir zaman uygun bir ortam bulamazdı. Ayrıca ilerdeki çalışmasının ortamı, tarih boyunca bütün şii kıyamlarında olduğu gibi Hüseyin b. Ali’nin coşan kanıydı. İlk önce halkı ikaz etmeli ve daha sonra bu ikazın ışığında uzun vadeli muhalefetlerini başlatmalıydı. Ve bu ikazın, sert ve keskin tavır dışında gerçekleşmesi imkansızdı.

Bu esaret yolculuğunda İmam Seccad’ın rolü Hz. Zeyneb’in rolüydü; yani Hüseyin b. Ali’nin inkılabının mesajını duyurmaktı. Halk İmam Hüseyin’in niçin ve nasıl şehid edildiğini bilecek olsalar İslam’ın ve Ehli Beyt’in davetinin geleceği özel bir şekile girecekti ve eğer bilmeyecek olsalar başka bir şekil olacaktı. Buna göre, halkı aydınlatmak, bilinçlendirmek ve bu bilinci toplumun her köşesine yaymak için bütün imkanları kullanmak gerekmekteydi. Dolayısıyla İmam Seccad, Sekine, Fatime-i Suğra, Hz. Zeyneb ve diğer esirler gibi (herkes gücü yettiğince) Kerbela kıyamının elçisiydi. Bütün güçler, İmam Hüseyin’in dökülen kanının mesajını tüm İslam beldelerine, yani Kerbela’dan başlayarak Medine’ye ulaştırmak için bir araya toplanmalıydı. İmam Seccad Medine’ye girdiği zaman halkın gözlerinden soru ve şaşkınlık yağdığını görünce gelişen olayların gerçek yüzünü anlatmaya başladı; bu ise yapılması gereken ilk şeydir. Dolayısıyla İmam Seccad’ın yaşantısındaki bu kısa dönem özel bir dönemdir.

İmam Seccad’ın yaşantısının diğer bölümü Medine’de o şehrin ahalisinden saygıdeğer bir kişi olarak yaşadığı ve işine Resulullah (S)’in evinden ve hareminden başladığı zamana dayanır. Dördüncü masum imam olan İmam Seccad’ın programının açıklığa kavuşması için bulunduğu zamanın, durum, ortam ve şartlarını incelemek zorundayız.

İmam Seccad’ın hareketini nasıl ve hangi hedefle ve ne gibi taktiklerle başlattığını bilmek için biraz hilafet düzenine karşı olanların ve Ehli Beyt taraftarlarının Emevi halifelerine ilişkin genel durumları hakkında bahsetmek ve Ehli Beyt taraftarlarının genel durumlarına bir gözatmak zorundayız. Ve bu İmam Seccad’ın yaşantısında müstakil bir bölümdür. Bu konuya ayrıntılı olarak girebilirsek İmam Seccad’ın hayatında sözkonusu edilen ve aklı kurcalayan birçok soru aydınlığa kavuşacaktır. Ve ondan sonra İmam Seccad’ın başlattığı hareketin ve yaptığı işlerin özelliklerine değineceğiz.

 

Sosyal Ortam

 

Kerbela vakası vuku bulunca, bu haberin ulaştığı tüm İslam beldelerinde, özellikle Hicaz ve Irak’ta şiiler ve Ehli Beyt taraftarları arasında bir korku ve vahşet ortamı oluştu; zira Yezid’in, kendi hakimiyetini sağlamlaştırmak için, bütün müslümanların nazarında azamet, itibar ve kudsiyetiyle tanınmış olan Resulullah’ın torunu Hüseyin b. Ali’yi öldürmeye bile cüret edebildiği görüldü. Etkisi Kufe ve Medine’de aşikar olan bu korku bir müddet sonra birkaç olayın vuku buluşuyla daha da yerleşti. -O olaylardan biri, Hirre olayıydı- ve Ehli Beyt’in nüfuz ettiği Hicaz (özellikle Medine) ve Irak (bilhassa Kufe) bölgelerinde müthiş bir korku, dehşet ve sessizlik ortamı oluştu. İrtibat ve ilişkiler zayıfladı ve Ehli Beyt taraftarı olup Emevilerin hilafetine şiddetle karşı olan kimseler zaaf ve tereddüde kapıldılar.

İmam Sadık kendisinden önceki dönem hakkında konuştuğu zaman, “Üç kişi dışında halk İmam Hüseyin’den sonra mürted oldular” şeklinde buyurduğu nakledilir. Bazı rivayetlerde de mürted olmayanların sayısının beş kişi ve bazılarında da yedi kişi olduğu zikredilmiştir.

Bir rivayette de Ebu Amr-ı Mehdi, İmam Seccad’dan şöyle nakleder: “Bütün Mekke ve Medine’de bizi seven yirmi kişi yoktur.”

Bu iki hadisi nakletmekten amacım İslam dünyasının masum imamlara ve Ehli Beyt taraftarlarına karşı genel durumlarının ortya çıkması içindir; yani bu baskı, Ehli Beyt taraftarlarının dağınık, perakende, ümitsiz ve korku içinde yaşamalarına, her hangi bir harekette bulunmalarına imkan vermeyen bir ortam oluşturdu. Ve İmam Sadık buyuruyor ki: “Halk birleşerek -yavaş yavaş- çoğaldı.”

 

Gizli Teşkilat

 

Zikrettiğimiz bu meseleyi daha geniş bir şekilde açıklayacak olursak şöyle dememiz gerekir: İmam Hüseyin’in şehadetinden sonra halkın içine biraz korku düştü; ancak bu korku Ehli Beyt taraftarlarının teşkilat düzenini tamamen dağıtacak derecede değildi. Zira hatta Kerbela esirlerini Kufe’ye getirdikleri zaman şiilerin teşkilatının varlığını gösteren bir takım hareketlere rastlanmaktadır.

Elbette Ehli Beyt taraftarlarının gizli teşkilatından bahsederken maksadımız, günümüz dünyasında tanındığı gibi tamamen düzenli bir teşkilat değildir; maksadımız halkı birbirine bağlayan, kenetleyen, fedakarlık etmeye zorlayan, gizli çalışmalara yönlendiren ve sonuçta birbirine bağlı bir oluşumun varlığını gösteren itikadi ilişkilerdir.

Resulullah Ehli Beyt’inin Kufe’de olduğu günlerde, esirlerin hapsedildiği yere bir gece bir taş atıldı.. Taşı yerden aldıklarında ona bir kağıt parçasının bağlandığını gördüler. O kağıt parçasında şöyle yazılmıştı: ‘Kufe valisi bir adamı Yezid’e göndererek esirlere ne yapması konusunda ondan emir bekliyor. Yarın akşama kadar tekbir sesi duyacak olursanız bilinki burada öldürüleceksiniz ve eğer tekbir sesi işitmezseniz daha iyi bir durumda olacaksınız demektir.’

Biz bu olayı duyduğumuzda, Ehli Beyt dostlarından ve bu teşkilatın üyelerinden bir kişinin İbni Ziyad’ın hükümetinde olduğunu, olayları bildiğini, zindana yaklaşabildiğini, esirler hakkında neler düşünüldüğünü ve ne gibi tahminlerin ileri sürüldüğünden haberdar olduğunu ve haberi tekbir sesiyle Ehli Beyt’e ulaştırabileceğini ve bu sıkı tedbirlere rağmen böyle şeylerin de olduğunu pekala anlıyoruz.

Diğer bir örnek de kör olan Abdullah b. Afifi Ezudi’nin hikayesidir: Abdullah b. Afif, esirler Kufe’ye götürüldüğünde tepki gösterdi ve bu tepkisi şehadetiyle sonuçlandı. İster Şam’da ve ister Kufe’de olsun böyle insanlara rastlanıyordu; esirlerle karşılaştıklarında onlara karşı ilgi ve sevgilerini belirtiyor veya birbirlerini kınıyorlardı. (Yezid’in ve İbni Ziyad’ın meclislerinde böyle olaylar vuku bulmuştur.)

Demek ki vücuda getirilen vahşet ve baskı ortamı Ehli Beyt taraftarlarının varlığını tamamen dağıtacak ve onları dağınıklık ve zaafa uğratacak derecede değildi; ancak zamanın geçmesiyle baskıları arttıran diğer olaylar da vuku buldu.

Bu bir kaç yıl içerisinde -o önemli ve yıkıcı hadise vuku bulmadan önce- şiiler işlerine düzen verme ve önceki düzenlerine tekrar kavuşma yolunda çaba harcıyorlardı. Bu konuda Taberi diyor ki:

“O insanlar (şiiler) savaş aletleri topluyor ve kendilerini savaşa hazırlıyorlardı ve gizlice ister şii olsun ve ister olmasın halkı Hüseyin b. Ali’nin intikamını almaya davet ediyorlardı, halk da grup grup onlara katılıyordu. Bu durum Yezid b. Muaviye ölünceye kadar devam etti.”

Buna göre, baskı ve zulmün oldukça fazla olmasına rağmen -Taberi’nin de naklettiği gibi- bu tür hareketlerin de olduğunu görüyoruz. Belki de bundan dolayıdır ki, Cihad-ı Şia adlı kitabın yazarı kendisi şii olmayıp İmam Seccad hakkındaki görüşleri gerçekçi olmadığı halde hakikati idrak etmiştir; o şöyle naklediyor:

“Şiilerden bir grup İmam Hüseyin’in şehadetinden sonra düzenli bir teşkilat halini aldılar; inanç ortaklığı ve siyasi ilişkiler onları birbirlerine kenetliyordu. Onların toplulukları, rehberleri ve askeri güçleri vardı. Cemaat-ı Tevvabin (tövbe edenler cemaatı) bu teşkilatın öncüsüdür.”

Buna göre, Ehli Beyt taraftarlarının teşkilatının Kerbela vakası neticesinde zaafa uğramasına rağmen yine de bu teşkilatın “Hirre vakası” vuku buluncaya kadar toparlanmak için faaliyet gösterdiğini görüyoruz. Bence Şia tarihinde “Hirre vakası”, çok büyük darbe indiren önemli bir dönüm noktasıdır.

Hirre vakası Hicret’in 63. yılında vuku buldu. Olay özet olarak şöyledir: Hicret’in 62. yılında Emevilerden tecrübesiz bir genç Medine valisi oldu. O, Medine şiilerinin gönlünü almak için Medine halkından bazılarını Yezid’le görüşmeye davet etti. Müslümanların ileri gelenlerinden, sahabeden bazısı ve Medine’nin büyüklerinden bir kaçını, bu ihtilafların azalması için Şam’a giderek Yezid’le görüşmeye davet etti. Onlar da Şam’a giderek Yezid’le görüştüler, Yezid tarafından ağırlandılar ve birkaç gün orada misafir oldular. Yezid onların her birine çok miktarda para verdi (50 bin, 100 bin dirhem civarında), onlar Medine’ye geri döndüler.

Medine’ye döndüklerinde Yezid’in sarayında vuku bulan fısk-ı fücuru anlatarak Yezid’i tenkid etmeye başladılar. Mesele onların arzularının tam aksine oldu. Yezid’in sarayına gidenler Yezid’i övmek, medhetmek yerine halkı Yezid’in cinayetleri hakkında bilinçlendirdiler ve dediler ki: ‘Yezid şarap içen, köpeklerle oynayan, türlü türlü fısk ve fücur işleyen bir kişidir. Böyle birisi nasıl müslümanların halifesi olabilir. Biz onu hilafetten azlettik.’

Medine’nin ileri gelenlerinden olan Abdullah b. Hanzele halkın önderliğini üstlenerek Yezid’e karşı kıyam etti, Yezid’i azlederek halkı kendisine davet etti.

Bu hareket Yezid’in karşı tepki göstermesine sebep oldu. Emevilerin komutanlarından olan “Müslim b. Ukba”yı birkaç bölük askerle Medine’ye gönderdi ve Medine halkını yatıştırmasını istedi. Müslim b. Ukba Medine’ye gelerek halkın mukavemetini kırmak için bir kaç gün Medine’yi muhasara etti. Daha sonra şehre girerek İslam tarihinde eşine az rastlanan katliam ve zulümler etti.

Onun bu aşırı katliamından dolayı, ona “Musrif (israf eden ve aşırı giden)” adını taktılar ve bundan sonra o “Musrif b. Ukba” diye çağrıldı. Hirre vakasının olayları çok fazladır ve ben onların hepsini açıklamak istemiyorum; fakat şunu söyliyeyim ki, o vaka Ehli Beyt taraftarları ve dostlarının içlerine korku düşüren en büyük olaydı. Özellikle de Ehli Beyt’in Medine’deki dostlarından bir grubu kaçtı, bir grubu öldürüldü ve Abdullah b. Hanzele gibi yakın dostlarından bir grubu da şehid oldular ve yerleri boş kaldı. Bu haber bütün aleme yayıldı ve Emevilerin bu tür hareketler karşısında şiddetli bir şekilde tepki gösterdiği ve müsamahakar davranmadığı anlaşıldı.

Yine Ehli Beyt taraftarlarının ezilmesine ve zaafa uğramasına sebep olan diğer bir vaka da “Muhtar”‘ın Kufe’de şehadete erişmesi ve Abdulmelik b. Mervan’ın bütün İslam alemine musallat olmasıdır.

Yezid’in ölümünden sonra Muaviye b. Yezid hilafete geçti ve üç ay hükümet etti. Ondan sonra Mervan b. Hakem hilafete geçerek iki yıl veya daha az hükümet sürdü ve sonra da Ümeyyeoğulları halifelerinin en tedbirlileriden olan Abdulmelik b. Mervan hilafeti ele geçirdi.

Abdulmelik bütün İslam alemini ele geçirerek korku ve vahşet dolu bir hakimiyet oluşturdu.

Abdulmelik’in hakimiyeti rakiplerinin ortadan kalkmasına bağlıydı. Ehli Beyt’in gözdelerinden olan Muhtar, Abdulmelik hilafete geçmeden önce Mus’ab b. Zübeyr tarafından ortadan kaldırıldı. Fakat Abdulmelik, Muhtar’ın hareketini izleyecek olan hareketlere ve diğer şii hareketlerine son vermek istiyordu. Ve gerçekte Ehli Beyt taraftarları, Irak’ta ve özellikle o zamanın büyük şii merkezlerinden olan Kufe’de duraklayarak sessiz kalmayı tercih ettiler.

Bu gibi olaylar Aşura vakasından başlamış ve onu diğer hareketler izlemiştir. Hirre vakası, Irak’taki Tevvabin hareketinin bastırılması, Muhtar’ın şehadeti, İbrahim b. Malik-i Eşteri Nehai’nin şehadeti ve Şia’nın diğer ileri gelenlerinin şehadeti bu olaylardandır. Bu kişilerin şehadetinden sonra ister Medine’de ve isterse Ehli Beyt dostlarının merkezi olan Kufe’de olsun kıyamlar bastırıldı ve İslam aleminde Ehli Beyt dostlarına karşı sıkı bir baskı oluşturuldu ve Ehli Beyt taraftarları son derece garip ve yalnız kaldılar.

 

Baskı Devrelerinde İmam Seccad’ın Tutumu

 

Bazıları, İmam Seccad’ın Emevilere karşı direnmesi, onun da Emevilerle muhalefet etmesi veya Muhtar’a ve Abdullah b. Hanzele’ye katılması ya da onlara önderlik ederek açıkça silahlı direnişte bulunmasının gerektiğini sanıyorlar. Fakat İmam Seccad’ın bulunduğu zaman şartlarını nazara alacak olursak ilerde değineceğimiz masum İmamların hedeflerine nazaran bunun yanlış bir fikir olduğu açıklığa kavuşur.

Eğer başta İmam Seccad olmak üzere masum İmamlar o şartlarda böyle açık hareketlerde bulunacak olsalardı kesinlikle şiiliğin kökü kazınmış olur ve sonraki devrelerde Ehli Beyt mektebinin, velayet ve imamet sisteminin ilerlemesi için hiç bir ortam kalmaz, hepsi mahvolur ve ortadan kalkardı. Dolayısıyla İmam Seccad’ın Muhtar’ın kıyamında onlarla birlikte ve onların yanında olduğunu bildirmediğini görüyoruz. Gerçi bazı rivayetlerde İmam Seccad’ın Muhtar ile gizli ilişkilerinin olduğu bildirilmişse de, yine de onunla açık ilişkide bulunmadığında hiç şüphe yoktur ve hatta bazı rivayetlerde İmam Seccad’ın Muhtar hakkında kötü şeyler söylediği de geçmiştir ve onların ilişkilerinin bilinmemesi için İmam’ın takiyye ederek böyle davranması çok doğal bir şeydir.

Elbette eğer Muhtar zafere kavuşsaydı hükümeti Ehli Beyt’e bırakırdı. Zafere ulaşamadığı takdirde de onunla İmam Seccad arasında açık bir ilişki olsaydı kesinlikle Muhtar’ın başına gelenler İmam Seccad’ın ve Medine şiilerinin de başına gelir ve şiiliğin ilerleyişinin önü alınırdı.

Bir rivayette nakledildiğine göre Müslim b. Ukba, Hirre olayında Medine’ye geldiğinde herkesten önce ilk olarak Ali b. Hüseyin’in, onun gazabına uğrayacağında kimsenin şüphesi yoktu. Fakat İmam Seccad tedbirli ve bilgece davranarak bu belayı başından defetti ve böylece kalmasıyla şiiliğin esas ekseni de baki kaldı.

Elbette başta Behar-ül Envar olmak üzere bazı kitaplarda İmam Seccad’ın Müslim b. Ukba’nın karşısında aşırı şekilde yumuşak olduğunu gösteren rivayetler de vardır ki, şu delillerle bu rivayetleri kesinlikle yalanlıyorum:

1- Bu hadislerin senedi sahih değildir.

2- Bu rivayetleri anlam açısından yalanlayan diğer rivayetler de vardır.

İmam Seccad’ın Müslim b. Ukba ile görüşmesi hakkında birbiriyle uyuşmayan muhtelif rivayetler vardır. Ancak onlardan bazıları İmamlardan nakledilen rivayet metoduyla daha fazla uyuştukları için tabii olarak biz onları kabul ediyoruz. Bu durumda onların karşısında yer alan diğer rivayetler tamamen reddedilecektir ve benim, o rivayetlerin sahih olmadığından hiç şüphem yoktur.

Bazı rivayetlerde göze çarpan böyle hareketler İmam Seccad’ın hayatında görülmemiştir; ancak İmam’ın Müslim b. Ukba’ya karşı sert ve düşmanca davranmadığında da şüphe yoktur. Zira öyle davranacak olsaydı kesinlikle İmam’ı öldürtürdü ve bu da İmam Seccad tarafından sürdürülmesi gereken İmam Hüseyin’in hareketinin yeni şartlarda sürdürülmesi için telafi edilemez bir zarara yol açardı. İşte bu yüzden İmam Seccad’a dokunmadılar ve İmam Sadık’tan nakledilen bir rivayette olduğu gibi halk yavaş yavaş Ehli Beyt’e tabi oldular ve çoğaldılar. İmam Seccad’ın faaliyeti gerçekte böyle zor, uygun olmayan ve sürdürülmesi imkansız olan bir ortamda başlıyor.

Elbette İmam Seccad’ın otuz beş yıllık imametinin çoğunluğunu teşkil eden Abdulmelik döneminde, İmam sıkı bir şekilde gözaltında bulunduruluyordu; İmam Seccad’ın hayat biçimini -hatta ailevi ve özel meselelerini- bildirmeleri için casuslar yerleştirilmişti.

İmam Seccad’ın bir cariyesi vardı. İmam onu azad ettikten sonra onunla evlendi. Bu haber Abdulmelik’e ulaşınca İmam’a bir mektup yazarak mektubunda bu olaydan dolayı İmam’la alay etti ve bu hareketiyle İmam’ı göz altında bulundurduğunu ve onun hayatıyla ilgili olaylardan haberdar olduğunu anlatmak istedi. Ve ayrıca İmam’la aynı kandan ve aynı taifeden olduğunu iddia ederek onunla münazara etmeye çalıştı. Mektubunda yazmıştı ki, ‘bu iş Kureyş’in örf ve adabıyla çelişmektedir ve sen de Kureyş’ten olduğun için böyle bir işe girişmemeliydin!’ Elbette İmam Seccad ona çok sert bir cevap veriyor ve Abdulmelik’in bu yarı dost ve yarı düşmanca davranışını hiç de iyi karşılamadığını ortaya koyuyordu.

Bu olay, İmam Seccad işlerini biraz ilerlettikten sonra vuku buluyor.

 

İmam’ın Hedefi

 

İmam Seccad’ın çalışma ortamının durumu açıklığa kavuştu. Şimdi İmam bu ortamda ve bu durumda çalışmasını başlatmak istiyor. Burada masum imamların hedef ve metodlarına kısaca değinmek zorundayım, daha sonra da bu metodla, İmam Seccad’ın hayatının ayrıntılarına değineceğim.

Şüphesiz İmam Seccad’ın nihai hedefi İslami bir devlet kurmaktı. İmam Sadık (S)’ten nakledilen rivayette geçtiği gibi Allahü teala İslami hükümet için Hicret’in 70. yılını belirlemişti ve Hicret’in 60. yılında İmam Hüseyin şehid olunca bunu Hicret’in 147-148. yıllarına erteledi. Bu İmam Seccad’ın ve diğer masum imamların nihai hedeflerinin bir İslam hükümeti oluşturmak olduğunu göstermektedir. Fakat o şartlarda İslam hükümeti nasıl kurulabilirdi ki? Bu iş için bir kaç şeye ihtiyaç vardı:

1- Masum imamların taşıdığı ve İslam hükümetinin temelini oluşturacak olan gerçek İslam yazılmalı, ders verilmeli ve yayılmalıydı.

Uzun yıllar boyunca İslam toplumu doğru İslami düşünceden uzak kaldıktan sonra, halk arasında fikri ortam hazırlanmadan ve o temel hükümler derlenmeden İslami hüküm ve esaslara dayalı bir hükümet kurmak mümkün müydü?

İmam Seccad’ın en büyük programı, temel İslami fikirleri, yani tevhidi, nübüvveti, insanın manevi makamını, insanın Allahu teala ile irtibatını ve diğer şeyleri açıklamaktı ve Sahife-i Seccadiye’nin en önemli yönü buydu. İlk önce Sahife-i Seccadiye’yi ve sonra da o zamanın insanlarının İslami düşünce seviyesini nazara alacak olursanız bunların birbirlerinden ne kadar uzak olduğunu görürsünüz. İslam dünyasının bütün insanları maddiyat peşindeyken ve maddi hareket ve hedeflere doğru yönelmişlerken, zamanın halifesi olan Abdulmelik b. Mervan’dan tutun, başta Muhammed b. Şehab-ı Zuhri olmak üzere ve etrafında olan alimlere kadar herkes egoistlik ve maddiyat peşindeyken İmam Seccad halka şöyle hitap ediyordu:

“Acaba şu köpeğin ağzını sürdüğü şeyi ehline bırakacak özgür bir insan yok mu?”

Bu cümlede verilmek istenen islami düşünce şundan ibarettir: Maneviyatı hedef edinmek, manevi ve İslami değerlere kavuşmak doğrultusunda hareket etmek ve insanı Allahu tealaya ve mükellefiyetlerine yöneltmek İmam Zeynel Abidin’in Sahife-i Seccadiye’sinde toplanan duaları vasıtasıyla insanlara vermek istediği mesajıydı. Ve bu ise o dönem halkının maddi hareketini oluşturduğu şeyin tam karşısında yer almaktaydı. Bunu sadece bir örnek olarak beyan ettim ve İmam Seccad, sonucu doğru İslami düşüncelerin gerçek anlamıyla İslam toplumunda mahfuz kalması ve yok olmaması olan bu gibi temel girişimlerin ekseniydi. Bu, İmam Seccad’ın giriştiği ilk işiydi.

2- Halkı, Ehli Beyt’in hakkaniyeti konusunda aydınlatmak. Yıllarca, İmam Seccad’ın zamanına kadar Peygamber’in Ehli Beyt’i aleyhine yapılan tebliğler ayyuka çıkmış ve İslam dünyasını doldurmuştu. Ayrıca Ehli Beyt’e muhalif cephenin önderleri Resulullah’ın dilinden Ehli Beyt imamlarını yerici çok sayıda hadisler uydurmuş ve halk arasında yaymışlardı. Avam halkın ise Ehli Beyt’in manevi ve gerçek makamı hakkında bilgileri yoktu. Bu şartlarda Ehli Beyt aracılığıyla bir hükümetin kurulması mümkün olabilir miydi?

İmam Seccad’ın önemli hareketlerinden bir diğeri de halkı Ehli Beyt’in hakkaniyeti konusunda aydınlatmak, velayet, imamet ve hükümetin Ehli Beyt’in hakkı olduğunu ve Peygamber’in gerçek halifelerinin kendileri olduğunu açıklamaktı. Bu konu İslam akıdesinin bir parçası olmasıyla birlikte siyasi bir mahiyete de sahipti; yani ayrıca hakim güce karşı siyasi bir hareket idi.

3- İmam Seccad gelecekteki siyasi hareketlerin ekseni olacak bir teşkilat oluşturmalıydı. İnsanların zulüm, maddi ve manevi baskılar sonucu ferdi çalışma ve dağınıklığa alıştığı bir toplumda, özellikle Şia’nın aşırı derecede baskı ve korku sonucu irtibatlarının zayıfladığı bir ortamda, İmam Seccad tek başına veya düzensiz bir grupla, çalışmalarını nasıl başlatabilirdi ?

Bu yüzden, İmam Seccad’ın çabasının bir bölümü de şii teşkilatlarını yeniden aktif hale getirmekti. Yani, Hz. Ali’nin zamanında varolan ve daha sonra Kerbela vakasında, Hirre vakasında ve Muhtar’ın kıyamında ortamları takriben yok olan şeyi yeniden harekete geçirmeye çalışıyordu.

Kısaca söyleyecek olursak İmam Seccad’ın üç temel işi vardı:

Birincisi: İslami düşüncenin tahrif oluşu ve unutuluşundan uzun bir zaman geçtikten sonra bu düşünceyi doğru ve Allah’ın indirdiği gibi sunmak.

İkincisi: Ehli Beyt’in hakkaniyetini ve onların hilafet, velayet ve imamete layık olduklarını ispatlamak.

Üçüncüsü: Ehli Beyt taraftarları için düzenli bir teşkilat oluşturmak.

Bizim incelememiz gereken, bu üç temel konudur. İmam Seccad’ın zamanında bunlardan hangisinin üzerinde çalışılmaktaydı. Bu üç temel ilkenin dışında diğer işler de vardı. Mesela sessizliği biraz da olsa kırmak için zaman zaman İmam tarafından veya İmam’ın taraftarları tarafından yapılan bazı hareketler gibi.

Çeşitli olaylarda İmam’ın taraftarları veya İmam’ın kendisinin toplumda bazı açıklamalarda bulunduklarını görüyoruz (elbette bu güçlendikleri zamanlara mahsustur). Bu açıklamalar sadece bu baskı ortamını yok etmek içindi. Bu ileride örneklerine değineceğimiz temel olmayan işlerden biridir.

Temel olmayan işlerden bir diğeri de devlete veya devlete bağlı olanlara karşı koymaktı. Örneğin, defalarca İmam Seccad ve Abdulmelik arasında vuku bulan olaylar, İmam Seccad’la Muhammed b. Şehab-i Zuhri gibi hükumete bağlı olan saray alimleri arasında vuku bulan olaylar; yine Ehli Beyt dostları ve geçmiş halifeler arasında baş gösteren çarpışmalar gibi; butün bunlar çevreyi kaplayan o baskı ve zulüm atmosferinin az da olsa dağılması içindi. Daha sonra Allah izin verirse bunların ayrıntılarını anlatmaya çalışacağım.

Benim burada beyan ettiğim kadar ahlaki rivayetlere, öğüt ve nasihatlere, mektuplara ve İmam Seccad’dan (S)’ten nakledilen diğer rivayetlere veya İmam Seccad’ın hayatında olan davranışlarına bakacak olursanız bütün bunlar sizin yanınızda anlam kazanacaktır. Yani İmam Zeynel Abidin’in bütün açıklama ve davranışları işaret ettiğimiz bu üç temel unsurun birisi çerçevesinde değerlendirilebilir ve neticede bunların hepsinin İslam hakimiyetini sağlamak için olduğunu görürsünüz. Elbette İmam’ın maksadı İslam hakimiyetini kendi zamanında kurmak değildi; çünkü İslam hükümetinin gelecekte -yani ihtimalen İmam Sadık’ın zamanında- kurulacağını biliyordu.

Allah’ın selam, rahmet ve bereketi üzerinize olsun…

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv