Resulullah’ın (s.a.a) Hz. Ali’ye (a.s) Vasiyeti
Bu yazı kez okundu.
17 Mart 2014 13:16 tarihinde eklendi

 

بالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی أَفضَلِ المُحَدِّثين وَ أَقدَمِهِم، مُحَمَّدِ بنِ يَعقوبَ الکُلَينی، رَضی الله عنه، عَن مُحَمَّدِ بنِ يحيی، عَن أَحمَدَ بنِ مُحَمّدِ بن عيسی، عَن عَلِيّ بنِ النُّعمانِ، عَن معاويةَبنِ عَمَّار، قالَ سَمِعتُ أَبا عَبدِ الله، عَلَيه السَّلام، يَقولُ کان فی وَصيَّةِ النَّبی، صلی الله عَليه و آله و سلَّم، لِعَلیٍّ، عَليه السَّلام، أَن قال: يا عَلیُّ، اُوصيکَ فی نَفسيکَ بِخِصالٍ، فَاحفَظها عَنِّی. ثُمَّ قال: اللهم اَعِنهُ. أَمّا الأُولی فَالصِّدق وَ لا يَخرُجَنَّ مِن فيکَ کِذبَتٌ اَبَداً. وَ الثانيةُ الوَرَع. وَ لا تَجَتَری علی خيانَةٍ اَبَداً. وَ الثالِثةُ، الخَوفُ مِنَ الله عَزَِ ذِکر‏هُ کَأَنَّکَ تَراهُ. وَ الرَّابِعَةُ، کَثرَتُ البُکاءِ مِن خَشيَةِ الله تَعالی. يُبنی لَکَ بِکُلِّ دَمعَةٍ الفُ بَيتٍ فی الجَنَّة. وَالخامِسةُ، بَذلُکَ مالَکَ وَ دَمَکَ دُونَ دينِک. والسادِسة، الأَخذُ بِسُنَّتی فی صلاتی وَ صَومی وَ صَدَقَتی: أَمّا الصلاةُ فَالخَمسُون رَکعة؛ وَ أَمّا الصّيامُ فثلاثة أَيَّامٍ فی الشَّهر: الخَميسُ فی اوَّلِهِ وَ الاَربَعاءُ فی وَسَطِهِ وَ الخَميسُ فی الاَخِرة؛ وَ أَمَّا الصَّدَقةُ فَجُهدُکَ حَتّی تَقولَ قَد اَسرَفتُ وَ لَم تَسرِف. وَ عَلَيکَ بالصّلاةِ اللَّيل، وَ عَلَيکَ با لصَّلاةِ اللَّيل، وَ عَلَيکَ با لصَّلاةِ اللَّيل، وَ عَلَيکَ با لصَّلاةِ الزَّوالِ، وَ عَلَيکَ با لصَّلاةِ الزَّوالِ، وَ عَلَيکَ بالصَّلاةِ الزَّوال، وَ عَلَيکَ بِتَلاوَةِ القُرآنِ عَلی کُلِّ حالٍ، وَ عَلَيکَ بِرَفعِ يَدَيکَ فی صَلاتِکَ وَ تَقليبِهِما؛ وَ عَلَيکَ بِسِّواکِ عِندَ کُلِّ وُضوءٍ، وَ عَلَيکَ بِمَحاسِنِ الاَخلاقِ فَرتَکِبها، وَ مساوِی الَاخلاقِ فَاجتَنِبها. فَإِن لَم تَفعَل، فَلا تَلُومَنَّ اِلَّا نَفسَکَ.

“İbn-i Ammar’dan naklen İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Resulullah (s.a.a) Ali’ye (a.s) şöyle vasiyet etmiştir: “Ey Ali, sana nefsin hakkında bir takım hasletleri bulundurmanı tavsiye ediyorum; o halde bu hasletleri benden alıp koru!” Peygamber, “Allah’ım! Sen de ona yardımcı ol” diye dua ettikten sonra da şöyle buyurmuştur: “Birincisi; doğruluktur. Senden asla yalan (biz söz) çıkmasın. İkincisi; (günahlardan) sakınmaktır. Hiç kimseye ihanet etme. Üçüncüsü; Allah’tan O’nu görüyormuşçasına korkmandır. Dördüncüsü; Allah korkusundan dolayı çok ağlamandır. Her gözyaşı damlası için, sana bin ev yapılır. Beşincisi; malını ve kanını dinin yolunda feda etmendir. Altıncısı; namaz, oruç ve sadaka hususunda benim sünnetimi takip etmektir. Şüphesiz namaz elli rekattır. Oruç ise ilk Perşembe, ayın ortasındaki Çarşamba ve sonundaki Perşembe günü olmak üzere her ay üç gündür. Sadaka ise israf etmediğin halde, “israf ettim” diyeceğin kadar gücün yettiğince vermendir. Gece namazını mutlaka kıl, gece namazını mutlaka kıl, gece namazını mutlaka kıl. Öğle namazına dikkat et, öğle namazına dikkat et, öğle namazına dikkat et. Her halinde Kur’an oku. Namazda elini uzat ve ters çevir, her abdest aldığında dişlerini misvakla. Güzel ahlakla ahlaklan ve kötü ahlaktan sakın. Böyle yapmazsan o halde sadece kendini kınamalısın.”[1]

Şerh

Lügat kitaplarında da yer aldığı üzere, “hisal” kelimesi, “haslet” kelimesinin çoğuludur Dolayısıyla bu ve benzeri hadis-i şeriflerde olduğu şekliyle mutlak fiiller ve ahlak hakkında kullanılması caizdir. Belki de bu tür yerlerde hakiki anlamda kullanılmış olması için, haslet, huydan daha genel bir anlam içermektedir.

“el-Vera” ve “ri’e” kelimeleri ise “verie, yere’u” fiillerinin masdarıdır. Takva, şiddetli veya nihai derecede sakınma anlamındadır. Belki de “verre’tuhu tevrien” cümlesi, “kefeftuhu” anlamındadır. Zira hakikatte “vera” nefsi akıl ve şeriat sınırlarını çiğnemekten korumaktır. Ya da, “redde” anlamına gelen “verree” kökünden türemiştir. Nitekim, deve sudan uzaklaştırılınca, “verre’tu’l-İble an’il-ma” denmektedir. Zira nefis, lezzetlerden ve günahlardan reddedilmekte ve uzaklaştırılmaktadır.

“La tecteri” kelimesi ise, “iftial” babından olup cesaret ve bir çok işlere teşebbüste bulunmak anlamındadır. Nitekim, Sihah’ta Ebi Zeyd’den şöyle dediği nakledilmiştir: “el-Cur’etu” cesaret ve şecaat anlamındadır.”

Hakeza Sihah’ta şöyle yer almıştır: “el-Ceriy” kelimesi, çok teşebbüste bulunan kimse demektir.”

“Fecuhduke” ifadesindeki “cuhd” kelimesi ise takat ve meşakkat anlamındadır. Nitekim, binek gücünün üstünde yürümeye zorlanınca, “cehede dabbettehu ve echedeha” denmektedir. “Cehd” kelimesi, ciddiyet ve ısrar anlamında da kullanılmıştır. Bu hadiste ise bu anlamların tümü uygundur.

“Aleyke bi selat’il-leyl” cümlesindeki “aleyke” kelimesi, ism-i fiildir ve geçişli fiil anlamında veya onun yerine kullanılmaktadır. “Aleykum enfusekum” cümlesi ise, “bağlı kalın, ayrılmayın” anlamındadır. O halde, “ba” edatı, te’kid ve takviye içindir; geçişli fiil kılmak için değil. Mecme’ul-Bahreyn’de yer aldığına göre, eğer “ba” ile geçişli kılınırsa, “istemsik” (sarıl) anlamındadır.[2]

Farsça’da bu tür bir tabir yoktur. Arapça’da bir işin abartılması hususunda bu ifade kullanılmaktadır. Belki de Farsça’da, “falan işe sarıl” ifadesine çok yakındır. Ama, “Görevin falan iş olsun” ifadesi bildik tabirlere uygun değildir.

Bu hadisle ilgili hususları bir giriş ve birkaç bölüm halinde beyan etmeye çalışacağız inşallah.

Giriş

Bu hadis-i şerifte bir çok açıdan da anlaşıldığı üzere Resulullah’ın (s.a.a) Ali’ye (a.s) buyurduğu bu vasiyeti, kendi görüşünce oldukça büyük bir öneme sahipti.

Birinci ihtimale göre Resulullah (s.a.a), şer’î hudutlarda ve ilahî emirlerde müsamaha etmekten münezzeh olan Hz. Ali’ye (a.s), sadece konunun önemine binaen bu tavsiyelerde bulunmuştur. Resulullah’ın (s.a.a), kendince önemli olan bir şeyin önemini göstermek için, o şeyle amel eden birine dahi bir takım önemli şeyleri tavsiyede bulunduğu çok görülmüştür.

Bu tavsiyelerin “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” kabilinden bir tavsiye olması uzak bir ihtimaldir. Zira hadis-i şerifin siyakından da anlaşıldığı gibi Resulullah (s.a.a) bizzat Hz. Ali’ye teveccüh etmiş ve direkt kendisini kastederek hitapta bulunmuştur. Nitekim “O halde bu hasletleri benden alıp koru!” cümlesi ile ““Allah’ım sen de ona yardımcı ol” duası da buna tanıklık etmektedir. Bu tavsiyeler İmamlar (a.s) arasında da oldukça yaygın görülmüştür ve İmamlar (a.s) sürekli birbirlerine bir takım vasiyetlerde bulunmuşlardır. Hepsinden de bu tavsiyelerin muhatabının bizzat söz konusu imamların kendisi olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Ali (a.s), oğulları Hz. Hasan ve Hüseyin’e (a.s) yaptığı vasiyetinde şöyle buyurmaktadır:“Bu; ikinize ve diğer Ehl-i Beyt’ime ve bu yazımın eline geçtiği herkese olan vasiyetimdir.”[3]Buradan Hz. Hasan ve Hüseyin’in de (a.s), söz konusu vasiyetin muhatabı olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu tavsiye, konunun ehemmiyetini ve birbirlerine olan şiddetli ilgisini göstermektedir. Özetle; vasiyette, muhatabın Hz. Ali (a.s) olması, konunun önemini ve büyüklüğünü göstermektedir.

Ayrıca Hz. Ali (a.s), bu vasiyetlerden sapacak ve gevşeklik gösterecek birisi olmadığı halde, Resulullah (s.a.a), tavsiyelerini birçok tekitlerle ifade etmiştir.

Tavsiye ediyorum” dedikten sonra vasiyetinin önemini belirtmek için “O halde bu hasletleri benden alıp koru!” demiştir. Daha sonra da Hz. Ali’nin bu önemli şeyleri eda etmesini can-u gönülden istediği için Allah’ın kendisine yardımcı olması için dua etmiştir.

Bu cümlelerin her birinde tekit için ayrı ayrı kullanılan “nun harfi”, “tekrar” vb. tekit edatlarını ise zikre gerek görmüyoruz.

O halde bilindiği üzere bu konu, oldukça önemli bir husustur ve de bu tavsiyelerin hiç birinde, Hz. Ali için bizzat bir faydanın olmadığı da açıktır. Aksine maksad sadece asıl muhatap alınan kimselere fayda vermektir. Gerçi asaleten muhatap Hz. Ali’dir, ama umumi teklifler ortak olduğundan gücümüz oranında Resulullah’ın (s.a.a) vasiyetiyle amel etmemiz gerekir. Resulullah’ın (s.a.a) Hz. Ali’ye (a.s) olan şiddetli ilgisi ve konuyu bu şekilde beyan etmesi bu hususların fayda ve öneminin çok büyük olmasını gerektirmektedir. Yine de Allah bilir.

 

1. Bölüm: Yalanın Fesatlarının Beyanı Hakkında

Resulullah’ın (s.a.a) vasiyetlerinden birisi, doğruluk içinde olmak ve yalandan sakınmaktır. İlk etapta bunu söylemesi de kendisince bu hususa diğer konulardan daha çok önem verdiğini göstermektedir. Biz yalanın fesatlarını, doğruluğun faydalarından önce zikredeceğiz. O halde bil ki yalan rezaleti akıl ve naklin çirkinliği ve kötülüğü hususunda ittifak ettikleri bir sıfattır. Yalan haddi zatında büyük günahlardan ve fesatlardan biridir. Nitekim bu hususa delalet eden bir takım rivayetler de vardır. Üstelik bazen, çirkinlik ve fesadı bu sıfattan daha çok olan, bir takım yan etkiler de vücuda gelmektedir. Bazen ortaya çıkan bir yalan sebebiyle, insanın ömrünün sonuna kadar itibarını kaybettiği ve halkın gözünden düştüğü görülmüştür. Allah insanı yalancılıkla meşhur hale gelmekten korusun. Zira bu yalancılık şöhreti, her şeyden daha çok insanın şahsiyetini lekeler. Ayrıca dini fesatları ve uhrevi cezaları da oldukça fazladır. Bu hususta birkaç hadis-i şerif nakletmekle iktifa ediyor ve konu açık olduğundan sözü uzatmaktan sakınıyoruz.

Vesail’de Muhammed b. Yakub’tan naklen Hz. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala kötülük için bir takım kilitler takdir etmiş ve bu kilitlerin anahtarını ise şarap karar kılmıştır. Yalan ise şaraptan daha kötüdür.”[4]

Şimdi Ehl-i Beyt aliminden nakledilen bu hadis-i şerif üzerinde bizzat tefekkür et! Ümmetin bütün alimlerinin kaynağı olan ve tüm alimlerce kabul gören bir kitapta yer almıştır. Bir bak, acaba artık hiç bir özrümüz olabilir mi? Yalan hakkındaki bu ihmalkarlığımız, Ehl-i Beyt’in rivayetlerine olan zayıf imanımızdan başka bir şeyden kaynaklanabilir mi? Bizler amellerin gaybi suretlerini bilmiyoruz, mülk ve melekutun manevi ilişkilerine vakıf değiliz. Bu yüzden böylesi rivayetlerden kaçınıyor ve örneğin bu ve benzeri rivayetleri abartma olarak nitelendiriyoruz. Bu da imanın zayıflığı ve cehaletten kaynaklanan batıl bir yoldur. Bu hadis-i şerifi abartma olarak değerlendirirsek bile, bu yersiz bir abartma mıdır? Acaba her şeyin şaraptan daha kötü olduğu söylenebilir mi? En azından şaraptan daha kötü olduğu hususunda abartılabilmesi için, bizzat çok kötü bir şey olması gerekmez mi?

Hz. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Yalancılık iman bozukluğudur.”[5]

Gerçekten de böylesi rivayetler insanın yüreğini titretmekte ve belini kırmaktadır. Yalanın, çok yaygın bir şey olduğundan, çirkinliğinin de ortadan kalkmış ameli bir fesat olduğunu sanıyorum. Yeri gelip uyandığımızda ise, ahiret alemi hayatının sermayesi olan imanımızın, bu helak edici haslet sebebiyle haberimiz bile olmadan yok olup gittiğini göreceğiz.

İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: “Resulullah’a (s.a.a), “Acaba mümin korkak olabilir mi? diye sorulunca “Evet” diye cevap verdi:” Yalancı olabilir mi?” diye sorulduğunda ise, “Hayır” diye cevap verdi.”[6]

Şeyh Saduk’un naklettiğine göre ise, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Faizlerin faizi (en büyük faiz) yalandır.”[7] Halbuki faiz hakkında da insanı hayretlere düşüren çok şiddetli açıklamalar yapılmıştır.

Ayrıca bilmek gerekir ki şaka ve mizah yoluyla söylenen yalanlar bile hadislerde tekzip edilmiş, şiddetle reddedilmiş, alimler de bunun haram olduğunu söylemişlerdir. “Vesail” kitabının yazarı de kendi fetvası esasınca “İstisna edilenler dışında ciddi veya şaka; büyük veya küçük her türlü yalanın haram olduğuna dair” bir bölüm ayırmıştır.[8] Kafi’de yer aldığı üzere, Hz. Bakır’dan (a.s) naklen Ali bin Hüseyin (a.s) oğullarına şöyle buyurmuştur: “Konuşmalarınızda küçük veya büyük, ciddi veya şaka tüm yalanlardan sakının. Zira insan küçük şeylerde yalan atarsa, büyük şeylerde de yalan atmaya cüret kazanır. Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu bilmiyor musunuz: “Allah’ın kulu doğruluktan ayrılmazsa, sonunda Allah onu “sıddık” (doğru) olarak yazar; ama yalancılık yoluna koyulursa, sonunda Allah onu “kezzab” (yalancı) olarak yazar.”[9]

Kafi’de yer alan bir rivayette ise Hz. Ali şöyle buyurmuştur: “Ciddi veya şaka, yalanı terk etmeyen kul, asla imanın tadını alamaz.”[10]

Resulullah (s.a.a) Ebu Zer’e yaptığı tavsiyesinde şöyle buyurmuştur: “Ey Ebu Zer! İnsanları güldürmek için yalan söyleyen kimseye yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun.”[11]

Resulullah ve Ehl-i Beyt’in bütün rivayet ve uyarılarına rağmen insanın bu büyük günaha düşmesi için oldukça küstah ve talihsiz olması gerekir. Zira yalan oldukça önemli fesatlardan biri sayılmış, doğruluk ise en önemli iyiliklerden biri kabul edilmiştir. Ehl-i Beyt rivayetlerinde doğruluk açıkça övülmüştür ve biz bunlardan bazısına işaret etmekle yetineceğiz.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “İnsanları dilinizden gayrisiyle (amellerinizle) iyiliğe çağıranlardan olunuz ki sizlerde hayır ve ibadet işlerinde ciddiyet, doğruluk ve takvayı görsünler.”[12]

Şeyh Saduk ise kendi senediyle Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmektedir:“Kıyamet gününde bana en yakın ve şefaati gerekli olanınız; konuşurken doğru konuşanınız, emanete riayet edeniniz, güzel ahlaklı olanınız ve insanlara yakın olanınızdır.”[13]

 

2. Bölüm: Ver’a’nın Hakikati ve Mertebelerinin Beyanı Hakkında

Ver’a sâliklerin ve seyir ehlinin menzillerinden biri sayılmıştır. Hace Abdullah Ensari ver’a hakkında şöyle diyor: “Ver’a nefsini tam ve kamil bir şekilde korumak ve aynı zamanda sürçmekten korkmaktır veya Hakk’a tazim için nefsi zorlamaktır.”[14] Yani Hakk’ı ululamak için nefsi baskı altına almaktır ve bu tüm mertebelerini kapsar. Zira ver’anın bir çok mertebeleri vardır. Nitekim normal insanların ver’ası, büyük günahlardan sakınmaktır. Hasse’nin (özel insanların) ver’ası, günaha düşmemek korkusuyla şüpheli şeylerden bile sakınmaktır. Nitekim teslis hadisinde[15] de buna işaret edilmiştir. Züht ehlinin ver’ası ise yükünden kurtulmak için mübahlardan kaçınmaktır. Sülûk ehlinin ver’ası, makamlara ermek için dünyaya nazar eylemeyi terk etmektir. Cezbe (coşkunluk) ehli olanların ver’ası, babullahı fethetmek ve cemalullahı müşahede etmek için makamları terk etmektir. Evliyanın ver’ası ise hedeflere teveccühten sakınmaktır. Elbette bunlardan her birinin de halimize faydalı olmayan bir takım açıklamaları vardır.

Bu makamda bilinmesi gereken şey, Allah’ın haramlarından sakınmanın; tüm manevi kemallerin ve uhrevi makamların temeli olduğudur. Hiç kimse için Allah’ın haramlarından sakınmadıkça bir makam hasıl olmaz. Ver’a sahibi olmayan bir kalbi ise bir bulanıklık ve pas kaplar, sonuçta artık kurtuluşa ermesi de ümid edilmez bir hale gelir. Nefislerin cila ve sefası ver’a sayesindedir. Bu makam sıradan insanlar için en önemli menzildir. Ahiret yolunun yolcusu için bu makamı tahsil etmek en önemli hususlardan biridir.

Fazileti hakkında ismet sahibi Ehl-i Beyt’ten nakledilen hadisler de bu sayfalara sığmayacak kadar çoktur. Dolayısıyla biz bu hususta birkaçını aktarmakla yetiniyoruz. Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler, hadis kitaplarına müracaat etmelidirler.

Hz. İmam Sadık şöyle buyurmuştur: “Seni Allah’tan sakınmaya, ver’a ve ibadetlerde ciddiyet sahibi olmaya davet ediyorum. Bil ki ver’a olmadıktan sonra ibadetlerde ciddiyetin de hiç bir faydası yoktur.”[16]

Bu hususta bir çok rivayet vardır.[17] Buradan da anlaşıldığı gibi ver’a olmadan hiç bir ibadetin değeri yoktur. Ayrıca bilindiği gibi yapmakta olduğumuz ibadetlerin büyük sırrı da nefsin teslimiyet içine girmesi, riyazet çekmesi ve melekut aleminin mülk ve tabiata galebe çalmasıdır. Şiddetli bir ver’a ve kamil bir takva olmaksızın bu da asla hasıl olamaz. Allah’a isyana yeltenmiş olan nefislere, hiç bir şey etki etmez ve faydalı olmaz. O halde nefsin kemal sureti olan ibadetin, günah bulanıklığından kurtulmayan bir nefis üzerinde hiç bir tesiri olamaz. Bu nefis manasız bir suret ve ruhsuz bir kalıb mesabesindedir.

Ravi şöyle diyor: “İmam Sadık (a.s) bir takım nasihatta bulundu, zühde davet etti ve daha sonra şöyle buyurdu: “Ver’a sahibi olun. Zira insan sadece ver’a sayesinde Allah indinde olanlara nail olabilir.”[18]

O halde bu hadis-i şerif esasınca ver’a sahibi olmayan bir insan, Allah’ın kullarına vaat ettiği yüceliklerden mahrum kalır ve bu da en büyük mutsuzluk ve mahrumiyetlerden biridir.

Vesail’de yer alan bir hadis-i şerifte İmam Bakır şöyle buyurmuştur: “Velayetimize ancak amel ve ver’a ile erişilebilir.”[19]

Başka bir hadis-i şerifte İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur “Yüz bin kişilik cemiyeti olan bir şehirde kendisinden daha takvalı birinin bulunduğu (takvası az) kimse, bizim Şiilerimizden (taraftarlarımızdan) değildir.”[20] Kafi’de de bu anlamda bir çok hadis vardır.[21]

Bilmek gerekir ki rivayetler esasınca ver’anın kemal ölçüsü, Allah’ın haramlarından sakınmaktır. İlahi haramlardan sakınan kimse halkın en ver’alı olanıdır. O halde şeytan bu işi gözünde büyütmemelidir. Seni ümitsiz kılmamalıdır. Zira o melun, insanı ümitsizliğe düşürerek ebedi mutsuzluğa düşürmeye adet etmiştir. Mesela bu hususta şöyle der: “Nasıl olur da yüzbin kişilik nüfusu olan bir yerde en takvalı sen olabilirsin.” Bu melunun hilelerinden ve nefs-i emmarenin vesveselerindendir. Buna cevap olarak demek gerekir ki, rivayetler esasınca da bir insan ilahî haramlardan sakındığı takdirde bu hadisin kapsamına girer ve insanların en takvalısı sayılır. İlahî haramlardan sakınmak çok zor bir şey değildir. İnsan az bir nefis riyazeti ve teşebbüs sayesinde tüm günahlardan el çekebilir. Elbette insan ilk önce mutluluk ve kurtuluş ehli olmayı, Ehl-i Beyt’in velayeti altına girmeyi ve Hakk Teala’nın yüceliklerine mazhar olmayı istemelidir. Bu ölçüde günahlardan sakınamıyorsa hiç bir şey olmaz. Kesinlikle bir yere kadar tahammül, riyazet ve ısrar gerekmektedir.

 

Tamamlama: İhanetin Fesatları ve Emanetin Hakikatinin Beyanı Hakkında

Bu makamda işaret edilmesi gereken bir husus vardır. O da şudur ki Resulullah (s.a.a), ver’a hususunda tavsiyede bulunduktan hemen sonra ihanete cüret etmemeyi öğütlemiştir. Halbuki ver’a okuduğun gibi, mutlak günahlarla veya daha geneliyle ilgili bir şeydir. O halde ver’a ile örtüşmesi için, ihaneti örfi anlamından daha genel bir manada açıklamak gerekir. O da, mutlak günahı veya ilallah seyrine engel olan bir şeye bulaşmayı, ihanet olarak saymaktır. Zira ilahî teklifler Hakk’ın emanetleridir. Nitekim bazı müfessirler, “Emaneti göklere ve yere sunduk”[22] ayetindeki emanetin, ilahî teklifler olduğunu söylemiştir.[23] Hatta tüm organ ve kuvveler Hakk’ın emaneti sayılır. Bunları da Hakk’ın rızası dışında bir yerde kullanmak, ihanet sayılır ve kalben Allah’tan gayrisine teveccüh etmek de bu ihanetler cümlesindendir.

“Dost’un Hafız’a ısmarladığı bu emanet canı

Bir gün yüzünü görür de O’na teslim ederim.”

Ya da ihanetten maksad; bilinen manasıdır. Ama oldukça önemli olduğu için özellikle ve ayrıca zikredilmiştir. Adeta ver’a’nın tüm hakikati, emanete ihanetten sakınmaktır. Emaneti sahibine vermek ve ihanetten sakınmak hususunda Masumlar’ın rivayetlerini inceleyen bir kimse, Allah’ın bu hususa ne kadar önem verdiğini çok iyi bilir. Ayrıca bunun zatî çirkinliği de herkesçe bilinen bir şeydir. Hain kimseyi, şeytanların en reziline katmak gerekir. Halk arasında ihanet ve sahtekarlıkla meşhur olan kimseye, bu dünya hayatı zor ve tatsız gelir.

İnsan türü dünyada birbiriyle yardımlaşma sayesinde rahat bir hayat yaşayabilir. Ferdi hayat, insanlık toplumundan çıkıp vahşi hayvanlara katılmadığı müddetçe, hiç kimse için mümkün değildir. Sosyal hayat insanların birbirine itimadı sayesinde idare olur ve eğer insanoğlundan güven alınacak olursa, asla rahat bir hayat yaşayamaz. Güvenin büyük temeli ise emanete riayet etmek ve ihanetten kaçınmak üzere bina edilmiştir. O halde hain, güvenilir bir kimse değildir ve insanlık toplumundan dışarı çıkmıştır. Hain kimse; “erdem şehri”ne üyelikten çıkarılmış sayılır. Şüphesiz böyle bir kimsenin zor bir hayat yaşayacağı ise bellidir. Biz bu hususta daha fazla faydalanmak için Ehl-i Beyt’ten birkaç hadisi nakledelim; gönlü ve gözü açık olanlar için bu yeterlidir.

Hz. İmam Sadık şöyle buyurmuştur: “İnsanın rüku ve sücudunun uzunluğuna bakmayın, zira; bu insanın adet ettiği bir şeydir. Dolayısıyla terk ederse ondan dehşete kapılır. Siz insanın doğru sözlü olmasına ve emanete riayet etmesine bakınız.”[24]

Ravi şöyle diyor: “Hz. İmam Sadık’a (a.s) “İbn-i Ebi Yafur size selam gönderdi” dedim. İmam şöyle buyurdu: “Sana ve ona selam olsun. Onun yanına varınca selamımı söyle ve kendisine şöyle dediğimi ilet: “Hz. Ali’yi Resulullah nezdinde yücelten şeyin ne olduğuna bak ve sen de onunla amel et. Şüphesiz ki Hz. Ali doğru sözlü olduğu ve emanete riayet ettiği için Resulullah nezdinde o yüce makama erişmiştir.”[25]

Ey aziz! Bu hadis-i şerif üzerinde biraz tefekkür et. Doğru sözlü olmak ve emanete riayet etmek, Hz. Ali’yi (a.s) o yüce makama ulaştıracak kadar büyük ve önemli bir husustur. Buradan da anlaşıldığı gibi Resulullah bu iki sıfatı her şeyden daha çok seviyordu. Zira Hz. Ali’nin (a.s) onca kemal sıfatları arasında sadece bu iki sıfatı kendisini Allah’a yakın kılmış ve o yüce makama ulaştırmıştır. İmam Sadık (a.s) da bütün fiil ve sıfatlar arasında çok önemli gördüğü bu iki sıfatı dostu İbn-i Ebi Ya’fur’a tavsiye etmiştir.

Ebu Zer Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu naklediyor: “Sıla-i rahim ve emanete riayet, (tecessüm etmiş haliyle) kıyamette sıratın iki yanında dururlar. Sıla-i rahim eden ve emanete riayet eden birisi sırattan geçer ve cennete girer. Ama sıla-i rahim etmeyen ve emanete ihanet eden birisi geçmek isterse hiç bir ameli bu sıfatları sebebiyle ona fayda vermez ve sırat onu ateşe atar.”[26]

Hz. Ali (a.s) bu hususta şöyle diyor: “Peygamberlerin evlatlarının katiline bile emanetlerini geri verin.”[27]

Hakeza Hz. İmam Sadık (a.s) vasiyetlerinin birinde şöyle buyurmuştur: “Bil ki Hz. Ali’yi kılıcıyla vurup öldüren katili bile beni emin olarak kabullenir, benden hayır diler ve benimle istişare ederse, ben de kabullendiğim takdirde, emanetine riayet ederim.”[28]

Hamza-i Sumali de, Hz. Seccad’ın (a.s) kendi dostlarına şöyle buyurduğunu nakletmiştir:“Emanetlere riayet ediniz. Muhammed’i (s.a.a) gönderen Allah’a andolsun ki eğer babam Hz. Hüseyin’i öldüren katiller, o cinayeti işledikleri kılıçlarını bile bana emanet verecek olsalar, emaneti kendilerine geri veririm.”[29]

İmam Sadık’ın (a.s), babalarından naklettiğine göre, Resulullah emanete ihanetten sakındırdıktan sonra şöyle buyurmuştur: “Dünyada emaneti geri vermeden ölen kimse, benim dinimden gayrisi üzere ölmüştür ve de Allah’ı kendisine gazap ettiği bir halde karşılar. Hain kimsenin ihanetini bildiği halde, ondan bu malı alan kimse de hain biri sayılır.”[30]

Bu hususta hadisler bundan daha çoktur. Allah-u Teala’nın gazabının neticesinin ne olduğu ise herkesçe malumdur. Elbette şefaat edenler de Allah’ın gazap ettiği, özellikle de Resulullah’ın dininden çıkmış olan hain kimseye, asla şefaat etmezler. Başka bir rivayette ise “Mümine ihanet eden kimse benden değildir”[31] diye buyurulmuştur. Başka bir rivayette de “Hain kimse İslam dininden dışarı çıkmıştır ve onu ebedi olarak cehenneme atarlar”[32] diye yer almıştır. Bu büyük günahtan Allah’a sığınırım.

Bilindiği gibi mümine ihanet; mal ihanetinden ve günah olarak daha büyük olan diğer ihanetlerden daha genel ve kapsamlıdır. O halde insan bu alemde de nefs-i emmaresine oldukça dikkat etmelidir. Zira nefs-i emmare insana bir çok işleri kolay gösterir ve insanı kör kılar. Aynı zamanda ihanet de, insanın ebedi mutsuzluğuna ve daimi mahrumiyetine de neden olmaktadır. Buradan Allah-u Teala’nın emanetlerine ihanet etmenin sonuçları da açıkça anlaşılmaktadır.

 

3. Bölüm: Allah-u Teala’nın Bazı Emanetlerine İşaret

Bil ki Allah-u Teala bütün zahirî ve batınî kuvve ve organları bizlere ihsan etmiş, zahir ve batın memleketimizde rahmetini genişletmiş, bütün bunları kudretimize teslim kılmış, bunları bizlere bir emanet olarak merhamet buyurmuştur. Bütün bu emanetler temiz, her türlü maddi ve manevi pisliklerden arınmış ve gayp aleminden bizlere nazil olan nimetler tertemiz kılınmıştır. O halde biz Allah-u Teala’nın huzuruna vardığımızda, bütün bu emanetleri mülk, dünya ve tabiat pisliklerine bulaştırmadan kendisine teslim edecek olursak, emanete riayet etmiş oluruz. Aksi takdirde ihanet etmiş, gerçek İslam ve Resulullah’ın getirdiği dinden çıkmış sayılırız.

Meşhur bir hadiste şöyle yer almıştır: “Müminin kalbi Rahmanın arşıdır.”[33] Meşhur bir hadis-i kudside ise şöyle buyrulmuştur: “Yer ve gök beni almadı; ama mümin kulumun kalbi beni aldı.”[34]

Müminin kalbi Allah’ın saltanat tahtı, arşı ve mukaddes zatın evidir. Mümin kalbin gerçek sahibi, mukaddes zattır. Dolayısıyla Hakk’tan gayrisine teveccüh de Hakk’a ihanettir. İrfan ekolünde Allah-u Teala ve dostlarından gayrisini sevmek ihanet sayılmaktadır. Nitekim Allah’ın dostlarını sevmek de gerçekte Allah’ı sevmektir. İsmet ve taharet Ehl-i Beyt’inin velayeti, risalet hanedanını sevmek ve kutsal makamlarını bilmek, Allah’ın bir emanetidir. Nitekim birçok hadislerde ayetteki emanet, Hz. Ali’nin velayeti olarak tefsir edilmiştir.[35] Dolayısıyla Hz. Ali’nin (a.s) velayet ve saltanatını gasbetmek de emanete ihanet sayılmaktadır. Hz. Ali’ye uymamak da ihanetin mertebelerinden biridir. Hadis-i şeriflerde de yer aldığı üzere gerçek Şii, Ehl-i Beyt’e kamil olarak uyan kimsedir. Aksi takdirde uymadan sırf Şii olduğunu iddia etmekle insan Şii olamaz.[36]

Hayallerden bir çoğu, yalancı istekler türündendir. Dolayısıyla kalbimizde Hz. Ali ve temiz evlatlarına karşı en küçük bir sevgi gördüğümüzde, hemen bu sevgiyle gururlanıyor, onlara uymayı terk ederek kendilerini sevdiğimizi sanıyoruz. Eğer insan dikkat etmeyip dostluğun nişanelerini terk edecek olursa, bu dostluğun baki kalacağına kim güvence verebilir? İnsan ölüm anında mümin ve halis olmayanlar için ortaya çıkan zorluk ve dehşetle karşılaşınca, Hz. Ali’yi de (a.s) unutabilir. Nitekim hadislerde yer aldığı üzere “Günah ehlinden bir grubu cehennemde azab görecekler ve bunlar Resulullah’ın ismini bile unutacaklardır. Bu günahkarlar, ancak uzun bir müddet azab görüp temiz hale gelince Resulullah’ın ismini hatırlayacak ve onlara telkin edilecektir. Böylece, “Ey Muhammed!” diye feryat edecek ve böylece kendilerine merhamet edilecektir.”[37]

Biz ölüm anının da bu alemdeki durumlara benzediğini sanmaktayız. Azizim! Sen en küçük bir hastalık sebebiyle bile bütün bilgilerini unutuyorsun. O halde bütün o zorluklar, baskılar, musibetler ve dehşetler karşısında ne yapacaksın? Elbette eğer insan dost olur, dostluğun gerekleri ile amel eder, Hakk’ı zikreder, ve tabi olursa, şüphesiz Hakk’ın mutlak velisi ve mutlak sevgilisine dostluğu sebebiyle Allah-u Teala’nın teveccühüne mazhar olacak ve Allah’ın sevdiği bir kul haline gelecektir. Ama eğer sadece iddia eder, amel etmez, hatta muhalefet gösterirse, bu alemden göçmeden önce, dünyanın değişiklikler, değişimler ve farklı tecellileri karşısında bu dostluğunu kaybedebilir. Hatta neuzubillah bu sevdiğine düşman bile kesilebilir. Nitekim bir çok insanın, dostluk iddiasında bulundukları halde, yersiz muaşeretler ve uygunsuz amelleri sebebiyle, Allah, Resulü ve Ehl-i Beyt’e düşman kesildiklerini gördük. Farzen bu alemden Ehl-i Beyt’e muhabbet üzere intikal edecek olursa, hadis-i şeriflerde yer aldığı üzere kıyamette necat ehli olacak ve saadete erecektir; ama berzahta, ölümün korkunç hallerinde ve kıyamette, insan sayısız büyük dehşetlere maruz kalacaktır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle yer almıştır: “Biz kıyamette sizlere şefaat edeceğiz, ama berzahınız için kendiniz bir şeyler yapmalısınız.”[38]

Bu alemde hiç bir misali ve örneği olmayan berzah azabı, zahmeti, kabir baskısı ve azabından Allah’a sığınırım. Cehennemden kabre açılan o kapı, eğer bu aleme açılacak olsaydı, şüphesiz bütün varlıklar helak olurdu. Bundan Allah’a sığınırım.

 

4. Bölüm: Allah-u Teala’dan Korkmanın Beyanı Hakkında

Bil ki Allah-u Teala’dan korkmak, sıradan insanlar için düşünülebilecek en önemli bir mertebedir. Bu korku manevi kemallerden biri olmakla birlikte, nefsani faziletlerden bir çoğunun kaynağı ve nefsin önemli ıslah edici etkenlerinden de biridir. Belki bütün ıslahların kaynağı ve bütün ruhani hastalıkların tedavi nedeni sayılabilir. Allah’a iman eden ve ilallah muhaciri olan insan, bu menzile oldukça önem vermelidir. Bu korkuyu kalpte arttıran ve güçlü kılan şeylere oldukça teveccüh etmelidir. Azabı, ölümden sonra berzah alemi ve kıyamette göreceği zorlukları, sıratın dehşetli anlarını, amellerinin tartılacağını, inceden inceye hesaba çekileceğini, cehennemin çeşitli azaplarını; Allah-u Teala’nın kahır, celal, saltanat ve azametini, Allah’ın kendisine mühlet verdiğini, Allah’ın düzenini, kötü akıbetini ve benzeri korkunç olayları göz önünde bulundurmalı, sürekli hatırında tutmalıdır. Biz bu kitapta, bu merhalelerin tümünü bir yere kadar açıkladığımız için, burada sadece Allah’tan korkmanın faziletleri ile ilgili bir takım hadisleri nakletmekle yetiniyoruz.

İshak b. Ammar, Hz. Sadık’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Ey İshak! Allah’tan onu görüyormuşçasına kork; eğer sen onu görmüyorsan da, o seni görüyor. Eğer onun görmediğini sanıyorsan, kafir olursun, eğer onun seni gördüğünü bildiğin halde günah işliyorsan; onu, seni görenlerin en aşağısı kılmış olursun.”[39]

Bil ki eğer insan Allah-u Teala’nın mülk ve melekuttaki tecellisini ve o mukaddes zatın yer ve göklerdeki zuhurunu, huzurî bir müşahede, kalbi bir mükaşefe veya hakiki bir imanla müşahede edecek olursa, Allah’ın yaratıklarıyla ve yaratıklarının Allah’la olan isnadını gerçek anlamıyla idrak ederse, ilahi meşiyetin tecellilerdeki zuhurunu ve bu tecellilerin Allah’taki fenasını gerçek manasıyla algılayacak olursa, Allah-u Teala’nın bütün mekanlardaki huzurunu/varlığını bilir ve Allah’ı bütün varlıklarda ilm-i huzuri ile müşahede eder.

Nitekim Hz. İmam Sadık şöyle buyurmuştur: “Gördüğüm her şeyde Allah’ı onunla ve onda gördüm.”[40]

Nafilelerin sağladığı yakınlıkta ise “Ben onun kulağı, gözü, eli olurum.”[41] hakikati ve benzeri gerçekler kendisi için keşf olur. Dolayısıyla Allah-u Teala’yı kendi makamı esasınca ilmen, imanen, aynen veya şuhuden bütün vücud mertebelerinde hazır görür. Elbette bu makamda sâlik hangi mertebede olursa olsun, Hakk’ın huzurunu göz önünde bulundurur ve Allah’a muhalefetten sakınır. Zira huzur ve hazıra riayet etmek, bütün varlıkların üzerinde yaratıldığı fıtratlardan biridir. Ne kadar hayasız bir insan da olsa, gaybet ve huzuru birbirinden ayrı tutar. Özellikle de kamil ve azim olan velinimetin huzuruna riayet eder. Varlıklardan her birinin huzuruna riayet etmek, her insanın fıtratında, ayrı ayrı bir şekilde sabit ve mevcuttur.

 

5. Bölüm: Allah-u Teala’nın Huzuruna Riayet Hususunda İnsanların Farklılığının Beyanı Hakkında

Bil ki iman, sülûk, irfan ve velayet ehlinden her birisi kendilerine özgü bir şekilde Allah-u Teala’nın huzuruna riayet ederler. Nitekim mümin ve muttakiler, Allah-u Teala’nın huzuruna, kötülükleri terk etmek ve emirlerini yerine getirmekle riayet ederler. Cezbe ehli olan kimseler ise Allah’tan gayrisine teveccühü terk etmek ve Allah’a tam ve kamil bir şekilde bağlanmakla Allah’ın huzuruna riayet etmiş olurlar. Kamil ve büyük evliyalar ise Allah’tan gayrisini terk etmek ve bencilliği yok etmekle Allah’ın huzuruna riayet ederler. Özetle marifet ehli ve kalp ashabının yüce makamlarından birisi, Hakk’ın huzurunu müşahede etmek ve bu huzura riayette bulunmaktır. Nitekim insan hangi makamda olursa olsun, Allah’ın fiilî ilminin niteliğini ve varlıkların Allah’ın zatındaki fenasını müşahede etmek ve bütün varlıklarının rububiyet huzuru olduğunu anlamakla, Allah’ın huzuruna riayet etmiş olur ve bu ise fıtri hususlardan biri sayılmaktadır.

Nitekim Resulullah (s.a.a) da şerhiyle meşgul olduğumuz bu hadiste Hz. Ali’ye vasiyette bulunurken, bunun ilk makamına işaret etmiştir. İshak b.Ammar’ın naklettiği hadiste,“Üçüncüsü ise zikri yüce Allah’tan onu görüyormuşçasına korkmandır” ve başka bir yerde ise,“Allah’tan onu görüyormuşçasına kork” diye buyurulmuştur

Hz. İmam Sadık (a.s) ise “Sen onu görmesen de şüphesiz o seni görüyor” sözüyle bu makamın ikinci mertebesine işaret etmiştir. Hz. İmam Sadık (a.s), “Eğer onun seni gördüğünü bildiğin halde…” sözüyle de insanlardaki fıtratın, huzura (Allah’ın hazır ve nazır olduğuna) riayet ettiğine işaret etmiştir.

İman, sülûk, riyazet ve irfan ehlinin farklı mertebeleri esasınca, Allah’tan korkmanın da bir takım aşamaları vardır. Bu korkunun en büyük mertebesi, Allah-u Teala’nın celalî ve kahrî tecellileri ve azametinden korkmaktır. Aslında, bu makamı korkunun mertebelerinden saymamak da mümkündür. Nitekim meşhur Arif Hace Ensari, Menazil-us Sâlikin adlı kitabında şöyle buyuruyor: “Kalp, sırlar ve velayet ehlinin; ululama heybeti, azamet ve celal haşmeti dışında bir korkusu yoktur.”[42]

 

6. Bölüm: Ağlamanın Faziletinin Beyanı Hakkında

Allah korkusundan ağlamanın da bir çok fazileti vardır. Nitekim bir hadisi-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Her bir göz yaşı damlası için Allah-u Teala cennette bin ev inşa eder.” Şeyh Saduk’un Hz. Sadık’tan, onun da babalarından naklettiği bir rivayette ise Resulullah şöyle buyurmuştur: “Allah korkusundan ağlayan bir gözün her gözyaşı damlası için cennette hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir kalbin içinden geçirmediği inci ve mücevher ile süslü bir köşk verilir.” [43]

Sevab’ul A’mal’da ise Hz. İmam Bakır’dan naklen Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğu yer almıştır: “Hiçbir şeyin dengi olamadığı Allah, hiçbir şeyin bedeli olamadığı la ilahe illallah kelimesi ve hiçbir şeyin eşiti olamadığı Allah korkusundan dökülen göz yaşı damlası dışında her şeyin bir karşılığı vardır. Eğer göz yaşı yüzüne dökülürse, artık o yüzü hiç bir zaman siyahlık ve zillet kaplamaz.”[44]

Hakeza bir hadiste yer aldığı üzere “Günahları sebebiyle kendisi ile cennet arasında yerden arşa kadar uzaklık olan bir insan, günahlarından pişman olarak Allah korkusundan ağlarsa, onunla cennet arasında bu uzaklık kalkar ve cennet kendisine kirpiklerin göze olan yakınlığı mesabesinde yakın olur.” [45]

Kafi’de Hz. Sadık’dan şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Allah için dökülen gözyaşı damlası dışında her şeyin bir ölçeği vardır. Bir damla gözyaşı ateşten bir deryayı söndürür.” Hakeza şöyle buyurmuştur: “Bir ümmetin içinde, bir tek ağlayan kimse olursa, o ümmetin tümüne merhamet edilir.”[46] Bu tür hadisler oldukça çoktur.[47]

 

7. Bölüm: Küçük Amele Büyük Sevabın Verilmesinin İmkansız Olmadığının Beyanı Hakkında

İşaret edilmesi gereken hususlardan birisi de güvene ermemiş bazı zayıf nefislerin, bu cüz’i işler için büyük sevapların verilmesini imkansız saymasıdır. Halbuki onlar, bu alemde bizim gözümüzde küçük olan bir şeyin, melekutî ve gaybî suretinin de küçük olması gerekmediği hususunda gaflet etmektedirler. Oysa küçük bir varlığın melekutu ve batını, tam bir azamet ve büyüklük içerisinde olabilir. Nitekim Resulullah’ın cismani sureti bu alemdeki küçük varlıklardan biri olmasına rağmen, mukaddes ruhu, mülk ve melekut alemlerini ihata etmiş, semavat ve yerlerin icadına vasıta olmuştur. O halde bir şeyin batınî ve melekutî suretinin küçük olduğuna hükmedebilmek için, melekut alemini ve varlıkların batınını da bilmeyi gerekir. Bizim gibiler için böyle bir hüküm verme yetkisi yoktur. Dolayısıyla bizler ahiret aleminin alimleri olan enbiya ve evliyanın sözlerine kulak vermeliyiz.

Ayrıca ahiret alemi Allah-u Teala’nın sonsuz nimetleri, sonsuz rahmetleri ve fazlı üzere bina edilmiştir. Allah-u Teala’nın kereminin ise haddi ve sınırı yoktur. Mutlak Cevad’ın fazlını ve sonsuz rahmet sahibinin rahmetini sınırlamak, büyük bir cehaletten kaynaklanmaktadır. Allah’ın bütün nimetlerini saymak, akılların aciz olduğu bir şeydir. Kaldı ki Allah’ın bütün bu nimetleri, istemeden ve liyakat aranmaksızın verilmiştir. O halde hiç istenmediği halde bu sevapların kat kat fazlasını da kullarına vermesinin herhangi bir sakıncası düşünülebilir mi? Halbuki o alem; insan iradesinin nüfuzu üzere bina edilmiş ve hakkında şöyle buyurulmuştur: “Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır.”[48] İnsanın iştah ve isteğinin ise her hangi bir sınırı ve miktarı yoktur. O halde bu hususun imkansız olduğu söylenebilir mi? Allah-u Teala o alemi öyle bir şekilde yaratmıştır ki, insan salt irade ettiği takdirde, irade ettiği şey vücuda gelmekte ve mevcut olmaktadır.

Ey aziz! Bu sevaplar hakkında var olan hadisler ve rivayetler insanın inkar edebileceği kabilinden bir veya iki tane değildir. Aksine mütevatirden de üstün bir konumdadır. Bütün muteber hadis kitapları bu tür hadislerle doludur. Adeta bizzat masumdan işitmekteyiz ve bu hususta hiç bir tevile de imkan yoktur. Bu konu, mütevatir naslara ve Kur’an’a da uygundur ve dolayısıyla yersiz yere inkar, imanın zayıflığından ve cehaletten kaynaklanmaktadır. İnsan, enbiya ve evliyanın buyrukları karşısında teslim olmalıdır. İnsanın kemale ermesi için hiçbir şey evliyaya teslim olmak kadar iyi ve etkili değildir. Özellikle de aklın keşfedemediği böylesi hususları, vahiy ve risalet dışında başka bir yolla anlamak mümkün değildir. Eğer insan küçük aklını, vehimlerini ve zanlarını; gaybi, uhrevi, taabbudi ve şer’i işlere bulaştırmaya kalkışırsa, sonunda dinin zaruriyatını inkar eder bir hale gelir. Bu inkar, azdan çoğa ve aşağıdan yukarıya doğru artış kaydeder. Gerçi doğruluğu hususunda şüphe yoktur, ama sizler bazı hadisleri ve senetlerini zayıf saymaya kalkışsanız bile, Allah-u Teala’nın yüce kitabı olan Kur’an-ı Kerim’i inkar edemezsiniz. Orada ise bu sevapların benzeri açıkça zikredilmiştir. Örneğin Allah-u Teala şöyle buyurmuştur “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.”[49]

Hakeza “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir.”[50]

Benim inancıma göre bu inkar ve imkansız saymaların temeli, insanın kendi amellerini büyük görmesi ve kendini beğenmişliğe kapılmasıdır. Örneğin bir gün oruç tutmakta, bir geceyi ibadetle ihya etmekte ve ardından bu amellerin büyük sevapları olduğunu duyduğu zaman bunun imkansız olduğunu asla söylememektedir. Halbuki bunu da amelin mükafatı esasınca imkansız sayması gerekir. Ama o insan; amelini büyük saydığı ve beğenmişliğe kapıldığı için, o sevapları hemen onaylamaktadır.

Ey azizim! Bütün ömrümüz elli veya altmış yıldır. Bu müddet zarfında bütün şer’i görevlerimizle amel ettiğimizi; doğru bir iman, salih bir amel ve gerçek bir tövbe ile bu dünyadan gittiğimizi sayalım. Ama bu kadar amel ve imanlarımızın ne kadar bir değeri vardır? Halbuki kitap, sünnet ve bütün dinlerin icmasına göre böyle bir şahıs Allah’ın rahmetine mazhardır. Vaat edilmiş cennete girecek, cennette ebedi olarak rahmet, nimet ve rahatlık içinde kalacaktır. Acaba bunları inkar edebilir miyiz? Eğer amellerin karşılığı esas alınmış olsaydı, farzen amellerimizin bir mükafatı bile olsaydı, acaba bu mükafat, nicelik ve nitelik açısından akılların düşünmekten bile aciz olduğu bir miktarda olur muydu? O halde bu konu başka bir esas üzere bina edilmektedir ve başka bir temel üzere kuruludur. Dolayısıyla da bunu imkansız saymak doğru değildir ve asla inkar edilemez.

 

8. Bölüm: Nafilelerin Sayısının Beyanı Hakkında

Resulullah’ın “Sünnetime uygundur” diye beyan buyurduğu elli rekat namaz, farz ve nafile namazlardır. Elbette yatsı namazından sonra oturarak kılınan ve bir rekat sayılan iki rekat nafile namazı bu sayının dışındadır. Zira bunu da sayacak olursak farz ve nafile namazlar elli bir rekat olmaktadır. Belki de Resulullah’ın elli rekat buyurması bu elli rekat namazın sünnet-i müekkede olduğu sebebiyledir. Nitekim İbn-i Ebi Umeyr, İmam Sadık’a (a.s) “Sünnet olan namazlardan en üstünü hangisidir?” diye sorduğunda “Elli rekatın tümü” diye buyurmuştur.[51]

Nitekim bazı rivayetlerden de Resulullah’ın siretinin, elli rekat namaz olduğu anlaşılmaktadır.[52]Gerçi bazı rivayetlere göre de Resulullah’ın “ateme”yi[53] eda ettiği yer almıştır. Belki de bunun zikredilmemesi ve Resulullah’ın sünnet namazların elli rekat olduğunu buyurması, “ateme”nin, “vitr” namazının yerine sayılması ve kendi başına bağımsızlığının olmamasıdır. Nitekim Fuzeyl Bin Yesar’ın rivayet ettiği hadis de buna delalet etmektedir[54] ve rivayet-i şerifede de “vitr” olarak adlandırılmıştır.[55]

Rivayette yer aldığına göre yatsı namazından sonraki nafileyi yerine getiren ve ölen insan, “vitr” namazını kılmış sayılır.[56] O halde hakikatte bu iki rekat namaz, ölüm olayı korkusundan dolayı, vaktinden önce kılınması gereken vitr namazıdır. Ama vitr namazının vakti geldiğinde, bu nafile o vitr namazının yerine geçmemektedir. Bazı rivayetlerde yer aldığına göre ise, bu iki rekat nafile namazı, elli rekat namazların bir cüz’ü değildir ve daha sonra, sayıyı tamamlamak ve nafile namazların farz namazlarla denkleştirilmesi için arttırılmıştır.[57] Bu hadisler mana itibariyle birbirleriyle çelişmemektedir. Zira belki de sünnet olan en faziletli namazlar, elli rekattır, bu iki rekat ise, gayri müekkede (fazla te’kid edilmemiş) namazdır ve de sadece ölüm hadisesi endişesi ve sayıyı tamamlamak için takdir edilmiştir.

Velhasıl günlük nafile namazlarının bir çok fazileti vardır. Hatta bazı rivayetlerde bunları terk etmek günah sayılmıştır.[58] Bazı rivayetlerde ise bu makamda şöyle buyurulmuştur: “Allah-u Teala sünneti terk edene azap edecektir.”[59] Bazı rivayetlerde de bunların farz olduğu ifade edilmiştir.[60] Bütün bunlar nafilelerin müekked olduğu ve terk etmenin çirkin bir şey sayıldığı esasıncadır. Dolayısıyla insana yakışan mümkün mertebe nafileleri terk etmemesidir. Nitekim rivayet-i şerifelerde yer aldığına göre de bu nafilelerin varlık sebebi, farzların tamamlanması ve kabulüdür.[61] Diğer bazı rivayetlerde ise şöyle buyurulmuştur: “Bizim Şiiler ellibir rekat namaz kılanlardır.”[62] Bu hadisten de anlaşıldığı üzere Şiiler, bu namazları kılan kimselerdir; bu namazlara inanan kimseler değil. Nitekim müminlerin alametini beyan eden hadisten[63] de bu anlaşılmaktadır.

 

9. Bölüm: Her Ay Üç Gün Oruç Tutmanın İstihbabının Beyanı Hakkında

Resulullah’ın (s.a.a) ikinci sünneti her ay üç gün oruç tutmaktır. Bu sünnetin fazileti hakkında da kırktan fazla rivayet nakledilmiştir.[64] Büyük alimler arasında bunun niteliği hususunda ihtilaf vardır. Ama alimler arasında meşhur olan, bir çok hadisler ve Resulullah’ın (s.a.a) ömrünün sonundaki ameli ile uyum arzeden ve de hidayet imamlarının da uyguladığı şekliyle; bu üç günün birinci günü, amellerin Allah’a arz edildiği gün olan her ayın ilk Perşembe’si; bu üç günün ikinci günü ise devamlı bir uğursuzluk ve azabın nüzul günü olan ikinci on günün ilk Çarşamba’sı ve bu üç günün üçüncü günü ise, yine amellerin arz edildiği gün olan son on günün son Perşembe’sidir.[65]

Rivayetlerde yer aldığı üzere eski ümmetlerden birine azap nazil olduğunda, bu günlerin birinde nazil oluyordu. Bu yüzden Resulullah bu korkunç günlerde oruç tutardı.[66]

Hadiste de yer aldığı üzere bu üç günün orucu, bütün zamanların orucuna denktir.[67] Bazı rivayetlerde bunun sebebinin de “Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir”[68] ayeti olduğu beyan edilmiştir.

Ama bazı rivayetlerde bu sıralamaya aykırı bir şekilde beyan edilen sıralama ise, fazilet mertebelerine yorumlanmaktadır. Farzen bununla çelişse de, bir çok yönden bu rivayetler daha üstün durumdadır. Belki bunlar arasındaki farklılığın; nas ile zahir veya ezher (en zahir) ile zahir arasındaki farklılık olduğu da söylenebilir. Dolayısıyla Seduk’un mürsel[69] olarak naklettiği rivayet de, “Son on günde iki Perşembe günü varsa, birincisinde oruç tut; zira ikincisine erişemeyebilirsin”[70] hadisi ile asla çelişmemektedir.

Zira bu rivayet, ölüm veya benzeri bir sebepten ötürü başarı elde edememe korkusuyla acil bir fazilete erişmeyi beyan etmektedir. Nitekim yatsı namazından sonraki nafile namazının hikmeti hususunda da böyle bir açıklama yapılmıştır. O halde bu rivayet de aslında maksada, yani son Perşembe gününün faziletine delalet etmektedir ve dolayısıyla bununla çelişen bir rivayet değildir. Zahiren insan ikinci Perşembe gününe erişirse, birinci Perşembe oruç tutmuş bile olsa, ikinci Perşembe günü oruç tutmanın faziletini elde etmek için, o gün de oruç tutmalıdır. Dolayısıyla insan ikinci Perşembe’ye eriştiğinde, birinci Perşembe günü oruç tutmuşsa bile, bu kifayet etmemektedir. Değerli araştırmacı Feyz-i Kaşani ile “Hadaik” kitabının sahibinin[71] bu hadisleri uzlaştırma makamında buyurdukları sözler, özellikle de “Hadaik” kitabının sahibinin ilgili açıklamaları[72] oldukça uzak bir ihtimaldir.

 

10. Bölüm: Sadakanın Faziletinin Beyanı Hakkında

Resul-i Ekrem’in üçüncü sünneti sadaka vermek ve bu konuda ciddiyet göstermektir. Sadaka vermek, müstahap ameller arasında dengi az bulunur bir ameldir. Ayrı inançtakilere, hatta denizdeki ve karadaki hayvanlara bile, sadaka vermek hususunda nakledilmiş hadisler oldukça fazladır. Biz bunlardan sadece bazısını zikretmekle yetineceğiz.

İbn-i Senan Hz. Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Şeytana en ağır gelen şey mümine verilen sadakadır. Bu sadaka kulun eline geçmeden önce Allah-u Teala’nın eline geçmektedir.”[73]

Hakeza İmam Sadık bu hususta şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala sadaka dışında yarattığı tüm yaratıkları için, kendisini koruyan bir de koruyucu takdir etmiştir. Zira sadakayı ise bizzat Allah-u Teala korumaktadır. Babam sadakayı verdiğinde onu fakirin eline verir, daha sonra ondan geri alır, o sadakayı öper, koklar, yine o fakire geri verirdi.[74]

Buna yakın bir manayı ifade eden bir çok hadis vardır.[75] Bütün bunlar sadakanın büyüklüğünü ifade etmektedir. Allah-u Teala onu kimseye havale etmemiş, bizzat kendi kudret eli ve kayyumi ihatasıyla sadakanın gaybi kamil suretini korumayı üstlenmiştir. Hadis kitaplarımızda çeşitli bölümlerde yer alan bu ve benzeri hadisler, marifet ehli ve kalp ashabı için, Hakk’ın kayyumi tecellisi ve fiili tevhidini keşfetmektedir. Sadaka veren insanın dikkat etmesi gereken önemli bir husus da insanın sadakayı kimin eline teslim ettiğini bilmesidir. Zira Allah korusun eğer fakire herhangi bir minnette bulunacak ve onu incitecek olursa, önce Allah-u Teala’ya, sonra da fakire minnet etmiş ve incitmiş olur. Ama eğer fakire tam bir huzu ve tevazu içinde verecek olursa, hakikatte Allah-u Teala’ya tevazu etmiş olur. Nitekim İmam Bakır (a.s) sadakayı fakirin eline teslim ettikten sonra geri alır, öper, sevgilinin güzel kokusunu koklar ve fakire geri verirdi. O mukaddes zat ve cezbe ehli aşık için, bundan nasıl bir rahat nefesin ve ruhi sükûnetin ortaya çıktığını, batınî şevk yalımını ve kalbî alevlerini, bu mahbubla raz-u niyaz sayesinde nasıl söndürdüğünü ise sadece Allah bilir.

Binlerce defa eyvahlar olsun ki bu yazar, nefsin heva ve heves deryasına boğulmuş, tabiat arzına gömülmüş, şehvetine esir, karnının ve tenasül organının esiri haline gelmiş, varlık aleminden gaflet etmiş ve benlik sarhoşluğu içinde bu aleme gelmiş, yakında da bu halet üzerinde de gidecektir; evliyanın muhabbetinden hiç bir şey derk edememiş, onların cezbelerinden, menzillerinden ve âşıkane sözlerinden hiç bir şey anlayamamıştır. Bu alemdeki duruşu hayvani bir duruş, hareketleri de hayvani ve şeytani bir takım hareketler olmuştur. Eğer böyle olursa ölümü de hayvan ve şeytanların ölümü olacaktır. “Allah’ım! Sadece sana şikayette bulunulur ve sadece sana dayanılır.”

Allahım! Bizlere hidayet nuruyla yardımcı ol, bizleri bu ağır uykudan uyandır ve bizleri gayp, nur, sevinç, mutluluk, ünsiyet halveti ve özel mahfiline davet et.

İmam Sadık’tan naklen Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Müminin gölgesi dışında, kıyametin tüm zemini ateştir. Şüphesiz müminin verdiği sadaka kıyamette ona gölge yapar.”[76]

Rivayette yer aldığına göre, “Sizin deve yavrusunu beslediğiniz gibi Allah-u Teala da sadakayı besleyip terbiye etmektedir. Eğer yarım hurma sadaka vermişseniz, Allah-u Teala onu büyütür ve onu kıyamet gününde, Uhud dağı kadar büyük bir halde kuluna geri verir.”[77]

Bu ve benzeri hadisler oldukça çoktur. Bir çok hadislerde de yer aldığına göre “Sadaka kötü bir şekilde ölmeyi önlemektedir.”[78]“Sadaka rızkı (gökten) indirir”[79]“Sadaka borçları ödetir”[80]“Sadaka ömrü uzatır ve yetmiş çeşit kötü ölümü defeder”[81], “Allah-u Teala sadakaya karşılık on ile yüzbin kat ihsanda bulunur”[82], “Sadaka malın fazlalığına sebep olur”[83]“İnsan sabah sadaka verirse, o günkü semavi belalardan güvende olur ve eğer gecenin evvelinde verirse o gecedeki semavi belalardan kurtulur.”[84] “Hastalar sadaka ile tedavi edilir”[85],“Müslümanlardan birinin ailesine bakan, onların açlığını gideren, onların bedenlerini örten ve hürmetini koruyan kimsenin bu ibadeti, her biri yetmiş köle azad etmekten daha faziletli olan yetmiş hacdan daha sevimlidir.”[86] Halbuki rivayette yer aldığına göre “Kim bir köleyi azad ederse Allah-u Teala o kölenin her bir uzvuna karşılık, onun bir uzvunu ateşten kurtarır.”[87],“Hz. Ali (a.s) kendi el emeğiyle kazanmış olduğu maldan tam bin köle azad etmişti.”[88]Benzeri daha bir çok hadis nakledilmiştir; ama söz uzayacağından sadece bu kadarı ile yetiniyoruz.

 

Başka Bir Esprinin Beyanı

Bu makamı da ilginç bir espriyi zikrederek sona erdirmek istiyoruz ve o espri de ayet-i kerimede şöyle yer almış olmasıdır: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmediğiniz müddetçe iyiliğe erişemezsiniz.”[89]

Bir hadiste yer aldığı üzere Hz. Sadık (a.s), sadaka olarak şeker veriyordu. Kendisine “Niçin sadaka olarak şeker veriyorsun?” denildiğinde ise şöyle buyurmuştur: “Şekeri her şeyden daha çok seviyorum ve dolayısıyla en çok sevdiğim şeyi sadaka vermeyi istiyorum.”[90]

Bir hadiste de yer aldığı üzere Hz. Ali bir elbise aldı, ondan hoşlandığı için de sadaka olarak verdi ve şöyle buyurdu “Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu işittim: “Başkasını kendisine tercih eden kimseye, Allah-u Teala da kıyamet gününde cenneti tercih eder. Sevdiği şeyi Allah için infak eden kimseye, Allah-u Teala kıyamette şöyle buyuruyor: “Dünyada insanlar birbirini iyilikle mükafatlandırıyordu. Bugün de seni cennetimle mükafatlandırıyorum.”[91]

Hakeza rivayet edildiği üzere ashaptan birisi bu ayet nazil olduktan sonra sahip olduğu bağlardan en çok sevdiğini, akrabaları arasında paylaştırdı. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:“Ne mutlu sana! Ne mutlu sana ki, bunun sana büyük faydası olacaktır.”[92]

Nakledildiği üzere Ebuzer-i Gaffari’ye (r.a) bir misafir geldi. Ebuzer ona şöyle dedi: “Benim bir işim var. Bir kaç da deveye sahibim. Git onların en iyisini al getir.” Misafiri gitti ve zayıf bir deve getirdi. Ebu Zer ona: “Bana ihanet ettin” dedi. Misafir, “Develerin en iyisi erkek develerdir. Ama ona bir gün ihtiyacınızın olacağını düşündüm.” dedi. Ebu Zer şöyle buyurdu: “Benim deveye ihtiyaç duyacağım gün, kabre koyulacağım gündür.” Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur:“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla iyiliğe erişemezsiniz” Ebuzer (r.a) daha sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz malın üç ortağı vardır. Birisi kaderdir ki, helak veya ölüm sebebiyle malın iyi veya kötüsünü yok edip götürmesi hususunda seninle meşveret etmez. İkincisi varistir ki başını yere koymanı (ölmeni) ve sen sorumlu olduğun halde o malı alıp götürmeyi bekler. Üçüncüsü ise sensin. O halde onlardan en acizi olmamaya gücün yetiyorsa, öyle ol. Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki sevdiğiniz şeylerden sarf etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz.”[93] “Bu deve, mallarım arasında bana en sevimli olanı idi. Dolayısıyla da onu kendim için önceden göndermek istedim.”[94]

 

Sadakanın Sırlarından Birinin Beyanı Hakkında

Bilmek gerekir ki insan dünya malına ve süslerine karşı sevgi ve muhabbet üzere büyümüş, terbiye olmuştur. Bu sevgi, kalbinin derinliklerinde yer etmiştir. Ahlakî ve amelî fesatların bir çoğu, hatta dini fesatlar bile bu sevgiden kaynaklanmaktadır. Nitekim bu, bir çok hadislerde de yer almıştır.[95] Biz bazı hadislerin şerhinde de buna işaret ettik. O halde insan sadaka ve fedakarlığı vasıtasıyla bu alakayı ortadan kaldırır veya azaltırsa, şüphesiz fesat ve çirkinliklerin kaynağını kurutmuş ve dolayısıyla marifetlere erişmek, gayp ve melekut alemine bağlanmak ve üstün melekeler ile kamil ahlakı elde etmek için gerekli kapıları kendi yüzüne açmış olur. Bu, farz veya müstehap malî infakların en büyük esprilerinden biridir. Açık olduğu üzere müstehap sadakalarda bu espri daha kamil haldedir.

Bu husustaki rivayetlerin toplamından da anlaşıldığı üzere sadaka, dünyevi ve uhrevi faziletlerin tümüne sahiptir. İnsan sadaka verdiği ilk andan itibaren, o sadaka, insanla birlikte olmakta, ondan belaları def etmekte, sonunda da kıyamette ve diğer merhalelerde insanı cennete ve Hakk’a yakınlık makamına ulaştırmaktadır.

 

Tamamlama

Bilmek gerekir ki farz olmayan sadaka gizli verilirse, aşikar verilen sadakadan daha faziletlidir. Nitekim, Kafi’de yer alan bir rivayette İmam Sadık (a.s) Ammar Sabati’ye şöyle buyurmuştur:“Ey Ammar! Gizlice verilen sadaka, açıkça verilen sadakadan daha faziletlidir. Hakeza Allah’a yemin olsun ki gizlice yapılan ibadet, açıkça yapılan ibadetten daha faziletlidir.”[96]

Bir çok hadiste de yer aldığı üzere “Gizli sadaka, Allah-u Teala’nın gazabını söndürmektedir.”[97] Bir hadiste de yer aldığı üzere, “Allah-u Teala kendi emanı dışında hiç bir sığınağın olmadığı bir günde, yedi grubu kendi emanında koruyacaktır. Onlardan birisi, sağ eli görmeyecek şekilde sol eliyle sadaka verip onu gizleyen kimsedir.”[98]

Bu üstünlüğün esprilerinden biri, belki de gizli ibadetin riyaya daha uzak ve ihlasa daha yakın olmasıdır. Sadaka hususunda fakirlerin yüzsuyunu korumak da gizli sadakayla mümkündür. Yakınlara verilen sadaka da gayrilerine verilen sadakadan daha üstündür ve bu, ibadetlerin en faziletlisi olan sıla-i rahim ile de örtüşmektedir. Nitekim hadiste yer aldığı üzere, “En üstün sadaka, rahime (yakınlara) verilen sadakadır. Mümin kardeşlere iyiliğin ecri yirmi, sıla-i rahimin ecri ise yirmi dört kattır.”[99] Hatta bazı rivayetlerde yer aldığı üzere, “İnsanın yakınları muhtaç olduğu takdirde, yakınlarından başkasına verdiği sadaka asla kabul edilmez.”[100]

 

Sonuç

Bil ki hadis-i şerifte, “Sadaka ise israf etmediğin halde, “israf ettim” diyeceğin kadar gücün yettiğince sadaka vermendir” diye buyurmasından anlaşıldığı üzere, sadakada istenilen çokluktur ve sadaka hangi ölçüye varırsa varsın, israf değildir. Hadiste yer aldığı üzere “İmam Hasan (a.s), üç defa bütün malını, hatta iki çift ayakkabı ve elbisesini bile yarı yarıya fakirlerle paylaşmıştır.”[101]

Bir hadiste yer aldığı üzere Hz. Rıza (a.s), Hz. Cevad’a (a.s) şöyle yazmıştır: “Bineğine bindirdiğinde, kölelerinin seni küçük kapıdan çıkardıklarını duydum. Onlar cimri olup senin hiç kimseye bir şey vermemeni istiyorlar. Üzerinde olan haklarım adına, senin o büyük kapıdan girip çıkmanı istiyorum. Bineğine bindiğin zaman yanında altın ve gümüş bulundur. İsteyen herkese ondan ihsanda bulun. Amcalarından senden bir şey isteyene, elli dinardan aşağı verme. Ama fazla vermek istersen bu senin tercihine kalmıştır. Ben bunu Allah’ın senin makamını yüceltmesini istediğim için söylüyorum. O halde infak et ve Allah–u Teala’nın sana sıkı tutacağından korkma.”[102]

Bu hadisler, “İnsanın kendi ailesinin zorluğa düşeceği ölçüde sadaka vermesinin israf olduğunu ve Allah-u Teala’nın infak eden ve kendisi ile ailesi için geriye bir şey bırakmayan kimsenin duasını kabul etmeyeceğini”[103] beyan eden hadislerle çelişmemektedir. Bir hadiste yer aldığı üzere, “En üstün sadaka insanın ihtiyacından arta kalan sadakadır.”[104] Bu hadisler arasında çelişki olmadığının delili ise, sadakanın, insanın zorluğa düşeceği miktarda çok olmasının gerekli olmamasıdır. Bir çok insan malının yarısını veya daha çoğunu sadaka olarak verdiği halde, kendisi ve ailesine yeterli miktarda mal bırakmakta ve hiç bir zorluğa da düşmemektedir.

 

11.Bölüm: Gece Namazının Faziletinin Beyanı Hakkında

Bu hadis-i şerifte gece ve öğle namazı önemle vurgulanmıştır. Gece namazı ile ilgili olarak, önceki bazı hadislerin şerhinde bir takım bilgiler aktardık. Burada da sadece teberrüken bazı hadislerin çevirisini sunmakla yetiniyoruz. Vesail adlı kitapta yer alan bir rivayete göre Hz. Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Müminin şerefi gece namazı kılmasında ve izzeti ise halkın yüzsuyunu korumasındadır.”[105]

İmam Sadık (a.s) başka bir rivayette şöyle buyurmuştur: “Resulullah Cebrail’e, “Bana nasihat et,” diye buyurdu. Cebrail, “Ey Muhammed! İstediğin gibi yaşa, zira sen öleceksin ve istediğini sev, zira ondan ayrılacaksın. İstediğin gibi amel et, zira (amelini) göreceksin. Bil ki müminin şerefi gece namazı kılmasındadır ve izzeti ise halkın yüzsuyunu korumasındadır.” [106]

Hakeza İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Mal ve evlat dünya hayatının süsüdür. Sekiz rekat teheccüd namazı ile bir rekat vitr namazı ise ahiretin süsüdür ve bazen Allah-u Teala bir grup için bütün bunları bir araya getirir.”[107]

Şeyh Müfid’in naklettiğine göre, Resulullah şöyle buyurmuştur: “Kul Allah’ı razı etmek için tatlı uykusundan uyanır ve gece namazı kılarsa, Allah-u Teala bununla meleklere karşı övünür ve şöyle der: Şahit olun ki ben onu bağışladım.”[108]

Gece namazının fazileti hakkında bu ve benzeri bir çok hadisler vardır ve bu hadisleri burada aktarmak doğru olmadığından bu kadarıyla yetiniyoruz.

 

Salat-I Vusta’nın (Orta Namazın) Beyanı Hakkında

Resulullah’ın (s.a.a) tavsiye ettiği zeval namazı, öğle namazının nafileleridir. Nitekim bu, hadislerde açıkça beyan edilmiştir.[109] Bu nafilelere özel ilgi gösterilmesi; ya salat-ı vustaya aidiyeti, ya da salat-ı vustanın eksikliklerini tamamladığı ve kabulüne sebeb olduğu esasıncadır.

Elbette bu namazdan maksat, günlük namazların ortasında yer aldığı esasınca bizzat namaz-ı vusta sayılan öğle namazı da olabilir. Allah-u Teala şu ayet-i şerifede açıkça bu orta namaza özen gösterilmesini emretmiştir: “Namazlara ve orta namaza özen gösterin; gönülden boyun eğerek Allah için (namaza) durun.”[110]

Fakihler arasında meşhur ve en açık olan görüşe göre, salat-ı vusta öğle namazıdır ve diğer namazlar arasında özel bir konuma sahiptir. Allah-u Teala’nın Cebrail vasıtasıyla Hz. Adem’e gönderdiği ilk namazdır.

Resulullah’ın öğle namazını tavsiye etmesi ise, onun hudutlarını, nafilelerini, vakitlerini gözetmek içindir; sadece öğle namazını kılmak için değil. Nitekim namazları, özellikle de öğle namazını gözetmeyi emretmekten anlaşılan da budur. Ehli Beyt’ten nakledilen bir çok hadiste, namazların vakitlerinin gözetilmesi ve faziletli vaktinde kılınması hususunda büyük tavsiyelerde bulunulmuştur. Hatta özürsüz yere ertelemek, bazen bu namazı zayi etmeye ve küçümsemeye sebep olmaktadır. Özellikle de insan bunu devamlı bir iş haline getirirse, namazı hafife almış olur. Zira insan bir işe önem verirse, bir an önce onu yerine getirmeye çalışır. Ama bir işi önemsemezse, onu oldukça zor yerine getirir ve hatta ondan tümüyle gaflet eder. Allah insanı namazı küçümseyecek bir duruma düşmekten korusun. Nitekim Resulullah namazı hafifseyen bir kimse hakkında, “Bu hal üzere ölürse benim dinim üzere ölmemiştir.”[111]diye buyurmuştur. Hatta bazen insan namazı hafife aldığı için sonunda terk eder. Zira insanın gözünde önemli olmayan bir şey, yavaş yavaş unutulur ve hatırlanmaz bir hale gelir. Halbuki dünyevi işlerimizde, özellikle de önemli hususlarda hiç bir şeyi, bu kadar unutmuyor ve küçümsemiyoruz. Zira nefsimiz önemsediğinden ve aşırı sevdiğinden dolayı, tamamıyla dünyaya yönelmiş ve hatırından çıkarmamaktadır. Elbette böylesine bir işin unutulması mümkün değildir. Örneğin size belirli bir günde, sizce önemli bir miktarda para vermek isteyen doğru sözlü birinin, söz verdiği o zamanı asla unutamazsınız ve o zamanın bir an önce gelip çatmasını gözetlersiniz. Dolayısıyla zamanı geldiğinde tam bir kalp huzuru ve batinî teveccüh ile orada hazır olursunuz. Zira nefis sevgisi size o işi sevdirmiştir ve dolayısıyla da o hususta asla gevşeklik göstermezsiniz. Herkes kendi durumu esasınca diğer dünyevi işlerde de böyledir. Ama eğer herhangi bir şey gözünüzde değersiz olursa; nefsiniz bir an teveccüh etse de bu teveccüh geçici bir şeydir, sadece bir hatırlamadır ve bir an bile geçmeden, hemen unutur gidersiniz.

O halde dini işlerimizde niçin gevşek davrandığımızın sebebi de anlaşılmış oldu. Zira gaybe imanımız yoktur, yakin ve itminan temellerimiz zayıftır. Allah’ın ve enbiyanın vaatlerini can-u gönülden kabul etmemişiz. Dolayısıyla bizim gözümüzde bütün ilahî durumlar ve dini şeriatlar, basit ve gevşek durumdadır. Bu gevşeklik yavaş yavaş gaflete sebeb olur. Bu dünyada gaflet bizlere galip gelir ve bizi sahip olduğumuz zahirî dinden çıkarır. Dolayısıyla ölümün zorlukları ve şiddeti anında da tam bir gaflet hasıl olur.

Dinin sütunu, imanın sağlam temeli ve İslam’da imandan sonra en önemli şey sayılan günlük beş vakit namazın, Allah-u Teala ve dergahının has kullarından başka hiç bir kimsenin bilmediği batınî ve nuranî teveccühler ile melekutî ve gaybi suretlerinin yanı sıra, Allah-u Teala’yı istenilen ilahî adap ve nitelikleriyle sürekli zikretmeden hasıl olan en önemli boyutlarından biri de, insanın Allah-u Teala ve gayb alemiyle olan irtibatını güçlendirmesi, Allah’ın huzurunda huşu içinde olma melekesini kalpte icad etmesi ve yerinden sökülemeyecek bir şekilde kalbe temiz tevhit ağacını ekmesidir. Böylece insan ölümün belirtileri zuhur ettiğinde, korkunç hallerini gördüğünde ve gayb örneğini müşahede ettiğinde hasıl olan büyük ilahî imtihandan başarılı bir şekilde çıkar, dini yerleşik hale gelir ve kök salar. Dini en küçük bir unutkanlık baskısı karşısında ortadan kalkan bir din olmaktan kurtulur.

O halde ey azizim! Sakın, sakın! Allah-u Teala başta da sonda da sana yardımcı olsun. Sakın dini işlerinde, özellikle de beş vakit namazında gevşeklik etme ve hafife alma. Allah da biliyor ya, bütün nebiler veliler ve hidayet imamları sadece Allah’ın kullarına olan büyük şefkatleri sebebiyle kadar teşvik etmiş ve sakındırmışlardır. Yoksa bizim imanımızın onlara hiç bir faydası yoktur ve amellerimizden hiçbir fayda görecek değillerdir.

 

12. Bölüm: Kur’an Tilavetinin Faziletinin Beyanı Hakkında

Resulullah’ın (s.a.a) vasiyetlerinden biri de Kur’an tilavet etmektir. Kur’an tilavet etmenin, hıfzının, taşımasının, sarılmanın, öğrenmenin, sürekli okumanın, gayret göstermenin, anlam ve sırları hakkında tefekkür etmenin fazileti, kısır aklımızın alacağından çok daha fazladır. Bu hususta Ehl-i Beyt’ten nakledilen hadisler bu sayfalara sığmayacak kadar çoktur. Dolayısıyla bir kaçını aktarmakla yetiniyoruz.

Kafi’de yer alan bir hadiste İmam Sadık’a şöyle buyurmuştur: “Kur’an Allah’ın, kuluna bir ahdidir (anlaşmasıdır) ve Müslüman insanın her gün bu ahdine bakması ve günde en az elli ayet okuması yakışır.”[112]

Hz. Seccad ise şöyle buyurmuştur: “Kur’an ayetleri hazinelerdir. O halde hazinelerden her biri açıldığında ona bakman yakışır.”[113]

Bu iki hadis, zahiren, ayetler üzerinde tefekkür edilmesinin ve anlamlarının düşünülmesinin güzel olduğunu ifade etmektedir. İlahî muhkem ayetler üzerinde tefekkür etmek ve tevhid, hikmet ve marifetlerini anlamaya çalışmak; ilahi kelamın muhatabı olan vahy Ehl-i Beyt’ine sarılmadan, kendi şahsi görüş ve bozuk heveslerine uyanlar hususunda nehy edilmiş olan kendi reyine göre tefsirden apayrı bir şeydir. Bu husus, kendi yerinde ispatlanmıştır ve dolayısıyla da bu makamda detaylara yer vermek gereksizdir. Sadece Allah-u Teala’nın şu ayeti bile yeterlidir: “Onlar Kur’an üzerinde tefekkür etmezler mi? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?”[114]

Kur’an’a müracaat etmek ve manasına teveccühte bulunmak hadislerde oldukça tavsiye edilmiştir. Hatta Emir’ul Müminin (a.s) şöyle buyurmuştur: “Tefekkür üzere olmayan bir kıraatin hiç bir hayrı yoktur.”[115]

Bu hususta Ebi Ca’fer’den (a.s) naklen, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bir gecede on ayet okuyan kimse gafillerden yazılmaz. Elli ayet okuyan ise zikredenlerden yazılır. Yüz ayet okuyan itaat edenlerden yazılır. İkiyüz ayet okuyan boyun eğenlerden yazılır. Üçyüz ayet okuyan, kurtuluşa erenlerden yazılır. Beşyüz ayet okuyan, ibadette çaba gösterenlerden yazılır. Bin ayet okuyana, en küçüğü Uhud dağı kadar, en büyüğü ise, yer ile gök arası kadar olan bir kıntar iyilik yazılır ki bir kıntar, onbeş bin (veya ellibin) miskal altın ve bir miskal da yirmidört kırat[116] değerindedir”[117]

Bir çok hadislerde, Kur’an’ın güzel bir surette tecessüm edeceği ve ehli ile kıraat edenlere şefaatte bulunacağı yer almıştır ki biz bunların naklinden vazgeçtik.

Bir hadiste ise şöyle yer almıştır: “Eğer mümin genç, Kur’an’ı tilavet ederse, Kur’an, onun et ve kanına karışır. Allah-u Teala onu değerli ve iyi elçileriyle birlikte kılar. Kıyamette Kur’an onun sığınağı olur. Allah’ın huzurunda (Kur’an) şöyle der: “Ey Allahım! Benimle amel edenler dışında her amel eden kimse mükafatını aldı. O halde beni okuyanlara, en iyi mükafatını ver.” Böylece Allah-u Teala ona (Kur’an ile amel edenlere) cennet elbiselerinden iki elbise giydirir ve başına keramet tacını koyar ve (Kur’an’a), “Acaba razı oldun mu?” diye hitab edilir. Kur’an, “Ben daha fazlasını ümit ediyordum.” diye arz eder. Böyle olunca da eman ve güven sağ eline, cennette ebedi kalmak ise sol eline verilir, böylece cennete girer ve kendisine, “Oku ve yücel.” denir. Daha sonra da Kur’an’a şöyle hitap edilir: “Biz onu bir çok makamlara ulaştırdık, acaba razı oldun mu?” Kur’an o zaman “Evet” der.”[118]

Hakeza Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her kim Kur’an’ı çok okur ve ezberlemede zorluklara katlanarak ahdini yenilerse, kendisine iki mükafat verilir.”[119] Bu hadisten anlaşıldığı üzere Kur’an-ı Şerif’i tilavet etmekten maksat; insanın kalbine tesir etmesi, insanın batınının, ilahî kelamın sureti haline gelmesi ve meleke/yeti (aptitude)) mertebesinden tahakkuk (aktüel/edimsel) mertebesine ulaşmasıdır. Nitekim “Eğer mümin genç, Kur’an’ı tilavet ederse, Kur’an, onun et ve kanına karışır” sözü de buna işaret etmektedir. Bu da, Kur’an’ın suretinin kalpte yer etmesinden kinayedir. Öyle ki artık insanın batını liyakat ve kabiliyeti miktarınca Kelamullah-ı Mecid ve Kur’an-ı Hamid haline gelir. Kur’an’ı yüklenen kimselerin batını ise, her şeyi ihata eden ilahi kelamın tüm hakikati haline gelir. Bizzat Kur’an’ın kendisi, her şeyi kuşatan kesin bir kanıttır. Hz. Ali ve onun neslinden gelen masum imamlar ise tümüyle ilahî temiz ayetlerin tecessümüdür. Onlar Allah’ın büyük ayetleri ve tam Kur’an’dırlar. Hatta tüm ibadetlerde bu anlam amaçlanmıştır. İbadetlerde ve ibadetlerin tekrarındaki en büyük sırlarından birisi de, bu ibadetlerin hakikatinin aktüel hale getirilmesi, kalp ve zat batınının ibadetin suretiyle tecessüm etmesidir. Nitekim bir hadiste “Hz. Ali’nin (a.s) müminlerin namazı ve orucu olduğu” yer almıştır.[120]

 

İbadetin Gençleri Etkilediğinin Beyanı Hakkında

Bu kalbî etkilenme ve batınî tecessüm, gençlik çağında daha iyi hasıl olur. Zira gencin kalbi latif ve tazedir, sefası daha çoktur. Meşguliyetleri, çatışmaları ve yoğunlukları ise daha azdır. Dolayısıyla tepkisi az, kabulü ise daha çoktur. Tüm güzel ve çirkin huylar, gencin kalbinde daha iyi, çabuk ve şiddetli şekilde etki eder. Bir çok gencin ehliyle muaşeret ettiği takdirde hak ve batılı, veya güzel ve çirkini hiç bir delil ve kanıt olmaksızın kabul ettiği görülmüştür. O halde gençler, kalplerinde güçlü bir iman da olsa kimlerle muaşeret ettiğinde iyi bakmalı ve kötülerle oturup kalkmaktan sakınmalıdır. Kötü kimselerle oturup kalkmak her sınıftan insan için zararlıdır. Hiç kimse kendine güvenmemeli, güzel ahlak ve ameline aldanmamalıdır. Nitekim hadislerde de kötü kimselerle muaşeret etmek yasaklanmıştır.[121]

 

Kıraatin Adabı Hususunda

Özetle Kur’an-ı Kerim’in kıraatinden istenilen husus kalpte Kur’an’ın suretinin tecessüm etmesi, emir ve yasaklarının kalbi etkilemesi ve davetlerinin yerleşmesidir. Bunlar sadece kıraat adabına riayet edildiği zaman söz konusudur. Kıraat adabından maksadımız ise Kur’an kurrâları nezdinde mütedavil olan sadece tüm gücünü lafızların mahreci ile harfleri eda etmede tüketmesi türünden şeyler değildir. Aksi takdirde Kur’an ve anlamı hususunda tümüyle gaflete düşmekle beraber tecvit de bozulur, bir çok defa kelimeler aslî suretinden çıkar, madde ve suretiyle değişikliğe uğrar. Zaten şeytani hilelerinden biri de ibadet eden bir insanı ömrünün sonuna kadar Kur’an-ı Kerim’in lafızlarıyla meşgul etmesi; Kur’an’ın nüzul sırlarından, emir ve yasakları ile hak inançlara ve güzel ahlaka davetinin hakikatinden bütünüyle gafil kılmasıdır. Ancak elli yıllık kıraatten sonra, aşırı kalın ve şiddetli okuma sebebiyle kelam suretinden tamamıyla çıktığı ve ilginç bir hale geldiği anlaşılmaktadır! Dolayısıyla adaptan maksat, tertemiz şeriatta göz önünde bulundurulan adaptır ve bunların en büyüğü ve başlıcası da ayetler üzerinde tefekkür etmek ve ibret almaktır. Nitekim buna daha önce de işaret edilmişti.

Kafi’de yer alan bir hadiste İmam Sadık şöyle buyurmuştur. “Bu Kur’an’da hidayet meşaleleri ve karanlık gecenin kandilleri vardır. O halde görüş sahibi insan gözleriyle Kur’an’ı taramalı ve nurundan istifade etmek için gözlerini açmalıdır. Zira Kur’an’da tefekkür etmek basiretli kalbin hayatıdır. Karanlıklarda aydınlanan kimse nurdan istifade ettiği gibi (cehalet ve delalet karanlıklarında da Kur’an’dan istifade edilir).”[122]

Hz. Ali ise uzun bir konuşmasında takva sahiplerinin sıfatı hakkında şöyle buyurmuştur: “Takva sahibi kimseler, Kur’an’da korkutucu bir ayete rastladıklarında gözlerini ve kalp kulaklarını açarlar. Bütün bedenleri titremeye başlar, kalpleri korkar, adeta cehennemin korkunç sesinin ve feci bir inilti ve solumasının kulaklarının dibinde olduğunu sanırlar. Teşvik eden bir ayete rastladıklarında ise hırsla ona itimat ederler ve kalpleri şevkten adeta uçar hale gelir. Adeta o vaatlerin hazır olduğunu sanırlar”[123]

Açıkça bilindiği gibi Kur’an’ın manaları üzerinde tefekkür eden bir insanın kalbi etkilenir ve yavaş yavaş takva sahiplerinin mertebesine erer. Eğer ilahî yardıma mazhar olursa o makamdan da geçer ve tüm kuvve ve organları ilahî ayetlerden bir ayet haline gelir. Dolayısıyla ilahî hitapların cezbeleri onu kendinden geçirir, “oku ve yücel” hakikatini bu alemde elde eder, sonunda kelamı vasıtasız bir şekilde bizzat söyleyenden işitir ve böylece benim ve senin gibilerin hayaline bile gelmeyen şeyler olur.

 

Kıraatte İhlasın Beyanı Hakkında

Kur’an kıraatinin kalbi etkileme hususunda temel bir konumu bulunan ve yokluğu durumunda da hiç bir amelin kabul görmediği, hatta zayi ve batıl hale geldiği ve de Allah’ın gazabına neden olduğu olmazsa olmaz adaplarından biri de, uhrevi makamların sermayesi ve ahiret ticaretinin anamalı olan ihlastır.

Bu hususta da Ehl-i Beyt’ten bir çok rivayet nakledilmiştir. Örneğin İmam Bakır şöyle buyurmaktadır: “Kur’an kârileri üç kısımdır. Onlardan birisi Kur’an okur, kıraatini geçim vasıtası kılar, bu vasıtayla hükümdarlardan maaş alır ve insanlardan öne geçmeye çalışırlar. Birisi de Kur’an okur, harfleri ezber, Kur’an’ın sınırlarını zayi eder ve kasenin arkaya atıldığı gibi Kur’an’ı arkaya atarlar. Allah-u Teala bu tür Kur’an yüklenicilerini çoğaltmasın. Başka bir grup ise Kur’an’ı kıraat eder, Kur’an’ın devalarıyla kalp dertlerini ilaç etmeye çalışır. Onun vasıtasıyla geceleri (ibadet ile) sabahlar, gündüzleri (oruç tutarak) susuz geçirirler. Onunla camilerde namaz kılar ve gece (ibadet için) yatağından kalkarlar. Aziz ve cebbar olan Allah onlar vasıtasıyla belaları def eder, onlarla düşmanlara üstün gelir ve onlarla göklerden yağmur yağdırır. Allah’a andolsun ki Kur’an’ın bu kârileri simyadan daha değerlidir.”[124]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Halktan istifade etmek için Kur’an tilavet eden insan kıyamet gününde yüzünde hiç bir et olmaksızın kemik olduğu halde haşrolur.”[125]

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kur’an’ı öğrenen, onunla amel etmeyen ve dünya sevgisiyle ziynetini Kur’an’a tercih eden insan, Allah’ın gazabını hak eder ve hakikatte Allah’ın kitabını artlarına atan Hıristiyan ve Yahudilerin derecesindedir.

Kur’an’ı kıraat eden, ama bununla kendini beğenen ve dünyayı talep eden insan, kıyamet gününde yüzünde hiç et olmaksızın kemikli bir halde Allah’ın huzuruna çıkar, ateşe girinceye kadar Kur’an ensesine vurur ve sonunda cehenneme düşenlerle birlikte cehenneme düşer.”

Allah Kur’an’ı kıraat eden, ama amel etmeyen kimseyi kıyamet gününde kör olarak haşr eder ve o şöyle der: “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören bir kimseydim” der. Allah, “Böyledir, ayetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun, bugün de öylece unutulursun” der”[126] Daha sonra onu ateşe atarlar.

Kur’an’ı Allah için ve sadece dinin öğretilerini öğrenmek için kıraat edenin sevabı, bütün meleklerin, nebilerin ve resullerin tümüne verilen sevap gibidir.”

Kur’an’ı riya, kendini beğenmek, cahillerle mücadele etmek, alimlere karşı kibirlenmek veya dünyayı elde etmek için öğrenen kimsenin Allah-u Teala kıyamette kemiklerini dağıtır ve ateşte hiç kimse onun kadar azap görmez. Allah-u Teala ona şiddetli gazap ettiği için de onu her türlü azapla cezalandırır.

 Kur’an öğrenen, ilimde tevazu gösteren, bu ilmi Allah’ın kullarına öğreten ve sadece Allah nezdinde olanı taleb eden kimseye gelince, cennette hiç kimsenin sevabı ve derecesi, ondan daha büyük değildir ve cennetteki bütün yüce ve nefis makamlarda, nasibi en fazla ve derecesi en değerli kimsedir.”

 

Tertilin Manasının Beyanı Hakkında

Kur’an’ın nefiste etkili olmasına sebep olan ve Kur’an’ı kıraat eden kimsenin dikkat etmesi gereken hususlardan biri de kıraatte tertildir ve hadis-i şeriflerde yer aldığı üzere tertil; sürat ve acele ile kelimelerin birbirinden kopmasına ve dağılmasına neden olan aşırı yavaşlık ve gevşeme arasındaki orta yoldur.

Nitekim Kafi kendi senediyle Abdullah b. Süleyman’dan şöyle dediğini aktarmaktadır: Hz. İmam Sadık’a (a.s) “Kur’an’ı tertille okuyunuz.” ayeti sorunca şöyle buyurdu: “Hz Emir’ül Müminin Ali (a.s) şöyle buyurdu “Yani, Kur’an’ın harflerini kamil bir şekilde izhar et ve şiir okurken acele ettiğin gibi acele etme. Hakeza harfleri dağınık çakıl taşları gibi de dağıtma. Kalbi etkileyecek ve duygulandıracak bir şekilde okuyun ve derdiniz süreyi bitirmek olmamalıdır.”[127]

O halde Allah’ın kelamını okumak, ilahî ayetlerle kendi kasvetli kalbini tedavi etmek, her şeyi ihata eden ilahi kelamla kalbi hastalıklarını iyileştirmek; bu gaybi ve nurlu meşalenin ve semavi“nur üstüne nur”un ışığından istifade ederek uhrevi makamlara ve kemal merhalelerine ulaşma yoluna ermek isteyen insan, bunun zahirî ve batınî araçlarını temin etmeli, zahirî ve manevi adaplarına riayet etmelidir; bizim gibi değil. Bizler Kur’an’ı okurken mana, maksat, emir, nehy, vaaz ve sakındırmalarından tümüyle gaflet ettiğimiz gibi, cehennemin sıfatları, şiddetli azabı ile cennet ve nimetlerinin niteliklerinin de bizimle hiç bir ilgisinin olmadığını sanıyoruz. Hatta Allah korusun bir roman okurken kalp huzurumuz daha çok ve duygularımız daha hassas iken, Allah-u Teala’nın kitabını okurken zahirî adaplarından bile gaflet ediyoruz.

Hadis-i şerifte yer aldığı üzere “Kur’an’ı hüzünlü bir şekilde ve güzel bir sesle okuyunuz.”[128]Hz. Ali bin Hüseyin Kur’an’ı güzel bir şekilde tilavet ediyordu. Öyle ki oradan geçen kimseler duruyor, onun Kur’an okuyuşunu dinliyor ve kendinden geçiyorlardı.[129] Ama biz Kur’an’ı okurken daha çok kendi güzel sesimizi insanlara duyurmaya çalışıyoruz. Kur’an veya ezanı bir vasıta kılıyoruz. Maksadımız Kur’an’ı tilavet etmek ve bu müstahap amelle amel etmek değildir. Özetle şeytanın ve nefs-i emmarenin hileleri çoktur ve genellikle batılı hakka benzetmekte, çirkin ve güzeli birbirine karıştırmaktadır. Dolayısıyla bunların şerrinden ve hilelerinden Allah’a sığınmak gerekir.

 

 

 

13. Bölüm: Namazda Elini Kaldırmanın ve Ters Çevirmenin Beyanı Hakkında

 

Hadis-i şerifte yer alan, “Namazda ellerini kaldır ve ters çevir” ifadesinden maksat, zahirinden anlaşıldığı kadarıyla, tekbirler esnasında ellerini kaldırmaktır. Elini ters çevirmekten maksat ise, muhtemelen elinin içini kıbleye doğru yöneltmektir. Nitekim tekbir getirirken elleri kaldırmak, müstahap amellerden biridir. Belki de hadisteki elleri kaldırmaktan maksat, kunut esnasında elleri kaldırmaktır ve ellerini ters çevirmekten maksat da elinin içini göklere doğru çevirmektir. Nitekim fakihler de bunun müstahap olduğunu söylemiş ve delili hakkında tartışmışlardır. Ama bu rivayette birinci ihtimal, daha güçlüdür. Gerçi şeriat ehlinin kunuttan bu düzenden başka bir şey anlamadığını ve elleri mutlak olarak her hangi bir şekilde kaldırmak ile yetinmediğini gösteren kesin siretinden sonra, başka bir delile de ihtiyaç yoktur. Özetle bu rivayet-i şerifede birinci ihtimal daha güçlüdür.

Bil ki fakihler arasında meşhur olduğu üzere, tekbirlerde insanın ellerini kaldırması müstehaptır. Bazıları bir takım emirlerin ve “Fasalli li rabbike vanhar”[130] ayetinin tefsirinde, Allah-u Teala’nın emrettiği “nahr”dan maksadın tekbirler esnasında ellerini kaldırmak olduğunu ifade eden bazı rivayetlerin[131] zahirine bakarak tekbirler esnasında ellerini kaldırmanın farz olduğunu söylemişlerdir. Ama rivayetlerde yer alan bir çok kanıtlar, örneğin bu rivayetlerde belirtilen nedenler, tekbirler esnasında ellerini kaldırmanın müstahap olduğuna delalet etmektedir. Özellikle de Fazl b. Şazan’ın İmam Rıza’dan (a.s) ve Ali b.Cafer’in[132], kardeşi Musa b. Cafer’den (a.s) naklettiği sahih rivayetler, tekbirlerde ellerini kaldırmanın farz olmadığına en açık delil teşkil etmektedir. İnsanı zahire kanmaktan alıkoyan bir takım nişanelerden sarf-ı nazar edecek olursak, bu rivayetler elleri kaldırmanın farz olduğunu izhar etmektedir. Ama bu rivayetlerin arasını bulmanın yolu ise, “nass”ın, “zahir”den üstünlüğü sebebiyle müstehap olduğuna hükmetmektir. O rivayet gerçi imamdan başkasının elini kaldırması gerekliliğini ortadan kaldırmaktadır; ama yine de bu rivayetin, imam ve cemaati kapsadığı, tek başına namaz kılan kimse hakkında sessiz kaldığı ve bütün bunlara rağmen elleri kaldırmanın herkese farz olduğu hususuyla çelişmediği iddia edilebilir. Ama imamın ellerini kaldırması, ona uyan cemaate kifayet etmektedir. Nitekim imamın kıraati de cemaate kifayet etmektedir. Rivayetteki bu en güçlü ihtimal esasınca, son dönem araştırmacılarının yaptığı, “mutlakın (kayıtsız bir hükmün) mukayyad (kayıtlı bir hüküm) esasınca yorumu”nu gerektiren itirazlar da geçerli değildir. Buna rağmen söz konusu ayırımın yapılmamış olması, eski ve yeni meşhur görüş ile iç ve dış nişaneler, artık tartışmaya yer bırakmamaktadır. Ayrıca burada detaylara yer vermek de uygun değildir. Velhasıl namazlarda ellerini kaldırmak müstehap adaplardan biri olduğundan dolayı, insanın mümkün mertebe bunu terk etmesi doğru değildir. Özellikle alimlerden bazısı farz olduğuna bile söylediği bu tür müstahab amellerde, dinsel ihtiyat esasınca, insanın asla söz konusu amelleri terk etmemesini gerektirmektedir.

 

Elleri Kaldırmanın Sırrının Beyanı Hakkında

Velhasıl namazlarda söylenen her tekbirde insanın elini kaldırması namazın süsüdür. Cebrail’in ve yedi kat göklerdeki meleklerin namazı da böyledir. Nitekim İbn-i Nebate, bunu, Hz. Ali’den (a.s) nakletmiştir.[133] İmam Rıza (a.s) da, İlel ve Uyun-u Ahbar’daki rivayetlerle örtüşen ifadelerle şöyle buyurmuştur: “Namazda elleri kaldırmanın sebebi, tekbirde bir miktar Allah’a yöneliş, ihlas ve Allah’a yakarma haletinin var olmasıdır. Allah-u Teala zikredildiğinde kulunun sadece kendisine yönelmesini, yakarmasını ve ihlaslı olmasını istemektedir. Ellerini kaldırmakla teveccüh etmesi, niyetinin farkında olması ve kalbiyle Allah’a yönelmesi içindir.”[134]

Bu söylenenler marifet ehlinin elleri kaldırma sırrı hakkında söylediği, ellerini kaldırmakla Allah’tan gayrisini bir kenara ittiği, bütünüyle Allah’a ulaşma yolundaki dikenleri kaldırdığı ve kendisini Allah’tan gayrisinden halis kıldığı -zira aşk ve muhabbet mektebinde şirk sayılan Allah’tan gayrisine teveccühten arındırdığı- hakikatiyle de örtüşmektedir. İnsan bu teveccüh sayesinde manevi/hakiki miracı ve ilallaha yolculuğu gerçekleştirmiş olur. Bu yolculuk ve mirac ise Allah’tan gayrisini ve bencilliği terk etmedikçe gerçekleşemez. Nitekim namazdan önce söylenen yedi iftitah tekbiri de mülkî ve melekutî yedi hicabı yırtmak içindir.

Bilindiği gibi Allah’ın velileri her bir tekbirle hicablardan birini yırtar, bu hicap alemlerini aşar ve bu çadırların sakinlerini terk ederler. Daha sonra başka bir takım hicabları keşfeder ve kalplerine takyidi/sınırlı başka bir tecelli hasıl olur. Bu da yollarına engel olmaz, onları oyalamaz ve kalben teveccüh etmelerine neden teşkil etmez, onu da başka bir tekbirle ortadan kaldırırlar. Adeta kalplerinin batını şöyle demektir: “Allah takyidi/sınırlı tecelli ile tecelli etmekten daha büyüktür.”

Nitekim evliya ve ihlas sahiplerinin efendisi Hz. İbrahim de o irfanî/şuhudî yolculukta ve takyidi/sınırlı tecellide böyle buyurmuştur. O halde ilallah sâliki, aşk diyarının yolcusu ve vuslat yolunun aşığı olan bir insan, tek tek bütün hicapları yırtar ve son tekbire varır. Onunla da yedinci hicabı yırtar, Allah’tan gayrisini yok eder ve şöyle der: “Şüphesiz ki ben yüzümü yerleri ve gökleri yaradan Allah’a yönelttim.”[135] Nitekim Hz. İbrahim de böyle buyurmuştur. Daha sonra kapıyı ele geçirir, celal nurlarını keşf eder, Allah’a sığınır ve Allah-u Teala’nın ismiyle içeri girer. Nitekim Muhammed b. Ali b. Hüseyin’in (r.a) naklettiği hadis-i şerif de buna işaret etmiştir.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Resulullah mirac gecesinde yedi hicabı kat etti. Her hicabın yanında bir tekbir söyledi. Sonunda Allah-u Teala onu yüceliğinin nihayetine erdirdi.”[136]

Bu hadisin bir benzeri İmam Musa bin Cafer’den (a.s) nakledilmiştir.[137] Ama o rivayette, Resulullah’ın hicabı yırttıktan sonra tekbir getirdiğini söylenmiştir. Bu, irfanî ekol ve zevkine daha da uygundur. Zira elin her kalkışıyla hicapları ortadan kalkmakta ve yücelik nurlarından bir nurun zuhuruyla tekbir söylenmektedir. O nur, nuraniyet hicaplardan bir takyid/sınırlılık olduğundan dolayı, yine elleri kaldırmakla ortadan kalkmakta ve kenara itilmektedir. Sonunda mutlak zatî tecelli hasıl olmakta ve evliyanın emellerinin nihayeti olan yüceliğin zirvesine erişilmektedir. Önceki hadisi de buna döndürmek mümkündür.

Velhasıl bizler bu manaları idrak etmekten mahrumuz; nerde kaldı ki şuhud veya vusul ile bilelim! Ama kötülük ve perişanlığımız sebebiyle bu makam ve dereceleri inkâr ediyoruz. Evliyanın miracını ve temiz insanların namazını, kendi namazı gibi zannediyoruz. Onların kemalinin, kendi amellerimizin kemali gibi olduğunu sanıyoruz. Nihayeten anladığımız şey, onların namazlarının kıraat ve diğer adaplarının iyi olduğu; şirk, riya ve kendini beğenmişlikten uzak bulunduğu ve ibadetlerinin cehennem korkusu veya cennet şevki üzere olmadığıdır. Halbuki bu onların resmi ve yaygın olan makamlarından biridir. Namazda ve bu ruhani miraçta, onların, bizim gibilerin tasavvur dahi edemediği bir takım makamları vardır.

 

Şeytanın Hilelerinden Birinin Beyanında

Bu makamda hatırlatılması gereken önemli hususlardan -ki kalem elimde olmadan sözü buraya getirdi- biri de, yol kesen şeytanın hilelerinden biri sayılan ve insanı manevi makamlara ve kemallere ulaşmaktan alıkoyan en kötü engellerden birinin, manevi veya gaybi makamları inkar etmesidir. Bu inkar; bütün delalet ve cehaletlerinin sermayesi, donukluk ve durgunluğun nedenidir. İnsandaki kemalatlara ulaşmanın burakı olan şevk ruhunu öldürür ve ruhanî/kemalî miracın refrefi olan aşk ateşini söndürür ve nihayeten insanı talepten alıkoyar. Bunun tam tersine, eğer insan manevi makamlara ve irfanî derecelere halis bir şekilde inanırsa, nefsani istek küllerinin altında sönmeye yüz tutmuş olan fıtri aşk ateşine yardımcı olur ve kalbinin derinliklerindeki iştiyak nurunu alevlendirir. Böylece insan yavaş yavaş talep etmeye başlar, müşahedeye koyulur, sonunda Allah’ın hidayetine mazhar olur ve Allah-u Teala insanın elinden tutar. Hamd Allah’a mahsustur.

 

 

14. Bölüm: Misvakın Faziletinin Beyanı Hakkında

Bil ki Resulullah’ın bu hadis-i şerifte tavsiye ettiği misvak kullanmak, mutlak şer’i müstahap adaplardan birisidir. Belirli zamanlarda; örneğin abdest alırken, namaz kılarken, Kur’an kıraat ederken, seher vaktinde ve uykudan kalkarken misvak kullanmak önemle vurgulanmış bir ameldir. hadis-i şeriflerde misvak edilmesi önemle tavsiye edilmiş ve bir çok etkileri ve faydaları zikredilmiştir. Biz bu hadislerden bazısını teberrüken aktarmak istiyoruz.

Ebi Abdullah şöyle buyurmuştur: “Misvakta on iki haslet vardır: Resulullah’ın sünnetindendir, ağzı temizleyicidir, göz nurunu artırır, Allah’ı razı eder, balgamı yok eder, hafızayı güçlendirir, dişleri beyazlatır, iyilikleri artırır, dişin arkasındaki apseleri giderir, diş minelerini güçlendirir, iştahı artırır ve melekleri mutlu eder.”[138]

Diğer bir hadiste de bu manaya yakın ifadeler mevcuttur.[139] Bu hadis-i şerifte yer alan apseler ise, dişler arasında ortaya çıkan küçük irinlerdir. Bu irinlerden beyaz ve pis kokulu bir sıvı üremekte, lokmalar çiğnenirken bu irinler patlamakta, sıvıları ağızdaki lokmaya karışmakta ve sindirim bozukluğu gibi bir çok hastalıklara neden olmaktadır. Günümüzdeki doktorlar buna “diş apsesi” (dental abscess) demekte ve çok önem vermektedirler. Hatta bunu tedavi etmek için bazen dişi çekmek zorunda kalmaktadırlar. O halde insan gaybi ve batınî boyutlarının en büyüğü sayılan Allah’ın rızasının yanı sıra, kendi sıhhat ve selameti için de olsa misvak kullanmalı, nebilerin bu sürekli sünnetiyle amel etmelidir.

Bir hadiste Resulullah şöyle buyurmuştur: “Cebrail bana misvak kullanmayı o kadar tavsiyede bulundu ki ben dişlerimden korkar hale geldim.”[140] Hakeza şöyle buyurmuştur: “Eğer ümmetime ağır gelmeseydi abdest alırken ve namaz kılarken dişlerini misvaklamayı farz kılardım.”[141]

“Resulullah abdest suyunu ve misvakını mübarek başının yanına koyuyor ve suyun üstünü bir şeyle örtüyordu. Uykudan uyanınca dişlerini misvaklıyor, abdest alıyor, dört rekat namaz kılıyor ve ardından yeniden uyuyordu. Sonra yine uyanıyor, dişlerini misvaklıyor, abdest alıyor ve namaz kılıyordu.” İmam Sadık (a.s) bu hadisi zikrettikten sonra söyle buyurmuştur: “Sizler de Resulullah’a (s.a.a) uyun.”[142]

Rivayetlerde de yer aldığına göre “iki rekat misvakla kılınan namaz, misvaksız kılınan yetmiş rekat namazdan daha hayırlıdır.”[143] Hatta müstehap olduğu üzere insan abdestten önce misvak etmeği unutursa sonra yerine getirmelidir ve daha sonra üç kere mezmeze etmelidir. Bu husustaki hadisler oldukça çoktur. İsteyen hadis kitaplarına müracaat etmelidir.[144]

 

15. Bölüm: Resulullah’ın Vasiyetinde Yer Alan Ahlakî Güzellik ve Çirkinliklerin Temellerinin Beyanı Hakkında

Gerçi biz bu kitapta bir çok münasebetle, nefsin ahlakî boyutlarını detaylı bir şekilde açıklamaya ve güzel ahlakla ahlaklanmanın ve kötü ahlaktan kaçınmanın yollarını uygun ve mümkün olduğu kadar izah etmeye çalıştık. Ama burada kapsamlı bir şekilde bazı açıklamalarda bulunmak istiyoruz.

Bil ki “hulk” (mizaç/temperament) insanın nefsinde olan bir halettir ve insanı düşünce ve fikir olmaksızın amele davet etmektedir. Örneğin cömertlik hulkuna sahip olan insan, bu hulku kendisini infaka zorlar. Bu hususta o insan hiç bir önhazırlığa girişmez ve hiç bir tercih fikrinde bulunmaz. Görmek ve duymak gibi adeta doğal fiillerinden biri halinde olur. Hakeza iffet hulkuna sahip olan nefis de, adeta tabii fiillerden biriymiş gibi nefsini hıfz etmeye çalışır. Nefis bir takım riyazet, tefekkür ve tekrar vasıtasıyla bu makama erişmedikçe, hulk sahibi olamaz ve nefsin kemali elde edilemez. Eğer hulk, kemallerden biriyse yok olmasından, böylece kötü adet ve ahlakın üstün gelmesinden korkulur. Ama eğer tabii filler haline gelir, kuvve ve araçlar boyun eğer Hakk’ın saltanat ve kahrı zahir olursa, artık zevali çok zor olur ve ortadan kalktığı çok az görülmüştür.

Ahlak alimlerinin dediği esasınca nefsin bu haleti ve hulku, insanda bazen tabii hale gelmekte ve fıtratın aslı ve mizaç ile ilgili bulunmaktadır. Bu hem hayır ve mutluluk ve hem de şer ve mutsuzluk cihetinde böyledir. Nitekim meşhur olduğu üzere bazıları çocukluk çağlarından itibaren hayra, bazıları da şerre meyillidir. Bazıları en küçük bir şeyden gazaplanır ve diğer bazıları dehşete kapılır, bazıları da ağlayıp sızlanır ve diğer bazıları ise bunların tam tersi durumda bulunur.

Bazen de bu nefsani ahlak; adetler, muaşeret, tefekkür ve düşünce neticesinde elde edilir. Bazen ilk önce tefekkür ve düşünce ile hasıl olur ve meleke (aptitude) haline gelir. Elbette bu makamda bir takım farklı görüşler de vardır ki biz, konumuz uzayacağından ve bizi amacımızdan uzaklaştıracağından dolayı bu konuya girmekten sakınıyoruz. Sadece bizlere faydalı olan ve bu makamla ilgili bir takım açıklamalarda bulunacağız.

Bilmek gerekir ki bir hulkun (mizaç/temperament) fıtrî veya tabiî (congenital and natural) olduğunu söylüyorsak, onun zatî ve değişmez olduğunu kastetmiyoruz. Aksine bütün melekeler ve nefsani hulklar, nefisler bu hareket ve değişim aleminde olduğu, zaman ve yenilenme tasarrufu altında bulunduğu, kuvve ve heyula (metter)[145] halinde kaldığı müddetçe değişebilir. İnsan bütün ahlakını, karşıtlarına dönüştürebilir. Nitekim delil ve tecrübenin yanı sıra, peygamberlerin davetleri ile hak şeriatların bizleri güzel ahlaka davet etmesi ve kötü ahlaktan alıkoyması da buna kanıt teşkil etmektedir.

Bilmek gerekir ki ahlak alimleri nefsin tüm faziletlerini dört türde toplamışlardır. Bu dört tür; hikmet, iffet, cesaret ve adalettir. Hikmeti, mümeyyiz (ayırtman) ve natık (düşünen) nefsin faziletlerinden; cesareti, gazaplanan nefsin faziletlerinden; iffeti, şehevi nefsin faziletlerinden ve adaleti ise bu üç faziletin itidalinden saymışlardır. Diğer faziletleri ise bu dört fazilete döndürmüşlerdir. Bunun detayları konumuz dışında olduğundan ve bizlere fazla faydalı görülmediğinden geçiyoruz. Sadece şunu bilmemiz gerekir ki bisetin hedefi ve Resulullah’ın davetinin neticesi güzel ahlakı tamamlamaktır. Nitekim Resulullah şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki ben, ahlakî yücelikleri tamamlamak için gönderildim.”[146] Hadis-i şeriflerde kısaca veya detaylı olarak güzel ahlaka, marifetlerden sonra en büyük önemi vermişlerdir. Biz daha sonra bunlardan bazılarını zikredeceğiz inşaallah.

Elbette bunun önemini ifade edebilmek, bizim hakkıyla beyan edebilme gücümüzün çok daha üstündedir. Belli olduğu kadarıyla güzel ahlak, ahiretteki ebedi hayatın sermayesidir ve güzel ahlak vasıtasıyla insana verilen cennet, sıfatlar cennetidir. Sıfatlar cenneti, cismani ve ameller cennetiyle mukayese dahi edilemez. O cennette bütün cismanî nimetler ve lezzetlerin en büyüğü ve en güzeli mevcuttur. Nitekim kötü ameller sebebiyle insanı saran karanlıklar ve dehşetler de, elim olan azapların en üstünüdür.

İnsan bu alemde olduğu müddetçe kendisini zulmetlerden kurtarabilir ve o nurlara ulaşabilir. Evet bunu başarabilir; ama bizlerdeki bu soğukluk, gevşeklik, ihmalkarlık ve ağırlıkla değil. Görüldüğü gibi çocukluktan beri elde ettiğimiz kötü ahlak ve kötü muaşeretler neticesinde takındığımız uygunsuz tavırları ömrümüzün sonuna kadar sürdürmek bir yana, gün geçtikçe de artırmakta ve güçlendirmekteyiz. Adeta başka bir alemin varlığına ve ebedi bir hayatın olacağına iman etmemiş gibiyiz. “Bugünden sonra bir yarın olursa eyvah!” Adeta enbiya ve evliyanın davetinin bizimle bir ilgilisi yok gibi. Elbette bu ahlak ve amellerle nereye gideceğimiz ve hangi suretle haşr olacağımız da bellidir. Bir an kendimize geldiğimizde her şeyi kaybettiğimizi görecek ve büyük bir pişmanlık içerisine gireceğiz. O zaman da kendimizden başka hiç kimseyi kınayamayız. Peygamberler bize saadet yolunu gösterdiler. Alimler ve filozoflar da onların sözlerini bize tefsir ettiler ve batınî hastalıkların tedavi yollarını gösterdiler. Her dille tercüme ettiler ve her beyanla bizlere ifade hepimize beyan ettiler. Her dile tercümeye koyuldular ve her beyanla aşılamaya çalıştırlar. Ama bir türlü işitmedik; kalp, kulak ve gözlerimizi kapadık. O halde kendi kendimizi kınamalıyız. Nitekim Resulullah da şerhiyle meşgul olduğumuz hadiste bunu buyurmuştur. Rivayetlerde, güzel ahlakla ahlaklanmak ve kötü ahlaktan sakınmak meselesi, ifade edilemeyecek kadar çok tavsiyede bulunulmuştur. Bizler ise onların kitaplarına müracaat etmekten bile gaflet etmekteyiz.

Ey aziz! Hadis ve rivayetlerle haşir neşir olan biriysen, hadis kitaplarına, özellikle Kafi’ye müracaat et. Eğer alimlerin ilmî açıklamaları ve terimleri ile yakından ilgiliysen, Teharet’ül A’rak kitabı ile merhum Feyz’in, Meclisi’nin ve Nerakiler’in[147] kitaplarına müracaat et.[148] Eğer kendini bütün bunlardan istifade etmekten müstağni görüyor veya güzel ahlakla ahlaklanıp kötü ahlaklardan sakınmayı gerekli görmüyorsan, ilk önce hastalıkların anası olan cehaletini tedavi et.

Biz bu makamı da bazı hadis-i şerifleri teberrüken naklederek sona erdiriyoruz.

Ebi Abdillah (a.s) şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah, Resulü’nü ahlaki yüceliklere has/özgü kılmıştır. O halde nefislerinizi imtihan ediniz. Eğer sizde de ahlaki yücelikler var ise, Allah’a hamd ediniz ve onu artırmaya çalışınız.” Ebi Abdillah (a.s) daha sonra ahlaki yüceliklerden on tanesini şöyle beyan etmiştir: “Yakin, kanaat, sabır, şükür, hilim, güzel ahlak, cömertlik, gayret, cesaret ve mürüvvet.”[149]

Bu hadsi birden çok yolla nakledilmiştir. Sadece Meana’il Ahbar adlı kitapta, “hilim” yerine, “rıza” kelimesi yer almıştır.[150] Vafi de, Kafi’den bu hadisi az bir farklılıkla nakletmiştir.[151]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Güzel ahlakla ahlaklanınız; zira Allah-u Teala güzel ahlakı sever. Kötü sakının; zira Allah-u Teala kötü fiillerden nefret eder.” İmam Sadık (a.s) daha sonra şöyle buyurmuştur: “Güzel ahlaka sarılın. Zira güzel ahlak, sahibini oruç tutan ve ibadet edenlerin derecesine ulaştırır.”[152]

Ebi Cafer (a.s) şöyle buyurmuştur: “İman açısından müminlerin en kamili, ahlak açısından ahlakı en güzel olandır”[153]

Ali b. Hüseyin’den (a.s) naklen Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde ameller kefesine güzel ahlaktan daha üstün bir şey bırakılmaz.”[154]

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimi cennete sokan en fazla şey Allah korkusundan dolayı sakınmak ve ahlak güzelliğidir.”[155]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Güzel ahlak diyarları abad kılar ve ömürleri uzatır.”[156]

Hakeza İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala güzel ahlakın sahibine, gece gündüz Allah yolunda yapılan cihadın sevabını verir.”[157]

Bu hususta rivayetler oldukça çoktur. Güzel ahlak imanın kemaline, mizanın ağırlığına ve cennete girmeye sebep olur. Kötü ahlak ise bunun aksine imanı bozar, insanı ilahî azaba düçar kılar. Nitekim hadis-i şeriflerde de buna işaret edilmiştir.

Nitekim Ebi Abdillah (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki kötü ahlak, sirkenin balı bozduğu gibi imanı bozar.”[158]

Ebi Abdillah (a.s) başka bir rivayette ise şöyle buyurmuştur: “Kötü ahlak sirkenin balı bozduğu gibi amelleri bozar.”[159]

Resulullah (s.a.a) ise şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala kötü ahlak sahibi olan birinin tövbesinin kabul etmekten imtina eder.” Kendisine bunun sebebi sorulduğunda ise şöyle buyurmuştur: “Zira kötü ahlak sahibi bir günahtan tövbe etse de, daha kötü bir günaha düçar olur.”[160]

Bir hadiste ise şöyle buyurulmuştur: “Ahlakı kötü olan insan kendisini azaba düçar kılmıştır.”[161] Bilindiği gibi kötü ahlak, insanı sürekli azaba maruz kılar ve ahiret aleminde de bir çok zulmetlere, baskılara ve zorluklara sebep olur. Nitekim önceki bazı hadislerin şerhinde bunu beyan ettik. Başta da sonda da hamd Allah’a mahsustur.

 

 

 


[1] Revzet’ul Kafi s. 79, 33. Hadis
[2] Mecme’ul-Beyan, c. 2, s. 244
[3] Nehc’ul Belağa, 47. mektub
[4] Usul-i Kafi, c. 2, s. 339, Kitab’ul İman ve’l Küfr, Kizb babı, 3. hadis ve Vesail’uş Şia, c.8, s. 572, Kitab’ul Hac, Ebvab’ul Ahkam’il İşret’ten 138. bab, 3. hadis
[5] Usul-i Kafi, c. 2, s. 339, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab’ul Kizb, 4. hadis
[6] Musned-i İmam Rıza, c. 1, s. 276, Bab’uz-Zunub, 77. hadis
[7] Vesail’uş-Şia, c. 8, s. 574, Kitab’ul-Hacc, Ebvab-u Ahkam’il-İşret’ten 138. bab, 12. hadis
[8] Vesail’uş-Şia, c. 8, s. 576, Kitab’ul-Hacc, Ebvab-u Ahkam’il-İşret’ten 140. bab
[9] Usul-i Kafi, c. 2, s. 338, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ul-Kizb, 3. hadis
[10] Usul-i Kafi, c. 2, s. 340, Kitab’ul İman ve’l Küfr, Bab’ul Kizb, 11. hadis
[11] Vesail, c. 8, s. 577, Kitab’ul Hacc, Ebvab’ul Ahkam’il İşret’ten 140 bab, 4. hadisin bir bölümü
[12] Usul-i Kafi, c. 2, s. 105, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’us-Sıdk ve Eda’il-Emanet, 10. hadis
[13] Bihar, c. 66, s. 381, Kitab’ul İman ve’l Küfr, 38. bab, 41. hadis
[14] Menazil’us Sairin, s.24, Kısm’ul Ebvab, Bab’ul Ver’a
[15] Usul-i Kafi, c. 1, s. 67-68, Kitab’ul-İlm, Bab-u İhtilaf’il-Hadis, 9. hadis
[16] Usul-i Kafi, c. 2, s. 78, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ul-Ver’a, 11. hadis
[17] a.g.e. 1, 3, 4. hadisler
[18] Usul-i Kafi, c. 2, s. 76, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ul-Ver’a, 3. hadis
[19] Vesail’uş-Şia, c. 11, s. 196, Kitab’ul-Cihad, Ebvab-u Cihad’in-Nefs’ten 20. bab, 17. hadis
[20] Vesail, c. 11, s. 195, Kitab’ul Cihad, Ebvab-u Cihad’in Nefs’ten 30. bab, 14. hadis
[21] Usul-i Kafi, c. 2, s. 78, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ul-Ver’a, 10. hadis
[22] Ahzab/72
[23] Mecme’ul-Beyan’ın sahibi, Ahzab suresi 72. ayetin tefsirinde bu görüşü İbn-i Abbas ve Mücahit’ten nakletmiştir.
[24] Usul-i Kafi, c. 2, s. 105, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab’us Sıdk ve Eda’ul Emanet, 12. hadis
[25] Usul-i Kafi, c. 2, s. 104.
[26] Usul-i Kafi, c. 2, s. 152, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Sılet’ir-Rahm, 11. hadis
[27] Furug-i Kafi, c. 5, s. 133, Kitab’ul-Meişet, Bab-u Eda’il-Emanet, 3. hadis
[28] Furug-i Kafi, c. 5, s. 133, Kitab’ul-Meişet, Bab-u Eda’il-Emanet, 5. hadis
[29] Vesail’uş-Şia, c. 13, s. 225, Kitab’ul-Vedia, 2. bab, 13. hadis ve Emali, Şeyh Saduk, s. 246, 43. Meclis, 6. hadis
[30] Vesail’uş-Şia, c. 13, s. 225, Kitab’ul-Vedia, 3. bab, 2. hadis
[31] a.g.e. 3. hadis
[32] a.g.e. 5. hadis (Peygamber’den -s.a.a-)
[33] Bihar’ul-Envar, c. 55, s. 39, Kitab’us-Sema ve’l-Alem, 4. bab
[34] Bu hadis, az bir farklılıkla Eval’il Leali, c. 4, s. 7, Bihar’ul Envar, c. 55, s. 39, Kitab’us-Semai ve’l Alem, Bab’ul Arş-i ve’l Kursi ve Hemeletiha, el-Muheccet’ul Beyza, c. 5, s. 27, Kitab-u Şerh-i Ecaib’il Kalb ve İhya-u Ulum’id-Din, c. 3, s. 17, Kitab-u Şerh-i Acaib’il Kalb’de yer almıştır.
[35] Kuleyni’nin naklettiğine göre İmam Sadık (a.s), “Doğrusu biz, emaneti göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir.” (Ahzab/72) ayetinin tefsirinde, “Bu emanet, Hz. Ali’nin (a.s) velayetidir” diye buyurmuştur. (Usul-i Kafi, c. 1, s. 413, Kitab’ul-Huccet, Bab-u fihi Nuket’un ve Netf’un min’et-Tenzil fi’l-Bedayet, 2. hadis)
[36] İmam (a.s) Resulullah’ın (s.a.a) birine şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Onun Şiilerimizden (dostlarımızdan) olduğunu söyleme ki bu yalandır. Şüphesiz bizim dostlarımız, bizimle birlikte olan ve amellerimize uyan kimsedir. Bu şahıs hakkında söylediklerim (komşunun namusuna göz dikmek) bizim işlerimizden değildir.” (Bihar’ul-Envar, c. 65, s. 155, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, 19. bab, 11. hadis
[37] Merhum Feyz (r.a), İlm’ul-Yakin, c. 2, s. 1042 ve 1043’te rivayeti bu şekliyle nakletmiştir.
[38] Ebi Abdillah’a (a.s) şöyle arz ettim: “Sizin şöyle dediğinizi işittim: “Bütün Şiilerimiz hangi halde olurlarsa olsunlar cennete gireceklerdir.” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Seni doğruluyorum, Allah’a yemin olsun ki hepsi cennettedir.” Ben şöyle arz ettim: “Fedan olayım, şüphesiz bir çok büyük günah işlemektedirler.” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Kıyamette hepsi de itaat edilen Peygamber veya Peygamber’in vasisinin şefaatiyle cennete gireceklerdir. Lakin ben sizler hakkında Berzah’tan korkuyorum.” Ben şöyle arz ettim: “Berzah nedir?” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Ölümünden kıyamet gününe kadar kabir alemidir.” (Furu-i Kafi, c. 3, s . 242, Kitab’ul Cenaiz, Bab-u ma Yentiku Bihi Mevzi’ul Kabr, 3. Hadis
[39] Usul-i Kafi, c. 2, s. 68, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ul-Havf ve’r-Reca, 2. hadis
[40] Esfar, c. 1, s. 117; İlm’ul-Yakin, c. 1, s. 49 ve (az bir farklılıkla) Kelimat-i Meknune, s. 3
[41] Usul-i Kafi, c. 2, s. 352, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u men ez’el-Muslimin, 8. hadis
[42] Menazil’us-Sairin, Kısm’us-Sani, Bab’ul-Havf
[43] Vesail’uş-Şia, c. 11, s. 175, Kitab’ul-Cihad, Ebvab-u Cihad’in-Nefs’ten 15. bab, 1. hadis
[44] a.g.e. s. 176-177, 6. hadis ve Sevab’ul-A’mal, s. 17, Sevab-u men kale la ilahe illallah, 6. hadis
[45] Vesail’uş-Şia, c. 11, s. 178, Kitab’ul-Cihad, Ebvab-u Cihad’in-Nefs’ten 15. bab, 10. hadis
[46] Usul-i Kafi, c. 2, s. 481, Kitab’ud-Dua, Bab’ul-Buka, 1. hadis
[47] Ağlamanın fazileti hakkında Kuleyni, Kafi’de, Bab’ul-Buka’da on üç hadis ve Şeyh Hurr-i Amili, Ebvab-u Cihad’in-Nefs’ten 15. bab’da, 15 hadis nakletmiştir.
[48] Zuhruf/71
[49] Kadir/3
[50] Bakara/261
[51] Furu-i Kafi, c. 3, s. 443, Kitab’us-Salat, Bab-u Salat’in-Nevafil, 4. hadis
[52] Vesail’uş-Şia, c. 3, s. 31-32’de Muaviye b. Ammar’ın İmam Sadık’tan (a.s) naklettiği rivayet (1. hadis); Fuzeyl, Fazl ve Bekir’in İmam Sadık’tan naklettikleri rivayet (Ebvab-u A’dad’il-Feraiz ve Nevafiliha’dan 13. bab, 4. hadis)
[53] “Ateme”den maksat, yatsı namazından sonra kılınan nafiledir ve Hammad b. Osman’ın İmam Sadık’tan (a.s) naklettiği rivayet, buna delalet etmektedir. (Vesail’uş-Şia, c. 3, s. 35, Ebvab-u A’dad’il-Feraiz ve’n-Nevafiliha’dan 13. bab, 15. hadis)
[54] a.g.e. s. 31, 2. hadis
[55] Zurare’nin İmam Bakır’dan (a.s) naklettiği rivayettir. (Vesail’uş-Şia, c. 3, s. 70, Kitab’us-Salat, Ebvab-u A’dad’il-Feraiz ve Nevafiliha, 29. bab, 1. hadis ve hakeza 2, 4, 5 ve 7. hadisler)
[56] Ebu Basir’in İmam Sadık’tan (a.s) naklettiği hadistir. (Vesail’uş-Şia, c. 3, s. 71, Kitab’us-Salat, Ebvab-u A’dad’il-Feraiz ve Nevafiliha, 29. bab, 8. hadis)
[57] İmam Rıza’dan (a.s) nakledilen bir hadiste bu konu yer almıştır. (Vesail’uş-Şia, c. 3, s. 70, Kitab’us-Salat, Ebvab-u A’dad’il-Feraiz ve Nevafiliha, 29. bab, 3. hadis)
[58] Tehzib’ul-Ahkam, c. 2, s. 11, Kitab’us-Salat, 1. bab, 23. hadis
[59] Hennan’ın İmam Sadık’tan (a.s) naklettiği hadis. Vesail’uş-Şia, c. 3, s. 33, Kitab’us-Salat, Ebvab-u A’dad’il-Feraiz’den 13. bab, 6. hadis
[60] Müstedrek’ül-Vesail, c. 3, s. 50, Kitab’us-Salat, 12. bab, 4 ve 5. hadisler.
[61] Muhammed b. Müslim’in İmam Bakır’dan (a.s) ve Hişam b. Salim’in İmam Sadık’tan (a.s) naklettiği rivayetler. Vesail’uş-Şia, c. 3, s. 52, Kitab’us-Salat, Ebvab-u A’dad’il-Feraiz’den 17. bab, 2 ve 4. hadis
[62] Ebi Basir’in naklettiğine göre, İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şiilerimiz vera, ibadet için çaba gösterme, vefa, emanet, züht, ibadet, gece gündüz elli bir rekat namaz, gece ibadeti, gündüz oruç tutma, mallarının zekatını verme, Ka’beyi ziyaret etme ve her haramdan sakınma ehlidir.” (Sıfat’uş-Şia, 1. hadis, Vesail’uş-Şia, c. 3, s. 41, Kitab’us-Salat, Ebvab-u A’dad’il-Feraiz’den 13. bab, 26. hadis)
[63] İmam Askeri’nin (a.s) hadisi, a.g.e. s. 42, 29. hadis
[64] Vesail’uş-Şia, c. 7, s. 303-321, Ebvab-u Sevm’in Mendub’tan 7-12. bablar
[65] Vesail’uş-Şia, c. 7, s. 304-306, Ebvab-u Sevm’in Mendub’tan 7. bab; 2, 5, 6 ve 8. hadisler
[66] Vesail’uş-Şia, c. 7, s. 303, Ebvab-u Sevm’in Mendub’tan 7. bab, 1. hadis
[67] Vesail’uş-Şia, c. 7, s. 309, Ebvab-u Sevm’in Mendub’tan 7. bab, 15. hadis
[68] En’am/160
[69] Ravilerin tümünün zikredilmediği, bir ravinin direkt olarak “Ma’sum (a.s) şöyle buyurdu” dediği hadîs-i şerîfler. (Müt.)
[70] Vesail’uş-Şia, c. 7, s. 305, Ebvab-u Sevm’in Mendub’tan 7. bab, 4. hadis
[71] Maksat, Al-i Usfur hanedanından büyük fakih ve rabbani alim Şeyh Yusuf b. Ahmet b. İbrahim Behrani’dir (1107-1186). Kerbela’da yaşamıştır ve oranın ilmi havzalarının sorumluluğunu yirmi yıl boyunca üstlenmiştir. Mirza Kummi, Seyyid Mehdi Bahr’ul-Ulum, Seyyid Mirza Mehdi Şehristani ve Molla Muhammed Mehdi Neraki gibi büyük alimler, kendisinden istifade etmişlerdir. Fıkıhta bir çok eserleri vardır, fıkıh dalında yazmış olduğu el-Hedaik’un-Nazire fi Ahkam’il-İtret’it-Tahire, adlı meşhur kitabı, istidlale dayalı en önemli fıkhi eserlerden biridir.
[72] Vafi, s. 9, Kitab’us-Siyam, 4. bab, Siyam’us-Sünnet, Hedaik’un-Nazire fi Ahkam’il-İtret’it-Tahire, c. 6, s. 188, Kitab’us-Sevm, fi Sevm’il-Mendub
[73] Furu-i Kafi, c. 4, s. 3, Kitab’uz-Zekat, Bab-u Fezl’is-Sadaka, 5. hadis
[74] Furu-i Kafi, c. 4, s. 9-10, Kitab’uz-Zekat, Bab-u Sadakat’il-Leyl, 3. hadis
[75] Müstedrek’ül-Vesail, c. 7, s. 164-166, Kitab’uz-Zekat, Ebvab’us-Sadaka’dan 4. bab, 1-6. hadisler
[76] Furu-i Kafi, c. 4, s. 3, Kitab’uz-Zekat, Bab-u Fezl’is-Sadaka, 6. hadis
[77] Bihar’ul-Envar, c. 93, s. 122-123, Kitab’uz-Zekat, 14. bab, 30. hadis
[78] Furu-i Kafi, c. 4, s. 2, Kitab’uz-Zekat, Bab-u Fezl’is-Sadaka, 1. hadis ve s. 5, Bab-u enne’s-Sadaka tedfe’ul-Bela, 3. hadis
[79] İmam Sadık (a.s) oğlu Muhammed’e şöyle buyurmuştur: “Oğulcağızım! O paradan sana geriye ne kadar kalmıştır?” Oğlu, “kırk dinar” deyince de şöyle buyurmuştur: “Dışarı çık ve onu sadaka ver.” Oğlu, “Benim için bu kadar para kalmıştır” deyince de İmam şöyle buyurdu: “Sen onu bağışla ki aziz ve celil olan Allah onun yerini doldursun. Her şeyin bir anahtarı olduğunu ve rızkın anahtarının da sadaka olduğunu duymadın mı? O halde onu bağışla” Muhammed onu bağışladı. On gün geçmeden İmam Sadık (a.s) için bir yerden kırk bin dinar para geldi. Bunun üzerine oğluna şöyle buyurdu: “Oğulcağızım! Allah için kırk dinar infak ettik, Allah bizlere dört bin dinar geri verdi.” Hakeza İmam Musa Kazım (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Rızkı sadakayla indiriniz.” (Furu-i Kafi, c. 4, s. 9-10, Kitab’uz-Zekat, Bab-u Enne’s-Sadaka Tezidu fi’l-Mal, 3-4. hadis)
[80] İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz sadaka borcu ödetir ve bereket getirir.”(a.g.e. s. 9, 1. hadis)
[81] Ebi Ca’fer (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz iyilik ve sadaka fakirliği yok eder, ömrü uzatır ve doksan çeşit kötü ölümü def eder.” (Furu-i Kafi, c. 4, s. 2, Kitab’uz-Zekat, Bab-u Fezl’is-Sadaka, 2. hadis
[82] Ebi Ca’fer (a.s) aziz ve celil olan Allah’ın, “Artık kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse” (Leyl/5) ayetinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, bir iyiliğe karşılık on ila yüz bin kat fazlasını verir.” (Vesail’uş-Şia, c. 6, s. 256, Kitab’us-Zekat, Ebvab’us-Sadaka, 1. bab, 5. hadis
[83] Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Sadaka veriniz; şüphesiz sadaka malı arttırır.”(Furu-i Kafi, c. 4, s. 9, Kitab’uz-Zekat, Bab-u fi enne’s-Sadaka tezidu fi’l-mal, 2. hadis)
[84] Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Herkim gününün uğursuzluğunu kendinden gidermesini isterse, güne sadakayla başlamalıdır. Bu sadaka vasıtasıyla Allah o günün uğursuzluğunu kendisinden giderir. Her kim de gecenin uğursuzluğunu Allah’ın gidermesini isterse, geceye sadakayla başlamalıdır. Allah bu sebeple gecenin uğursuzluğunu ondan uzaklaştırır.” (Furu-i Kafi, c. 4, s. 70, Kitab’uz-Zekat, Bab-u enne’s-Sadaka tedfe’ul-bela, 9. hadis)
[85] İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hastalarınızı sadakayla tedavi ediniz.” (Furu-i Kafi, c. 4, s. 3, Kitab’uz-Zekat, Bab-u fazl’is-Sadaka, 5. hadis
[86] İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz bir defa hacca gitmeyi, bir köle azad etmekten, başka bir köle azad etmekten… daha çok severim. (İmam on defa bunu tekrarladı ve yetmiş defaya kadar böylece devam etti.) Ama eğer Müslüman bir ailenin nafakasını üstlenir, onları doyurur, bedenlerini giydirir, hürmetlerini korursam, bunu, bir kez hacca gitmekten, bir kez daha hacca gitmekten… daha çok severim.” (İmam bunu on defa tekrarladı ve yetmiş defaya kadar böylece devam etti.) Furu-i Kafi, c. 4, s. 2, Kitab’uz-Zekat, Bab-u Fazl’is-Sadaka, 3. hadis
[87] Cafer b. Muhammed (a.s) bir köleyi azad eden şahıs hakkında şöyle buyurmuştur: “Aziz ve celil olan Allah kölenin her uzvuna karşılık onun her bir uzvunu ateşten kurtarır.” (Vesail’uş-Şia, c. 16, s. 2, Kitab’ul-İtk, 1. bab, 1. hadis)
[88] İmam Sadık (a.s) uzun bir hadiste şöyle buyurmuştur: “İmam Ali (a.s) aziz ve celil olan Allah için kendi emeğinden edindiği bin köleyi azad etmiştir.” (a.g.e. s. 3, 3. hadis)
[89] Ali İmran/92.
[90] Tehzib’ul-Ahkam, c. 4, s. 331, Kitab’us-Siyam, Bab’uz-Ziyarat, 104. hadis
[91] Mecme’ul-Beyan, Al-i İmran suresi, 92. ayetin tefsirinde
[92] Mecme’ul-Beyan, Al-i İmran suresi, 92. ayetin tefsirinde
[93] Al-i İmran/92
[94] Mecme’ul-Beyan, Al-i İmran suresi, 92. ayetin tefsirinde
[95] Usul-i Kafi, c. 2, s. 315-320, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Hubb’id-Dünya ve’l-Hırs aleyha, 1-17. hadisler ve Hakeza diğer baplar
[96] Furu-i Kafi, c. 4, s. 8, Kitab’uz-Zekat, Bab-u Fezl’is-Sadakat’is-Sırr, 2. hadis
[97] Furu-i Kafi, c. 4, s. 7, Kitab’uz-Zekat, Bab-u Fezl’is-Sadakat’is-Sırr, 1-3. hadisler ve Vesail’uş-Şia, c. 6, s. 275-278, Kitab’uz-Zekat, Ebvab’us-Sadaka’dan 12. bab; 1, 2, 4 ila 7. hadisler.
[98] Vesail’uş-Şia, c. 6, s. 277, Kitab’uz-Zekat, Ebvab’us-Sadaka’dan 12. bab; 11. hadis
[99] İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Resulullah’a (s.a.a), “hangi sadaka daha üstündür?” diye sorulunca şöyle buyurdu: “Sana kin duyan yakınına verdiğin sadaka” (Furu-i Kafi, c. 4, s. 10, Kitab’uz-Zekat, Bab’us-Sadaka Al’el-Garabet, 2 ve 3. hadisler
[100] Vesail’uş-Şia, c. 6, s. 286, Kitab’uz-Zekat, Ebvab’us-Sadaka’dan 20. bab; 4 ve 7. hadisler
[101] Vesail’uş-Şia, c. 6, s. 336, Kitab’uz-Zekat, Ebvab’us-Sadaka’dan 52. bab, 1. hadis
[102] Bihar’ul-Envar, c. 50, s. 102, Tarih’ul-İmam’il-Cevad, 5. bab, 16. hadis
[103] Nakledildiği üzere İmam Sadık (a.s) üç fakire ihsanda bulundu ve dördüncü kimseyi reddederek şöyle buyurdu: “Eğer bir kimsenin otuz veya kırk bin dirhem parası olursa, bütün bunların hepsini layık olan bir yerde harcarsa ve geriye kendisine bir şey kalmasa, duası reddedilen üç kişiden biridir.” Kendisine bu üç kişinin kimler olduğu sorulunca da şöyle buyurmuştur: “Bunlardan biri, malı olduğu halde onu Allah yolunda harcayan ve sonra da, “Rabbim bana rızık ver” diyen kimsedir. Bu kimseye şöyle denir: “Biz senin için rızık kazanma yolu karar kılmadık mı?” (Vesail’uş-Şia, c. 6, s. 322-323, Kitab’uz-Zekat, Ebvab’us-Sadaka’dan 42. bab, 1 ve 3. hadis)
[104] Vesail’uş-Şia, c. 6, s. 323, Kitab’uz-Zekat, Ebvab’us-Sadaka’dan 42. bab, 4. hadis
[105] Vesail’uş-Şia, c. 5, s. 268, Kitab’us-Salat, 39. bab, 2. hadis
[106] el-Hisal, c. 1, s. 7, Bab’ul-Vahid, 19. hadis
[107] Vesail’uş-Şia, c. 5, s. 276, Kitab’us-Salat, Ebvab-u Bakiyyet’is-Salavat’il-Mendube’den 39. bab, 34. hadis
[108] Vesail’uş-Şia, c. 5, s. 277, Kitab’us-Salat, Ebvab-u Bakiyyet’is-Salavat’il-Mendube’den 39. bab, 36. hadis
[109] Vesail’uş-Şia, c. 3, s. 42-44, Kitab’us-Salat, Ebvab-u A’dad’il-Feraiz’den 14. bab, 1-3. hadisler
[110] Bakara/238.
[111] Furu-i Kafi, c. 3, s. 268, Kitab’us-Salat, Bab-u men Hafeze Ala Salatihi ev Zeyyeeha
[112] Usul-i Kafi, c. 2, s. 609, Kitab-u Fezl’il-Kur’an, Bab’un-Fi Kıraetihi, 1. hadis
[113] Usul-i Kafi, c. 2, s. 609, Kitab-u Fezl’il-Kur’an, Bab’un-Fi Kıraetihi, 2. hadis
[114] Muhammed/24.
[115] Meheccet’ul-Beyza, c. 2, s. 237, Kitab-u Adab-i Tilavet’il-Kur’an, 3. bab
[116] Kırat ise, elmas ve zümrüt gibi değerli taşların tartısında kullanılan miskalin yirmi dörtte biri değerinde olan, iki desigramlık bir ölçü birimidir. (Müt.)
[117] Usul-i Kafi, c. 2, s. 612, Kitab-u Fezl’il-Kur’an, Bab-u Sevab-i Keraet’il-Kur’an, 5. hadis
[118] Usul-i Kafi, c. 2, s. 603, Kitab-u Fezl’il-Kur’an, Bab-u Hamil’il-Kur’an, 4. hadis ve Sevab’ul-A’mal ve İkab’ul-A’mal, s. 126, Sevab-u Men Kere’el-Kur’an ve huve Şabb’un-Mu’min
[119] Bihar’ul-Envar, c. 90, s. 187, Kitab’ul-Kur’an, 20. bab, 7. hadis
[120] Bihar’ul-Envar, c. 24, s. 303, Kitab’ul-İmamet, Bab-u Ennehum es-Salat ve’z-Zekat, 14. hadis
[121] Usul-i Kafi, c. 2, s. 639-642, Kitab’ul-İşret, Bab-u Men Tukrehu Mucalesetuhu ve Murafıketuhu; 1, 2, 3, 6, 7 ve 10. hadisler
[122] Usul-i Kafi, c. 2, s. 600, Kitab-u Fezl’il-Kur’an, 5. hadis
[123] Emali (Mecalis), Şeyh Saduk, s. 458, 84. Meclis, 2. hadis ve Vesail’uş-Şia, c. 4, s. 829, Kitab’us-Salat, 3. bab, 6. hadis
[124] Usul-i Kafi, c. 2, s. 627, Kitab-u Fezl’il-Kur’an, Bab’un-Nevadir, 1. hadis
[125] Vesail’uş-Şia, c. 4, s. 837, Kitab’us-Salat, Ebvab-u Karaet’il-Kur’an’dan 8. bab, 7. hadis ve Sevab’ul-A’mal ve İkab’ul-A’mal, s. 329, İkab’ul-Muste’kil bi’l-Kur’an, 1. hadis
[126] Ta-Ha/125
[127] Usul-i Kafi, c. 2, s. 614, Kitab-u Fezl’il-Kur’an, Bab-u Tertil’il-Kur’an bi Sevt’il-Hesen, 2. hadis
[128] Usul-i Kafi, c. 2, s. 614, Kitab-u Fezl’il-Kur’an, Bab-u Tertil’il-Kur’an bi Sevt’il-Hasen, 2. hadis
[129] Usul-i Kafi, c. 2, s. 615, Kitab-u Fezl’il-Kur’an, Bab-u Tertil’il-Kur’an bi Sevt’il-Hasen, 4. hadis
[130] Kevser/2
[131] Tefsir-u Nur’us-Sakaleyn, c. 5, s. 683-684, Kevser suresinin tefsiri, 17 ila 19. hadisler
[132] Ali b. Cafer, kardeşi Musa b. Cafer’den (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “İmam’ın namazda ellerini yukarı kaldırması gerekir. İmam’dan gayrisinin böyle yapması gerekmez.”(Vesail’uş-Şia, c. 4, s. 726, Kitab’us-Salat, 9. bab)
[133] Mukatil b. Heyyan, Esbeg b. Nebate’den, o da Hz. Ali’den (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Peygamber’e Kevser suresi nazil olduğunda Peygamber (s.a.a) Cebrail’e (a.s) şöyle buyurdu: “Rabbimin bana emrettiği bu kurbanlık nedir?” Cebrail şöyle buyurdu: “Kurbanlık değildir, ama namaza hazırlandığında tekbir söylediğin zaman, rükuya gittiğin zaman, rükudan başını kaldırdığın zaman ve secdeye gittiğin zaman ellerini kaldırmanı emretmiştir. Zira bu namaz bizim ve yedi kat göklerdeki meleklerin namazıdır. Şüphesiz her şeyin bir süsü vardır. Namazın süsü ise, her tekbir söylediğinde ellerini kaldırmaktır.”(Mecme’ul-Beyan, Kevser suresinin tefsiri)
[134] Vesail’uş-Şia, c. 4, s. 727, Kitab’us-Salat, Ebvab-u Tekbiret’il-İhram’dan 9. bab, 11. hadis
[135] En’am/79
[136] Vesail’uş-Şia, c. 4, s. 722, Kitab’us-Salat, Ebvab-u Tekbiret’ul-İhram’dan 7. bab, 5. hadis
[137] Vesail’uş-Şia, c. 4, s. 722-723, Kitab’us-Salat, Ebvab-u Tekbiret’ul-İhram’dan 7. bab, 7. hadis
[138] Furu-i Kafi, c. 6, s. 495-496, Kitab’uz-Ziyy ve’t-Tecemmol, Bab’us-Sivak, 6. hadis
[139] Hisal, c. 2, s. 449, 10. bab, 51. hadis
[140] Furu-i Kafi, c. 6, s. 496, Kitab’uz-Ziyy ve’t-Tecemmol, Bab’us-Sivak, 8. hadis
[141] Vesail’uş-Şia, c. 1, s. 355, Kitab’ut-Taharet, Ebvab’us-Sivak’tan 5. bab, 3. hadis
[142] Vesail’uş-Şia, c. 1, s. 356, Kitab’ut-Taharet, Ebvab’us-Sivak’tan 6. bab, 1. hadis
[143] Bihar’ul-Envar, c. 73, s. 132-133, Kitab’ul-Adab ve’s-Sunen, Bab’us-Sivak ve’l-Hessu Aleyh, 32 ve 34. hadisler
[144] Vesail’uş-Şia, c. 1, s. 353, 355-356, Kitab’ut-Taharet, 3, 5-6. baplar
[145] Potansiyellik dışında hiçbir yetisi olmayan madde demektir. Heyula, kuvveyi yüklenen cevher (töz) olarak da bilinir. Heyula’nın tek boyutu, her türlü aktüelliği kabullenecek konumda olmasıdır. Meşşaiye (Gezimcilik/Peripatetism) filozofları bütün cisimlerde var olan bu maddeyi çeşitli yollarla kanıtlamışlardır. Ama İşrakiye (Işıkçılık/Illuminism) filozofları bu anlamda bir heyulanın varlığını inkar etmişlerdir. (Müt.)
[146] Mecme’ul-Beyan, Kalem suresi 4. ayetin tefsirinde
[147] Teharet’ul-A’rak, H. 5. asır alimlerinden İbn-i Miskeveyh’in eseri
[148] Feyz-i Kaşani’nin Meheccet’ul-Beyza, Kelimat’ul-Meknune ve Heyat-i Cavid; Allame Meclisi’nin Hakk’ul-Yakin; Molla Mehdi Neraki’nin Cami’us-Saadat ve Molla Ahmet Neraki’nin Mi’rac’us-Saadat kitaplarına müracaat edilmelidir.
[149] Hisal, c. 2, s. 431, 10. bab, 12. hadis
[150] Mean’il-Ahbar, s. 191, Bab’un Fi Mekarim’il-Ahlak, 3. hadis
[151] el-Vafi, c. 4, s. 264, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Cevami’il-Mekarim, 2. hadis
[152] Emali, Şeyh Saduk, 57. meclis, 10. hadis ve Vesail’uş-Şia, c. 11, s. 156, Kitab’ul-Cihad, Ebvab-u Cihad’in-Nefs’ten 6. bab, 8. hadis
[153] Usul-i Kafi, c. 2, s. 99, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Husn’il-Hulk, 1. hadis
[154] Usul-i Kafi, c. 2, s. 99, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Husn’il-Hulk, 2. hadis
[155] Usul-i Kafi, c. 2, s. 100, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Husn’il-Hulk, 6. hadis
[156] Usul-i Kafi, c. 2, s. 100, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Husn’il-Hulk, 8. hadis
[157] Usul-i Kafi, c. 2, s. 101, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Husn’il-Hulk, 12. hadis
[158] Usul-i Kafi, c. 2, s. 321, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Husn’il-Hulk, 3. hadis
[159] Usul-i Kafi, c. 2, s. 321, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Husn’il-Hulk, 1. hadis
[160] Usul-i Kafi, c. 2, s. 321, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Husn’il-Hulk, 2. hadis
[161] Usul-i Kafi, c. 2, s. 321, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Husn’il-Hulk, 4. hadis
Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv