KALBİN ÇEŞİTLERİ – İMAM HUMEYNİ (RA)
Bu yazı kez okundu.
17 Mart 2014 13:50 tarihinde eklendi

 

بالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی ثِقَةِ الاِسلامِ، مُحَمَّدِبنِ يَعقُوبَ الکُلَينی، رِضوان الله عَلَيه، عَن عِدَّةِ مِن أَصحابِنا، عَن أَحمَدَبنِ مُحَمَّدِبنِ خالِدٍ عَن أَبِيهِ عَن هارُونَ بنِ الجَهمِ، عَنِ المُفَضَّل، عَن سَعدٍ، عَن أَبی جَعفَر، عَلَيه السَّلام، قالَ: إِنَّ القُلُوبَ أَربَعَة: قَلبٌ فيهِ نِفاقٌ وَ ايمانٌ، وَ قَلبٌ مَنکُوسٌ، وَ قَلبٌ مَطبُوعٌ؛ وَ قَلبٌ أَزهَرُ أَجرَدُ. فَقُلتُ: ما الاَزهَر؟ قالَ: فيهِ کَهَيئَةِ السَّراج. فَأَمَّا المَطبوعُ فَقَلبُ المُنافق؛ و أَمَّا الاَزهَر فَقَلبُ المُؤمِنِ: إِن اَعطاهُ شَکَر، وَ اِنِ ابتَلاهُ صَبَر. وَ أَمَّا المَنکُوسُ فَقَلبُ المُشرِکِ؛ ثُمَّ قَرَأَ هذِهِ الايَةِ: أَفَمَن يَمشی مُکِبًّا عَلی وَجهِهِ أَهدی أَمَّن يَمشی سَوِياً عَلی صِراطَ المُستَقيم. فَأَمَّا القَلبُ الَّذی فيهِ ايمانٌ وَ نِفاقٌ، فَهُم قَومٌ کانوا بالطّائِفِ. فَإِن أَدرَکَ أَحَدَهُم، أَجَلُهُ عَلی نِفاقِهِ هَلَکَ، وَ إِن أَدرَکَهُ عَلی ايمانِهِ نَجا.

İmam Bakır şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz dört çeşit kalp vardır. Bir kalpte iman ve ikiyüzlülük vardır. Bir kalp tersyüz haldedir. Bir kalp mühürlü ve zulmanidir. Bir kalp de ezher (nurani) ve saftır.” Ravi, “Ezher ne demektir?” diye sorunca, İmam şöyle buyurdu: “O kalpte kandile benzer bir görünüm vardır. Ama mühürlü olan kalp münafığın kalbidir. Nurani olan kalp ise müminin kalbidir. Eğer Allah ona ihsanda bulunursa şükreder ve eğer bir belaya düçar kılarsa sabreder. Ama tersyüz olan kalp müşrikin kalbidir.” İmam daha sonra şu ayeti okudu:“Yüzükoyun sürünen mi, yoksa doğru yolda düpedüz yürüyen mi daha doğru yoldadır?”[1] Ama içinde iman ve nifak olan kalp, Taif’te yaşamış olan bir kavmin kalbidir. Onlardan birinin eceli nifak üzere gelip çatarmışsa helak olmuştur, eceli iman üzere gelip çatmışsa kurtulmuştur.”[2]

Şerh

“el-Menkus” kelimesi “tersyüz edilmiş” anlamındadır. “Nekestu’ş-Şey Enkusuhu neksen” cümlesi “Onu alaşağı ettim” anlamındadır. Sihah’ta şöyle yer almıştır: “Veled’ul-Menkus” ana rahminden önce ayakları dışarı çıkan bebek demektir. İmam Bakır’ın şahit olarak gösterdiği, “mukibben ala vechihi” cümlesi de buna yakın bir anlam ifade etmektedir. Zira “ikbab” kelimesi üst üste yığılmak anlamındadır. Bu da şirk ehlinin kalplerinin tersyüz ve doğru yoldan sapmış kalpler olduğundan kinayedir.

“el-Metbu” kelimesi ise “mühürlü” anlamındadır. “et-Teb” olarak okunursa mühür anlamındadır. Ama “et-Tebe” olarak okunursa, pislik ve şakacı anlamındadır. Bu da hak sözün ve ilahi hakikatlerin ve bu kalplere girmediğinden kinayedir. Yoksa Allah-u Teala özel lütuflarını onlardan esirgediği anlamında değildir. Gerçi o anlam da doğrudur. Ama bu zikredilen daha uygundur.

“Ezher” kelimesi ise Nihaye’de[3] yer aldığına göre, “parlak” anlamındadır. Sihah’ta yer aldığına göre ise “nur saçan” anlamındadır. Nitekim “Nur saçan ay” denmektedir. İbn-i Sikkit şöyle demiştir: “Ezheran, güneş ve ay demektir.”

“Reculun ezher” ise “parlak ve beyaz yüzlü insan” demektir. Bu yüzden nurani beyaz yüzlü erkeğe “ezher”, beyaz yüzlü nurani kadına da “Zehra” denmektedir.

“el-Ecred” ise “bedeninde kıl olmayan kimse” demektir. Sihah’ta yer aldığına göre ise, “el-Curdu” içinde bitki yetişmeyen feza anlamındadır. Bu da dünyaya bağlanmamaktan veya temiz olmaktan kinayedir.

Bu hadisle ilgili bir takım açıklamaları, bir önsöz ve birkaç bölüm halinde açıklamaya çalışacağız.

Önsöz: Kalbi Islah Etmeye Teşvik Hakkında

Bil ki şeriat, filozoflar ve ariflerin dilinde kalp hakkında kullanılan çeşitli terimler vardır ki bunların hakikatini, terim farklılıklarını ve kalb aşamalarını beyan etmek bizi konumuz olmadığından geçiyoruz. Bunları bilmenin bizlere pek de bir faydası da yoktur. En iyisi hadis-i şerifteki gibi kısaca bir açıklama yapıp geçmektir. Bizler için lazım ve gerekli olan şeyleri açıklamakla yeterlidir.

Bilmek gerekir ki kalbin salah ve fesadı, insanın mutluluk ve mutsuzluk sermayesi olduğundan, kalbi ıslah etmek için çalışmak, kalbin hakikatini araştırmaktan ve yaygın terimler üretmekten[4]daha önemli ve gereklidir. Hatta bir çok defasında insan bu terimlere aşırı dikkat ettiğinden ve kelimeleri anlamaya çalıştığından, bütünüyle kalbinden gafil olmakta ve ıslah etmekten geri kalmaktadır. İnsan bazen kalbin hakikati ile arif ve filozofların kullandıkları terimlerin anlamlarını açıklamak hususunda büyük bir üstad olduğu halde, kalbi, Allah korusun, tersyüz veya mühürlü bir kalp haline gelmiş bile olabilir. Bu, tıpkı zararlı ve faydalı ilaçları ve yan etkilerini detaylı bir şekilde bildiği halde zararlılarından sakınmayan ve faydalılarını kullanmayan bir kimseye benzer. Şüphesiz böyle bir insan, ilaçlar hususundaki büyük ilmine rağmen helak olur ve bu ilim onun kurtuluşuna sebeb teşkil etmez.

Biz önceden ilimlerin, hatta bir tür ameli boyuta sahip olan marifetler ile ilgili ilimlerin bile, mutlak şekilde amelî/pratik olduğunu zikretmiştik. Şimdi de diyoruz ki kalbin sıhhat, hastalık, salah ve fesat hallerinin niteliği ile ilgili ilim de salt amelin bir girişi; kalbi temizleme ve düzeltme yoludur ve de bunu anlamak insanî kemallerden biri sayılmaktadır. O halde insanın ruhanî saadete ve gaybî yüce derecelere nail olabilmesi için, temel bakış ve hedefi, kalbini ıslah ve kemale erdirmek olmalıdır. Eğer ilimler ve hakikatler ehli ise, afâk ve enfüste (iç ve dış alemde) gerçekleştirdiği seyrin gölgesinde, en büyük hedefi, nefsani haletlerini elde etmek olmalıdır. Eğer bu haletler helak edici durumdaysa, onu ıslaha yönelmeli; kurtarıcı konumda ise, onu kemale erdirmeye çalışmalıdır.

1. Bölüm: Kalpleri Kısımlandırmanın Nelerle İlgili Olduğunun Beyanı Hakkında

Bil ki bu hadis-i şerifte kalp için yapılan kısımlandırma, genel ve özet bir sınıflandırmadır. Kalplerden her birinin bir takım mertebe ve dereceleri vardır. Hem şirk ve nifak, hem de iman ve kemal yönünde kalpler için bir takım mertebeler vardır. Zahiren bu sınıflandırma, kesb ve manevi hareketten sonradır; fıtratın aslı ve nefislerin mayası esasınca değil. Dolayısıyla fıtratla ilgili rivayetler, insanların tevhit fıtratı üzere yaratıldığını ve dolayısıyla da şirk ve nifakın arezi/ilineksel olduğunu beyan bilgilerle de çelişmemektedir. Gerçi fıtrat aslı esasınca da bir tür açıklamayla bu da sahihtir ve aradaki çelişki de giderilebilir. Hatta imkansız olan cebr inancıyla da sonuçlanmamaktadır. Ama kanıt ve itibara en yakın olanı, birinci ihtimaldir.

Biz daha önceden de, insanın şecere-i heyulaî[5] ve cevherî/tözsel, zahiri ve arezi/ilineksel değişimlerin kaynağı dünyada olduğu müddetçe noksanlık, mutsuzluk, şirk ve nifak mertebelerinin hepsinden kurtulabileceğini, ruhanî mutluluk ve kemal mertebelerine ulaşabileceğini söylemiştik. Bu mana, “Mutsuz annesinin karnında mutsuzdur”[6] diye ifade eden meşhur hadisle de çelişmemektedir. Bu hadis, mutluluk ve mutsuzluğun zatî olduğu ve dolayısıyla herhangi bir müdahalenin olamayacağı anlamını ifade etmemektedir. Aksine bu hadis kanıtla da örtüşmektedir. Mutsuzluğun, noksanlık ve yoklukla; mutluluğun ise varlık ve kemal ile ilgili olduğu kendi yerinde açıkça ispat edilmiştir. Varlık adlı güzel ağaçta olan her şey, nedenler ve sonuçlar sıralamasıyla -ki bu, Şeyh Tusi’nin metodudur veya zahir ve mazhar ile vahdet ve kesret sıralamasıyla ki, bu da, Molla Sadra’nın metodudur- Allah-u Teala’nın mukaddes zatındandır; noksanlık ve yokluk ile ilgili olan şeyler ise, pis mahiyet ağacındandır. Mahiyet ise “neden”in “mec’ul”u değildir; çünkü mahiyet, ca’l ötesi bir aşama ifadesidir.[7]

Denilebilir ki mutsuzluğun anne karnında ortaya çıktığını beyan eden hadisteki “anne karnı”ndan maksat, mutlak tabiat alemdir. Bu tabiat alemi, tabiat çocuklarının terbiye rahimi ve mutlak annesi mesabesindedir. Elbette “anne karnı” ifadesinden maksat örfî anlamı da olabilir. Zira mutluluk, kemallerden ve aktüellerden (fiiliyattan) olduğundan dolayı heyulaî (aktüellik aşamasına varamamış) nefisler için potansiyel aşama dışında hasıl olmaz. Ama hadisin zahirine göre mutlu insan, anne karnında bilfiil (aktüel olarak) mutludur. O halde bu zahire aykırı davranmak zorundayız. Zira bütün bu zikrettiğimiz bilgiler kanıt ve delillerle de örtüşmektedir. Dolayısıyla hadis-i şerifi bu kanıt ve bilgilerle ispatlanmış bilgilere uyarlamak zorundayız. Özetle bu hususta derine inmek ve delillerini beyan etmek görevimiz değildir. Ama bazen kalem isyan ederek maksadın dışına çıkmaktadır.

2. Bölüm: Kalpleri Dörde Ayırmanın Sebebinin Beyanı Hakkında

Bazıları (İmam Bakır’ın -a.s-) kalbi dörde ayırmasının sebebi hususunda şöyle demişlerdir:“Kalp ya iman sahibidir; ya değildir. İman sahibi olan kalp, ya Peygamber’in getirdiği bütün şeylere iman etmiştir, veya sadece bazılarına. Birincisi müminin kalbidir, ikincisi ise iman ve nifakın bulunduğu bir kalptir. İman ve nifakın bulunduğu kalp, ya zahirde iman izharında bulunmaktadır veya bulunmamaktadır. Birincisi münafığın kalbi, ikincisi ise müşrikin kalbidir.”

Bu açıklama hadis-i şerife de uygun düşmemektedir. Zira kalb kimi zaman, Peygamber’in (s.a.a) getirdiği tüm şeylere iman ettiği halde, bazen nifak içine girmektedir.

Ama eğer illa de bir şey demek gerekirse, şöyle demek daha iyidir: “Kalp, Peygamber’in (s.a.a) getirdiği bütün şeylere ya iman etmiştir veya etmemiştir. İman etmemiş kalp, ya iman izharında bulunmaktadır veya bulunmamaktadır. Birinci ihtimal üzere, ya içinde iman yer etmiştir ya da bazen iman etmektedir ve bazen de imandan çıkmaktadır ve bu haletinde bile iman izharında bulunmaktadır.

Hadisin devamından da anlaşıldığı üzere, sürekli bir şekilde imandan küfür ve nifak içine dönen kimsenin tevbesi de kabul olmaktadır.

Kafi’de yer alan başka bir hadiste ise Hz. İmam Bakır (a.s) kalbi üçe ayırarak şöyle buyurmuştur: “Tersyüz olan kalp ki onda hiç bir hayır yoktur ve bu kafirin kalbidir. Siyah noktanın bulunduğu kalp ki biri galip gelinceye kadar hayırla şerrin savaştığı kalptir. Meftuh ve açık olan kalp ki onda da apaydın ışıklar vardır ve kıyamete kadar nuru asla sönmez. Bu ise müminin kalbidir.”[8]

Bu da, mezkur hadisle çelişmemektedir. Zira bu hadisteki birinci kısım (kafirin kalbi), o hadisteki iki kısımdan, yani müşrik ve münafığın kalbinden daha geneldir. Zira bu üç taifenin kalbi, tersyüz olmuş kalptir. Bu da, tersyüz olmanın, müşrik ve kafirlerin kalbinin zahirî sıfatlarından ve mühürlü olmanın da münafığın kalbinin zahirî sıfatlarından olmasıyla çelişmemektedir. Bu sebeple o hadis-i şerifte her biri, onlardan birine has/özgün kılınmıştır.

3. Bölüm: Kalplerin Durumlarının Beyanı Hakkında

Biz mukayese sayesinde diğer kalplerin durumu da açıklığa kavuşsun diye önce müminin kalbini eke alacağız Bilmek gerekir ki, hak marifetler ve yüce ilimlerde açıklığa kavuştuğu üzere vücudun hakikati, nur hakikatinin aslıdır. Bu iki husus (vücudun hakikati ve vücudun aslının nur oluşu), farklı kesret boyutlarına bakmaksızın yalın ve tek bir hakikati beyan etmektedir. Hakeza açıklığa kavuştuğu üzere kemal ve tamam cinsinden olan her şey, vücudun kendisiyle ilgilidir. Bu, çok değerli ilimlerden biridir ve bu ilme eren herkesin yüzüne, marifet kapıları açılır. Gaybî bir elin uzanıp ezelî bir başarının nasip olması dışında, bizim zayıf nefislerimiz, O zatın hakikatlerini gerçek anlamıyla derkten aciz ve mahrum bir haldedir. Hakeza açıklığa kavuştuğu üzere Allah’a iman da ilim ve mutlak kemaller türündendir. Kemallerden olduğu için de vücudun aslıdır. Yani zuhur ve nur hakikatinin aslıdır. İman ve iman ile ilgili şeyler dışında kalanlar ise, insanî nefis kemalleri türünden hariçtir. Dolayısıyla yokluklar ve mahiyetler zulmetine dahildir.

Müminin Kalbinin Nuranî Olduğunun Beyanı Hakkında

O halde bilindiği üzere, müminin kalbi nuranidir. Kafi’de yer alan bir hadiste İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Bazı insanların kamil bir fesahate sahip olduğundan bir “lam” veya “vav”da dahi hata etmediğini, ama kalplerinin, karanlık bir geceden daha karanlık olduğunu görürsün. Bazı kimseler ise kalpleri bir lambadan daha aydınlık olduğu halde, dilleriyle kalplerinde olanları ifade edemezler.”[9]

Miminin kalbi de doğru yol üzeredir ve manevi seyri düz insanlık yolundadır. Zira ilk önce Allah-u Teala’nın cemal ve celal eliyle kırk gün yoğurduğu ilahî fıtrat aslından dışarı çıkmamıştır. Mutlak kemale ve tam cemale teveccüh noktası olan tevhid fıtratı üzere yürümektedir. Bu manevi ve ruhani hareket, yoğrulmuş fıtrat mertebesinden, mutlak kemalin nihayetine kadar hiç bir eğrilik olmaksızın gerçekleşmektedir. Bu yol, ruhanî bir doğrultu ve batınî düz bir caddedir. Fakat diğer kalpler; fıtratın dışında kalmakta ve doğru yoldan sapmış bulunmaktadır. Nakledildiği üzere Resulullah (s.a.a) yere düz bir çizgi çiziyor ve etrafına da bir takım eğri büğrü hatlar çizerek şöyle buyuruyordu: “Bu ortadaki düz çizgi, benim yolumdur.”[10]

Müminin Doğru Yolda Olduğunun Beyanı Hakkında

İkinci olarak mümin insan, kamil insana uyar. Kamil insan bütün isim ve sıfatların mazharı olduğundan ve Allah-u Teala’nın kuşatıcı ismiyle terbiye edildiğinden, onda isimlerden hiç birinin diğerine üstünlüğü ve tasarrufu söz konusu değildir. Kamil insan da alemin rabbi gibi kuşatıcıdır. Mazhariyetinde hiç bir ismin diğer bir isme üstünlüğü yoktur. Vasatiyyet (ortada olma) ve berzahiyyet-i kübra[11] makamına sahiptir. Seyr-ü sülûku, kapsamlı ismin orta ve düz yolu üzeredir. Diğer varlıklardan her birisinde, kuşatıcı olsun veya olmasın isimlerinden birinin egemenliği söz konusudur ve o egemen ismin mazharı konumundadır. O isimden başlamakta ve o isme dönmektedirler. Bunun karşısındaki isim ise batında olup, onda herhangi bir tasarrufa sahip değildir. Sadece isimlerin cem ahadiyeti yoluyla bir tasarrufu vardır ki beyanı bu makamla uygun olmadığından geçiyorum.

O halde Hak Teala “ism-i cam’i” ve “rabb’ul insan” makamında sırat-ı müstakim üzeredir. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Rabbim sırat-ı müstakim üzeredir.”[12] Yani hiç bir sıfatın bir sıfata üstünlüğü veya bir isim olmadan diğer ismin zuhuru söz konusu olmaksızın vasatiyyet ve camiiyyet (aracılık ve kapsamlılık) makamıdır bu. Dolayısıyla Allah’ın terbiye ettiği varlık da, hiç bir makamı diğer makamından, hiçbir boyutu diğer boyutundan üstün olmaksızın sırat-ı müstakim üzeredir. Nitekim suudî (yükseliş ile hasıl olan) gerçek miraçta ve kurb (yakınlık) makamına ulaşmanın nihayetinde, Zat-ı Mukaddes’e ubudiyet izharında bulunduktan, her kuldan her türlü ubudiyet ve ibadeti Zat-ı Mukaddes’e döndürdükten ve bütün kabz-u bast makamlarında “İyyake na’budu ve iyyake nastain” diyerek sadece Allah’tan yardım diledikten sonra, “ihdin’as sırat’el müstakim” diye arz eder. Bu sırat, kamil insanın rabbinin sıratıdır. Rabbi, zahiriyet ve rububiyet; kendisi ise mazhariyet ve merbubiyet (mahzar ve terbiye edilmiş olma) veçhiyle doğru yol üzeredir. Diğer varlıklar ve ilallah sâliklerinin hiç birisi sırat-ı müstakim üzere değildir. Hepsinde lütuf veya cemale ya da kahir ve celale bir eğilim vardır. Müminler de kamil insana tabi olduğundan seyr-ü sülûkunda onu takip eder, onun hidayet nuru ve hidayet meşalesiyle seyrini sona erdirir, kamil insanın mukaddes zatına teslim olur, kendiliğinden bir adım olsun yürümez, ilallaha olan manevi sülûkun niteliğinde akıllarına müdahale hakkı tanımazlar. Dolayısıyla onların yolu da müstakimdir. İnsan-ı kamil ile haşrolur ve insan-ı kamilin vuslat bereketiyle vuslata ererler. Elbette bunun şartı da saf kalplerini şeytanın ve kendi varlık ve benliklerinin tasarrufundan korumaları ve bu seyr-u sülûkta bütünüyle insan-ı kamil ve hatemiyyet makamına teslimiyet içinde olmalarıdır.

Şeytanın Bazı Hilelerinin Beyanı Hakkında

Habis şeytanî tasarruflardan birisi de insanın kalp yüzünü doğru yoldan çevirmesi ve herhangi bir şuh (güzel) veya şeyhe yöneltmesidir. İnsanların kalbine vesvese eden şeytanın büyük şaheserlerinden biri de aldatıcı tasarruflar ve güzel açıklamalarla bazen bir takım şeyhleri, güzel yüzlülerin kulaklarına küpe yapmasıdır. Bu büyük günahın, hatta bundan da öte bu irfanî şirkin özrünü, “Kalp eğer sadece birine yönelirse, ilgisini daha çabuk kesebilir” şeklinde açıklar. Şeytan bazen de güzel gözlü ahmakları, halkı aldatan şeytan sıfatlı bir şeyhin, hatta yol kesen şeytanın yüzüne yönlendirir. Bu açık şirkin özrü olarak da “Bu şeyh insan-ı kamildir. İnsan, insan-ı kamil vasıtasıyla, sadece şeyhin ahadî aynasına zuhur eden mutlak gayp makamına erebilir” der. Böylece ömrünün sonuna kadar o (şeyh), sevgili güzel yüzlü müridinin yadıyla ve bu (mürit) ise kendi şeyhinin tersyüz edilmiş yüzüyle cin ve şeytanlar alemine mülhak olur. Böylece ne onun hayvani ilgisi ortadan kalkar ve ne de bunun, körü körüne bu yoldan maksadına ulaşması mümkündür.

Müminin seyri dosdoğru, kalbi düz, teveccühü Allah’a ve yolu dolambaçsız olduğundan, o alemde de yolu doğru ve aydınlık, boyu dik; sureti, sireti, batını, zahirî şekli, ve heyeti de insanî bir şekil üzeredir. Bu mukayese sayesinde müşrikin kalbini de anlamak mümkündür. Zira müşrikin kalbi ilahî fıtrattan dışarı çıkmış, merkezî kemal noktasından sapmış, cemal ve nur yığınından ayrı düşmüş; mutlak hadi ve kamil velinin yolundan kenara çekilmiş, kendi varlık ve benliğine, dünya ve süslerine yönelmiş olduğundan dolayı diğer alemde de insanın doğru suret ve siretiyle haşr olmaz. Belki baş aşağı edilmiş bir hayvan suretiyle haşrolur. Zira o alemde suret ve siretler kalplere tabidir. Zahir, batının gölgesi ve kabuk, için gölgesidir. O alemin maddeleri, bu alemde olduğu gibi Batınî ve melekutî şekilleri kabulden sakınmamaktadır ve bu, kendi yerinde kanıtlarla da ispat edilmiştir. O halde hak ve hakkaniyetten yüz çevirmiş, insanlık fıtratından uzaklaşmış ve dünyaya yönelmiş olan kalplerin gölgesi de, kendileri gibi istikametten ayrılmış, ters yüz olmuş ve esfel’es safilin olan dünyaya ve tabiata gömülmüş haldedir. O alemde bazıları belki de yüzüstü gider ve ayakları havada olur. Bazıları karınları üzere, bazıları ayakları ve elleri üzere hayvanlar gibi yürür. Nitekim bu dünyada da onlar böyle yürürler. “Yüzükoyun sürünen mi, yoksa doğru yolda düpedüz yürüyen mi daha doğru yoldadır?”[13]

Bu mecaz alemindeki mecazın; hakikat, zuhur ve ruhaniyetin ortaya çıktığı o alemde, hakikate dönüşmesi de mümkündür. Nitekim “İhdin’as Sırat’el müstakim” ayetinin tefsirinde yer alan bazı hadislerde, Hz. Ali ve diğer masum imamların sırat-ı müstakim olduğu beyan edilmiştir.

Kafi’de yer aldığına göre, Eb’il Hasan’il Mazi (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala bu ayet-i şerifede bir örnek vermiştir ve bu da Emir’el Müminin’in velayetten yüz çeviren kimselerin örneğidir. Onlar adeta yüzleri üstünde yol yürümekte ve hidayete ulaşamamaktadırlar. Hz. Ali’ye itaat eden kimseleri ise, doğru yola yönlendirmiştir. Sırat-ı müstakim ise Emir’el Müminin Ali’dir (a.s).”[14]

Başka bir hadiste de yer aldığı üzere “sırat-ı müstakim”, Hz. Ali (a.s) ve diğer imamlardır.[15]

Kafi’de yer alan bir hadis-i şerife göre de Fuzeyl şöyle demiştir: İmam Bakır ile Mescid’ul-Haram’a girdik. İmam (a.s) bana dayanmıştı. Daha sonra İmam (a.s), halka doğru baktı ve o esnada biz, Ben-i Şeybe kapısında bulunuyorduk. İmam (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: “Ey Fuzeyl! Cahiliye döneminde böyle tavaf ediyorlardı. Hiç bir hakkı tanımıyor ve hiç bir dine inanmıyorlardı. Ey Fuzeyl onlara bak. Ters çevrilmiş yüzlerle yere kapandılar. Bu tersyüz ve dejenere olmuş o kimselere Allah lanet etsin.” Daha sonra da “Yüzükoyun sürünen mi…”ayeti okuyarak sırat-ı müstakimin, Hz. Ali ve vasileri olduğunu buyurmuştur.[16]

Biz daha önce kamil insanın manevi hareket ve seyrinin sırat-ı müstakim üzere olduğunu söylemiştik. Kamil insanın bizzat kendisinin sırat-ı müstakim olduğu hususu ise, şu anda amacımızın dışında bulunmaktadır.

Tatmim

Münafığın Kalbinin ve Münafığın Kalbinin Müminin Kalbiyle Olan Farklılığının Beyanında

Geçen bölümde mümin ve müşrikin, hatta kafirin kalb haleti açıklanmış oldu. Münafığın kalbi de mukayese ile ortaya çıkmaktadır. Zira müminin kalbi saf ve asıl yolundan çıkmamış olduğundan, kendisine telkin edilecek olan her türlü imanî hakikatler ve hak öğretileri tabiatıyla kabul etmektedir. Marifetler, hakikatler ve kalplerin fıtrat makamı olan besin ile beslenen kimse arasındaki uyum ise korunmuş haldedir. Bu cihetten Kafi’de yer alan başka bir hadiste, müminin kalbinin “meftuh”, yani “açık” olduğu belirtilmiştir. Bu “fetih” daha önce zikrettiğimiz üç fetihten[17] birine işaret de olabilir. Ama bu mana ile de örtüşmektedir.

Münafığın kalbi insan fıtratına aykırı olan; cahiliye bağnazlıkları, kınanmış ahlak, nefis ve makam sevgisi türünden bir çok zulmetler ve bulanıklıklar içinde olduğundan, mühürlü ve kapatılmış haldedir. Hak sözü asla kabul etmez. Kalp sayfası tümüyle kararmış, simsiyah hale gelmiştir ve dolayısıyla da hiçbir eseri kabul etmez. Dolayısıyla din izharında bulunması da şeytanlığı yüzünden ve dünyevi işlerinin ilerlemesi içindir.

Bilmek gerekir ki müşrik ve münafığın kalbi, ters ve mühürlü kalplerdir. Nitekim bu açık ve belli bir şeydir. Ama müşrikin kalbinin “ters” ve münafığın kalbinin ise “mühürlü” olarak nitelendirilmesinin sebebi ise şudur ki müşrikin kalbi, ibadet ve huzuda gerçek ilahtan başkasına yönelmiş ve mutlak kemalden gayrisine teveccüh etmiştir. O halde müşrikin kalbinin iki hususiyeti vardır. İlk olarak müşrikin kalbi sadıkane bir huzu ve tevazu içindedir. İkinci olarak bu huzu ve tevazu, noksanlıklara ve yaratıklara karşı yapıldığından dolayı, kalplerinin bulanıklık ve noksanlık içine girmesine sebep olmaktadır. Böylece müşrikin kalbi ters çevrilmiş bir kalptir. Bu onların zahirî sıfatlarıdır.

Ama münafık, bazen gerçek anlamda müşriktir. Bu açıdan kalbinin tersliği hususunda müşriklerle ortaktır. Bazen de kafir sayılır ve hiç bir diyanete sahip değildir. Gerçi onun kalbi de terstir, ama bunun daha zahir olan bir özelliği de vardır. O özelliği de şudur ki zahiren hakkı dinlemekte ve hak topluluğu arasına karışmakta; dolayısıyla müminin kulağına gelen bütün hakikatler, onun kulağına da gelmektedir. Ama müminin kalbinin batınî sefası açıktır ve onu kabul etmektedir. Münafık ise kalbindeki bulanıklık ve zulmet sebebiyle mühürlenmiştir ve onu kabul etmemektedir.

Hadiste müminin özellikle ihsanlara şükrettiği ve belâlara ise sabrettiği hususu beyan edilmiştir. Zira bu iki sıfat, müminin diğer sıfatları arasında belli bir ayrıcalığa sahiptir. Bu iki sıfat; güzel sıfatların en önemlileri konumundadır ve bunlardan bir çok güzel sıfatlar ortaya çıkmaktadır ki biz bunun bazı örneklerini daha önce zikrettik. Hakeza bu iki sıfat; ihsan veya bela ile tecelli ifadesi olan celal ve cemal, kahır ve lütuf sıfatlarını da beyan etmektedir. Gerçi bela da lütuf sıfatlarındandır, ama kahır ile zahir olduğundan, kahır sıfatlarından sayılmıştır. Nitekim Hak Teala’nın esma ve sıfatı hususunda bu konu açıklanmıştır. Mümin de bu iki tecelli arasında sürekli olarak ubudiyet ve kulluk içinde bulunur.

Son Söz

Hak’tan Gafletin, Kalbi Alaşağı Ettiğinin Beyanı Hakkında

Geçen açıklamalardan da anlaşıldığı üzere eğer nefis; bütünüyle dünyaya yönelir, dünyayı imar etmeye kalkışır ve Hak’tan gaflet ederse; yaratılış ve ahirete inansa dahi ters ve alaşağıdır. Kalbin tersliğindeki ölçü; Hak’tan gaflet, dünyaya teveccüh ve dünyayı imar etmektir. Bu inanç, daha önceden bazı hadislerin şerhinde zikredildiği gibi ya iman değildir veya kalbin tersliği ile aykırılığı olmayan eksik bir imandır. Hatta gaybe ve kıyamete inandığını söyleyen, ama kıyametten korkmayan ve imanı kendisini organlarıyla amel etmeye çağırmayan bir kimseyi, münafıklar zümresinden saymak gerekir, müminlerden değil. Belki de bu tür zahiri iman sahipleri, Taif ehli gibi –ki hadiste bazen mümin ve bazen münafık olan kimseler için örnek olarak zikredilmiştir- de olabilir. Dolayısıyla da beden mülklerinde hiç bir hükümeti olmayan bu kupkuru iman da Allah göstermesin ortadan kalkabilir ve tam bir nifak üzere dünyadan göçerek münafıklar zümresinde haşr olabilir. Bizim zayıf nefislerimiz bu temel meseleye oldukça önem vermeli ve bütün zahir ve batınımıza imanın eserlerini işlemeye çalışmalıdır. Kalben iman ehli olduğunu iddia ettikleri gibi zahirlerini de imanın hükümlerine teslim etmelidir ki iman damarları kalplerine kök salsın, herhangi bir engel, değişim ve dönüşüm karşısında ortadan kalkmasın ve ilahî fıtratla yoğrulan bu melekutî temiz kalbi ve ilahî emaneti şeytanın tasarruf ve hıyanet eli değmeksizin Zat-ı Mukaddes’e geri verebilsin. Başta da sonda da hamd Allah’a mahsustur.


[1]Mülk/22 

[2] Usul-i Kafi, c. 2, s. 422, Kitab’ul İman ve’l Kufr, bab’un fi’z Zulmet-i Kalb’il Münafık, 2. hadis 

[3] En-Nihaye, c. 2, s. 321, Zehr maddesinin açıklamasında 

[4] Bil ki bu açıklamadan amacımız, ahlak ilmi ile nefsin kurtarıcıları ve helak edicilerini bilmenin gerekli olmadığı değildir. Aksine biz bu ilimlerin, amel için giriş olduğunu söylüyoruz. İnsanın bu ilimleri bağımsız olarak değerlendirmesi, tüm ömrünü bu terimleri toplama yolunda tüketmesi ve böylece de kendi hedefinden geri kalması asla doğru değildir. 

[5] “Şecere”, “ağaç”; “heyula” ise “ilk madde” anlamındadır. Maksat şudur: Bu dünya tıpkı ilk madde gibi her türlü aktüellikten uzaktır. Tek aktüelliği hiçbir aktüelliğinin olmayışıdır. Dolayısıyla insan bu ilk madde ağacı olan dünyayı kendi iradesiyle şekillendirme gücüne sahiptir. Bu dünyada olduğu müddetçe kendi kaderini tayin hakkını haiz bulunmaktadır. (Müt.) 

[6] Bihar’ul-Envar, c. 5, s. 153, Kitab’ul-Adl-i ve’l-Mead, Bab’us-Saadet ve’ş-Şekavet, 1. hadis, az bir farklılıkla 

[7] Ca’l lügatte “kararlaştırmak, yaratmak, döndürmek” vb. anlamlar ifade etmektedir. Felsefede ise “icad” anlamında kullanılmaktadır. Örneğin, “Neden’in mec’ulu (icad ettiği şey) nedir?” diye sorulunca maksat “neden”in icat ettiği ve var ettiği şeyin ne olduğudur. Bu şey vücut mudur, mahiyet midir, yoksa mahiyetin mevcut oluşu mu? Doğru cevap ise “neden”in ca’l ettiği şeyin vücut olduğudur. Dolayısıyla “neden”in ca’l ettiği şey mahiyet değildir. Noksanlık ve yokluk gibi şeyler ise mahiyettendir; vücuttan değildir. (Müt.) 

[8] Usul-i Kafi, c. 2, s. 423, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, bab-u zulmet-i kalb-i münafık, 3. hadis 

[9] Usul-i Kafi, c. 2, s. 422, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, bab-u zulmet-i kalb-i münafık, 1. hadis 

[10] Tefsir-u Kur’an’il-Kerim, Sadr’ul-Müteellihin, c. 4, s. 52, Tefsir-i Ayet-i Kursi ve İlm’ul-Yakin, c. 2, s. 967 

[11] Tecelli ve zuhur mertebeleri hususunda incelenen önemli ilkelerden biri de “berzahiyet” (aracılık) ilkesidir. Aralarında tam bir ayrılığın hüküm sürdüğü iki zuhur mertebesi arasında, aralarındaki irtibat sebebiyle bir berzah aleminin varlığı gerekir. Bu berzah alemi, aslında iki farklı zuhur mertebesi arasında bir tür irtibat ve ilişki kaynağı konumundadır. Bu berzah her iki alemin de özelliklerini barındırmaktadır. Vacib ile mümkün arasında berzah-i cam’i, ruhlar alemi ile cisimler alemi arasında misal alemi bu işleve sahiptir. Nitekim misal alemi, soyutluluk ve ruhaniyet açısından akıl ve ruh alemi gibidir. Şekil ve miktar kabulü açısından ise his ve madde alemi gibidir. İşte kamil insan ise bu alemde kübra (büyük) berzahiyet makamına sahiptir. (Müt.) 

[12] Hud/56 

[13] Mülk/22 

[14] Kafi, c. 1, s. 432, Kitab’u-Hüccet, 91. hadis 

[15] Hamran’dan naklen İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ali b. Ebi Talib ve Fatıma’nın soyundan olan diğer imamlar, Allah’ın yoludurlar. O halde, her kim onlardan yüz çevirirse başka yollara sapmış olur.” (Bihar’ul-Envar, c. 24, s. 15, Kitab’ul-İmamet, 24. bab, 17. hadis) 

[16] Revze-i Kafi, s. 288, 434. hadis 

[17] Üç fetihden maksat, feth-i karip, feth-i mübin ve feth-i mutlaktır.
Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv