Allah’ı, Resul’ü ve Ulu’l Emr’i Tanıma – imam humeyni (ra)
Bu yazı kez okundu.
21 Mart 2014 14:44 tarihinde eklendi

بالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی مُحَمَّدِ بنِ يَعقُوبَ، عَن عَلِیِّ بنِ مُحَمَّدٍ، عَمَّن ذَکَرَهُ، عَن أَحمَدَ بنِ مُحَمَّدٍ بنِ عيسی، عَن مُحَمَّدِ بنِ حُمرانَ، عُن الفَضلِ بنِ السَّکنِ، عَن أَبی عَبد الله، عَلَيه السَّلام، قال قال أَمير المُؤمِنينَ عَليه السَّلام: إِعرِفوا الله بالله، وَ الرَّسولَ بالرِّسالَةِ، وَ أُولِی الأَمرِ بالأمرِ بالمَعروفِ وَ العَدلِ وَ الاِحسان.

 

İmam Sadık’dan naklen (a.s) Emir’el-Mü’minin Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah’ı Allah ile, Resul’ü risalet ile ve ulu’l emr’i ise iyiliği emretmek, adalet ve ihsan ile tanıyınız.”[1]

 

Şerh

İrfan, ilim, marifet ve bilginin birbirinden açık farklılığı vardır.. Lügat açısından ilim tümel şeylerle ilgilidir. Marifet ise tekel ve özel şeylerle ilgilidir. “Arif billah” ise Allah-u Teala’yı huzurî müşahede ile tanıyan kimsedir. Alim billah ise felsefi kanıtlarla Allah-u Teala hakkında ilim sahibi olan kimsedir. Bazılarının dediğine göre, ilim ile irfan iki açıdan birbirinden farklıdır. Birincisi zikredildiği gibi irfan ve ilmin ait bulunduğu şeyler farklıdır. İkincisi ise marifette unutkanlık ve nisyan geçmişi vardır. O halde bir şeyi ilk defa derk edince buna o şey hakkında ilim elde edildi denmektedir. Ama bir şey malum olur, unutulur ve yeniden idrak edilince buna da marifet derler. Arif kimseye de eski yurtları ve mülki/tabii aşamadan önceki alemleri hatırladığı için arif denmiştir. Bazı sülûk ehli kimseler, “zer” (yaratılış) alemini hatırladıklarını iddia etmektedirler. Onlar gaflet ve nisyana sebep olan tabiat örtüsünün salik kimsenin gözünden kenara çekildiği zaman eski alemleri hatırlayacağını söylemektedirler. Bazı zevk sahibi kimseler manevi ve ruhani miracın geçmiş günleri hatırlamak olduğunu söylemektedirler. Biz geçmiş hayatımıza dönerek eski hallerimizi düşündüğümüzde, şahısların farklılığı esasınca herkes hayatının belli bir dönemini hatırlamaktadır. Kimi yedi yaşından sonraki hayatını, kimi beş veya üç yaşından sonraki hayatını hatırlamaktadır. Bundan daha önceki hayatını hatırlayanlar, oldukça azdır. Sadece İbn-i Sina’dan doğduğu zamanı bile hatırladığı ve bundan daha ötesinin de hatırlanabileceğini söylediği nakledilmiştir. İbn-ü Sina’ya göre, “insanın anne rahminde ve hatta babanın sulbünde olduğu günleri bile hatırlaması mümkündür. Aynı şekilde insanın, mülk aleminde geçirdiği evreleri hatırlayarak tabiat aleminden yüce melekut alemine, oradan ceberut alemine, oradan da yüce ceberut alemine, oradan da rububî aleme geçmesi mümkündür ve bu hatırlama miracın hakikat ve ruhani yücelişin nihayetidir.”

Bu konu doğru olsa bile, miracın hakikatinin bu geriye dönüş hareketinin olması kalb ashabı ile irfan ehli nezdinde doğru bir şey değildir. Ruhani miracın hakikati manevi ve elastikiyetli bir hareketten ibarettir. Bu hareketle vücud dairesi tamamlanmakta ve şuhud silsilesinde var olan her şey gayb alemine dönmektedir. Bu da yükseliş yayında ve elastikiyetli bir hareketle şekillenmektedir. Sözü edilen dönüş hareketi ise varlıklarda, hususen peygamberlerde ve özellikle de Son Peygamber’de (s.a.a) cari olan sünnetulahın hilafınadır. Bu tür bir sülûk; Allah-u Teala’nın zatında şaşkınlığa düşmüş, kesretten tümüyle gaflet etmiş ve Adem ile alemin yaratılışından habersiz olan bir grup meleğin cezbeye kapılmasına benzemektedir. Merhum Şahabadi şöyle buyuruyordu: “Hz. Adem’in (a.s) ruh haleti, kendi mülküne asla teveccüh etmeyecek, gayb alemi ile kudsî makama cezb olacak bir yapıdaydı. Bu hareket, Adem’i, ademlikten uzak düşürüyordu. Dolayısıyla Allah-u Teala tabiat ağacına dikkat etmesi ve melekutî cazibeden mülk alemine yönlendirmesi için şeytanı Adem’e musallat kıldı.

Zahiren “ve’l adl ve’l ihsan” sözü, “el-emr bi’l maruf” sözüne atfedilmiştir. Yani cümle şöyledir: “İ’rifuhum bi’l emri bi’l maruf ve bi’l adli ve’l ihsan” Elbette, “i’rifuhum bi’l emri bi’l marufi ve bi’l emri bi’l adli ve’l ihsan” sözüne atfedilmesi de mümkündür.

 

1. Bölüm: “Allah’ı Allah ile Tanıyınız” Sözünün Anlamının Beyanı Hakkında

Bil ki alimlerden her birisi “Allah’ı Allah ile tanıyınız” sözü hakkında kendi felsefi meşrebi veya ilmî yolu münasebetiyle birtakım açıklamalarda bulunmuştur ve biz bu görüşlerden bazısını özetle teberrüken zikretmek istiyoruz.

İlk olarak Sıket’ül-İslam Kuleyni (r.a) özetle şöyle diyor: “Allah-u Teala, beden, ruh ve nurları bizzat yarattı. Bu hususta hiç kimseyi ortak tutmadı ve onlardan hiç birine de benzememektedir. Dolayısıyla her kim Allah-u Teala’yı bunlardan birine benzetirse, Allah’ı (c.c) Allah ile tanımamıştır. Eğer Allah’ı onlara benzerlikten tenzih ederse, Hakk’ı Hakk ile tanımışolur.”[2] Gariptir ki Molla Sadra bu sözü hadisin devamı zannetmiş ve kendi mesleği esasınca uzun bir takım açıklamalarda bulunmuştur.[3]

İkinci olarak Şeyh Seduk (r.a) şöyle diyor: “Allah’ı Allah ile tanımak”tan maksad şudur ki, eğer biz Allah’ı aklımızla tanıyacak olursak, aklı bize Allah bağışta bulunmuştur. Eğer Allah’ı enbiya ve hüccetleri sayesinde tanıyacak olursak, Allah onları göndermiş ve hüccet karar kılmıştır ve eğer Allah’ı nefsimizle tanıyacak olursak onların da yaratıcısı Allah-u Teala’dır.”[4]

Üçüncü olarak Molla Sadra şöyle diyor: “Allah-u Teala hakkında marifet yolu iki çeşittir. Birisi müşahede ve irfandır. İkincisi ise tenzih ve takdis iledir. Birinci yol, sadece enbiya ve kamil insanlar için mümkün olduğundan dolayı, hadiste ikinci yol göstermiştir.”[5]

Molla Sadra’nın bu yorumu, Şeyh Kuleyni’nin sözünü hadisin ve Hz. Sadık’ın (a.s) Hz. Ali’nin sözü hakkındaki tefsirinin bir parçası saymasına dayalıdır.

Dördüncü olarak da muhakkik Feyz şöyle diyor “Her varlığın bir mahiyeti ve vücudu vardır. Varlıkların mahiyeti; onların zatî boyutu ve nefsi özellikleridir. Vücutları ise varlıkların ilahî boyutudur; zatın kıvamı, eserlerinin zuhuru ve eşyanın kuvveti de bu boyuta dayalıdır. O halde mahiyete ve eşyanın özelliklerine bakan ve de varlıkların Allah’a duydukları ihtiyaçları ve imkanî boyutları yoluyla Hakk’ı tanımak isteyen bir insan, Hakk’ı eşya ile tanımış olur; Hakk ile değil. Ayrıca bu ilim ve marifet fıtridir; kesbi değil. Ama eğer ilallah ve rabbani boyutu olan ve de“Nerede olursanız olun o sizinledir”[6] ve “Allah’tan başka her şey helak olacaktır”[7]ayetleriyle işaret edilen vücudî boyutlara bakacak olursa, Hakk’ı Hakk ile tanımış olur.

Beşinci ihtimal ise yazarın görüşüdür ve bu da sıfat ve esma ilminde söz konusu edilen önbilgilerin zikrinden sonra belli olacak olan bir husustur. Bu önbilgiler esasınca Allah-u Teala’nın mukaddes zatı için bir takım itibarlar vardır ve her itibarlardan her biri için de bir kavram taktir edilmiştir.

Bu itibarlardan birisi zatın mutlak bir şekilde itibar edilmesidir ve bu itibar esasınca zat, mutlak meçhul olup hiç bir isme ve resme sahip değildir. Ariflerin emelleri, kalb ashabının arzusu ve evliyanın istekleri bu makama ulaşamaz. Bazen marifet ashabının lisanında “anka-i muğrib”diye ifade edilmiştir.

“Anka kimseye av olmaz, kapanını topla.”

Bazen de “Âma” (bulut) diye tabir edilmiştir. Nitekim Resulullah (s.a.a), kendisine, “Rabbin alemleri yaratmadan önce neredeydi?” diye sorulunca “Bir bulutta idi” diye cevap vermiştir.[8]Bazen de “gayb’ul-guyub” veya “gayb-i mutlak” diye tabir edilmiştir. Elbette bu tabirler eksik tabirlerdir. Anka, âma ve diğer tabirler, irfanî zevk açısından da bu makamla ilgili kanıtlardan hiç biriyle örtüşmektedir.

Başka bir itibar ise, zatın, mutlak olarak zuhur etmeme ve gaybî belirginleşme makamıyla itibar edilmesidir ki bu makama “ahadiyet makamı” denmektedir O tabirlerin çoğu bu makamla uyum içindedir. Bu makamda zatî isimler itibarı, isimler alimlerinin tıpkı “mutlak batın”, “mutlak evvel”, “aliyy” ve “azim” gibi kavramları esasıncadır.. Nitekim Kafi’deki bir rivayetten de anlaşıldığı üzere Allah-u Teala’nın kendine seçtiği ilk isim “el-Ali” ve “el-Azim” isimleridir.[9]

Diğer bir itibar ise zatın vahidiyet ve isim ile sıfatlarının toplamı esasınca itibarıdır ki bu makam da “vahidiyet” veya “isimlerin toplu vahidiyet makamı veya “cem’ul cem”[10] ve benzeri kavramlarla ifade edilmiştir. Bu makam da ahadiyet-i cem[11] itibariyle ism-i a’zam veya “kapsamlı Allah ismi” makamı olarak adlandırılmaktadır.

Başka bir itibar ise zatın feyz-i mukaddes ile tecelli ve a’yani (ilmi suretlere ait) aynada sıfatî ve ismî zuhur makamıdır. Nitekim vahidiyet makamı da feyz-i akdes ile tecelli makamıdır ve bu esmaî zuhur makamına, zuhur-i itlakî, makam-i uluhiyet veya “Allah makamı” da demektedirler. Bunlar esma ve sıfatlar ilminde beyan edilen bir takım itibarlar esasıncadır. Yazar Misbah’ul-Hidaye kitabında bunu şerh etmiştir.[12]

Bilmek gerekir ki marifet ehli ve kalb ashabının dilinde var olan bu itibarlar, Hakk’ın onların saf kalbindeki tecellilerinin şeklini ifade etmektedir. O tecelliler; evliyanın suluk mertebeleri ile Allah’a seyredenlerin seyirleri mertebelerince, uluhiyet ve Allah makamı olarak adlandırılan ve“Allah göklerin ve yerlerin nurudur”[13] ayetinde işaret edilen sıfatların ve isimlerin zuhur makamından başlamakta ve gayb-i ahadî veya zatî isimler mertebesi ile ism-i müste’ser makamında sona ermektedir ki bu, seyrin nihayeti sayılmaktadır ve belki “daha da yakınlaştı”[14] makamı da buna işaret etmektedir.

Bu önbilgiler ışığında diyoruz ki insan, fikir ve delil adımıyla hakkın talibi ve ilallah yolcusu olduğu müddetçe, seyri, aklî ve ilmî bir seyirdir. Marifet ehli ve irfan ashabı değildir. En büyük hicabların gerisinde kalmıştır. Eğer eşyaya mahiyet açısından bakacak ve Hakk’ı taleb edecek olursa bu zulmani bir hicabtır ve eşyaya vücutları itibariyle bakacak ve Hakk’ı taleb edecek olursa bu da nurani hicabtır. Nitekim merhum Feyz’in kelamı da buna işaret etmektedir.

İlallah seyrinin gerçekleşmesinin ilk şartı nefsin karanlık evinden çıkmak ve bencilliğinden uzaklaşmaktadır. Nitekim hissedilir ve reel yolculukta insan kendi evinde kaldığı müddetçe, her ne kadar “ben yolcuyum” dese de bu yolculuğu asla gerçekleşmediği gibi, şer’î yolculuğu da sadece kendi benliğinden çıktığı ve şehrin eserlerinin yok olduğu zaman söz konusudur. Hakeza bu irfanî ilallah seferi ve şuhudî hicret de sadece nefsin karanlık evinden çıkmak ve eserlerinden uzaklaşmakla mümkündür. İşin içinde kesret ezanının daveti ve görüntü duvarları olduğu müddetçe insan yolcu değildir; yolcu olduğunu sanmaktadır. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Allah’a Resulüne hicret etmek için evinden çıkan, ama kendisine ölüm gelip çatan kimsenin ecri Allah’ın üzerinedir.”[15]

İlallah sâliki, tam bir riyazet ve takva adımıyla evinden çıktığı, hiç bir ilgisini yanına almadığı ve böylece ilallah seferinin gerçekleştiği zaman, mukaddes kalbine Allah-u Teala’nın yapacağı ilk tecelli, uluhiyet tecellisi ve sıfat ile isimlerin zuhur makamıdır. Bu tecelli de ihata edilen isimlerden başlayıp ihata eden isimlere varan bir düzen esasına dayalıdır. Elbette seyrin zayıflık ve kuvveti ile seyir ehlinin kalbi esasınca, burada aktarılamayacak detaylarla, sonunda, ister kendisine, isterse de sonraki aşamalarda kendisine ait sayılan gayrisine ait dünyevi etkilerin tümüyle red edildiği bir makama ulaşır. Bu mutlak red edişten sonra da zuhurî isimlerin ahadiyet-i cem makamı olan Allah makamı ve uluhiyet tecellisi gerçekleşir ve “Allah’ı Allah ile tanıyınız” makamı, böylece ilk ve en düşük mertebesiyle zuhur eder.

Arif bu makama ulaştığı ilk andan itibaren o tecellide fani olur. Eğer ezeli inayet haline şamil olursa, arif bir ünsiyet edinir ve seyrin dehşeti ortadan kalkar. Kendine gelir ve bu makamla da kanaat etmez. Aşk adımıyla seyre başlar. Bu aşk yolculuğunda Allah-u Teala yolculuğun mebdei, aslı ve sonudur. Tecellilerin nurunda yürür ve (Allah-u Teala’nın miracda Peygamber’e buyurduğu) “yaklaş” hitabına muhatab olur. Sonunda vahidiyet makamında isim ve sıfatlar düzenli bir şekilde kalbine tecelli eder. Oradan da “toplu ahadiyet” ve “Allah” olan “en büyük isim” makamına erişir. Bu makamda “Allah’ı Allah ile tanıyınız” gerçeği en yüce makamıyla tecelli eder. Bu makamdan sonra da bir makam vardır ki, şu anda konumuzun dışında kalmaktadır.

Resul’ün irfanî makamının risaletle, ulu’l-emr’in ise iyiliği emretmek, adalet ve ihsanla tanınacağı beyan eden bu mezkur sıralama, oldukça güzel ve irfanî bir sıralamadır ve de risalet makamını ve velayet makamını detaylıca anlatmaya gerek duymaktadır. Bu ise konumuzun dışında kalmaktadır ve önceden zikredilen bir kitapta bu konu ele alınmıştır.

 

Bir Kuruntuyu Gidermek

Marifetler Hususundaki Hadisleri Örfi Manalara Yüklememek Gerekir

Bizim yaptığımız bu irfanî beyandan maksadımızın, hadisi bu irfanî anlamlarla sınırlamak olduğu sanılmamalıdır ki bir tür gaybi taşlama ve kendi görüşünce yorumlama sayılsın. Aksine marifetler ile ilgili hadislerin, örfi anlamlarına özgü kılınması kuruntusunu ortadan kaldırmak içindir. İmamların kelimelerinin üslubunu bilen bir insan, marifetler ve inançlar ile ilgili hadislerin, örfi anlamda yorumlanamayacağını şüphesiz bilir. Aksine bu kelimelere, oldukça dakik felsefi manalar ve marifet ehlinin marifetlerinin doruk noktası sayılan anlamlar yüklenmiştir. Usul-i Kafi ve Tevhid-i Şeyh Seduk gibi kitaplara müracaat edenler, şüphesiz bu gerçeği onaylayacaktır. Bu anlam, Ehl-i Beyt imamları ve Allah’ı tanıyan alimlerin, hakikatleri, herkesin kendi mesleği itibariyle istifade edecekleri şekilde kapsamlıca beyan ettikleri hakikatine aykırı değildir. Herkes kendi meslekleri ve kabiliyetleri oranında bu sözlerden istifade ederlerdi. Ama hiç birisi bu hadisleri, kendi anladıkları manaya özgü kılma hakkına sahip değildir. Örneğin, bu hadisi kelimenin zuhuru ve örfün yardımıyla örfî anlamda yorumlamak da mümkündür. Mesela “Allah’ı Allah ile tanıyınız” sözünün, “uluhiyet eserleri olan yaratılış eserlerini ve bu eserlerin sağlamlığını tanıma” anlamını ifade ettiği; aynı şekilde peygamber’i risaletiyle ve davetinin sağlamlığı ile tanıma ve ulu’l emr’i ise iyiliği emretmek ve adaletli davranma türünden amellerinin niteliğinden tanıma anlamına geldiği de söylenebilir. Bütün bunların bu kelamın batını veya ondan daha latif bir anlam olan batının batını ile bir aykırılığı yoktur. Hatta bundan daha latif olan batının batını manalarda vardır. Dolayısıyla evliyanın sözlerini kendi sözlerin ile kıyaslama. Zira onları kendinle kıyaslaman batıl ve uygun olmayan bir kıyastır. Bu özetin detaylarını ve bu esprini şu anda açıklamak mümkün değildir.

İşin ilginç yanı da bazılarının, “İmamların halkı irşad etmek için söyledikleri sözler, örfi anlayışa uygun olmak zorundadır. Bunun dışında çok derin felsefi ve irfanî terimler kullanmaları doğru değildir” demeleridir. Halbuki bu oldukça korkunç ve iğrenç bir iftiradır. Bu anlayış, Ehl-i Beyt’in hadisleri üzerinde düşünmemek, araştırmada bulunmamak ve diğer bir takım eksikliklerden kaynaklanmaktadır.

Ne kadar ilginç! Eğer peygamber ve veliler insanlara tevhid ve marifetlerin dakik noktaları öğretmeyecek olurlarsa kim öğretecektir? Acaba tevhid ve diğer marifetlerin birtakım dakik noktaları yok mudur? Bütün insanlar marifetler konusunda eşit midir? Hz. Ali ile bizim marifetimiz bir midir? Bu marifetlerin öğretimi gerekli değil midir? Bundan da öte bir zaruret değil midir? Yoksa bunların hiç biri yoktur da, İmamlar (a.s) buna önem vermemişler midir? Uyku, yemek ve tuvalete gitmenin adabını bile beyan edenler, evliyaların emellerinin nihayeti olan ilahî marifetlerden gaflet mi etmişlerdir? Çok ilginçtir, bu manaları inkar edenler, fıkıhla ilgili olan ve anlayışı kesinlikle örfe bırakılan hadislerde bile, bırakın örfü, aklın bile anlamakta zorlandığı oldukça dakik ve derin bir takım açıklamalarda bulunmakta ve bunu örfi anlayışa isnad etmektedirler. İnkar edenler, “ale’l-yed”[16] vb. tümel kaidelere ve özellikle de muamelat konusundaki bilgilere müracaat etsinler.

Velhasıl konunun dışına çıktık ve kalem yine taşkınlık gösterdi. Allah-u Teala da şahid olsun ki bu sözlerden maksadım sadece iman kardeşlerime ilahî marifetleri öğretmektir. Sürçmekten gevşeklikten ve tembellikten Allah-u Teala’ya sığınırım. Başta da sonda da hamd Allah-u Teala’ya mahsustur.

 


[1] Usul-i Kafi, c. 1, s. 4, Kitab’ut Tevhid Bab-u ennehu La yurefu illa bihi, 1. Hadis 

[2] Usul-i Kafi, c. 1, s. 85, Kitab’ut Tevhid Bab-u ennehu La yurefu illa bihi, 1. Hadis’in altında 

[3] Şerh-i Usul-i Kafi, s. 233-234 

[4] Tevhit, s. 290, 41. bab 

[5] Şerh-i Usul-i Kafi, s. 233-234 

[6] Hadid/4 

[7] Kasas/88 

[8] Avali’l-Leali, Cebir, s. 54 ve Müsned-i Ahmet b. Hanbel, c. 4, s. 21, az bir farklılıkla 

[9] Muhammed b. Senan şöyle diyor: “İmam Rıza’ya (a.s), “Aziz ve celil olan Allah, yaratıkları yaratmadan önce kendi zatından haberdar mıydı?” diye sorunca, “Evet” diye buyurdu. Bunun üzerine, “onu görüyor ve işitiyor muydu?” diye sorunca da şöyle buyurdu: “Buna bir ihtiyacı yoktu. Zira ondan ne bir şey soruyor ne de bir şey talep ediyordu. O, sadece kendisi idi. Kudreti etkiliydi. Bu yüzden de zatını adlandırmaya ihtiyacı yoktu. Ama başkaları, o isimlerle ansın diye kendisine bir takım isimler seçti. Zira eğer kendi adıyla anılmayacak olsaydı, tanınmazdı. Kendisine seçtiği ilk isim, “el-Aliyyun el-Azim” idi. Zira o her şeyden üstündür. Manası da Allah’tır. İsmi “el-Ali ve el-Azim”dir. Bu onun ilk adıdır ve o her şeyden yücedir.”(Usul-i Kafi, c. 1, s. 113, Kitab’ut-Tevhit, Bab-u Hudus’il-Esma, 2. hadis) 

[10] Halkı Hak ile görme, yani Hakk’ı varlıklar arasında müşahede etme makamıdır. Bu makam “fark-i bad’el cem”, “fark-i sani” ve “fark-i bad’el mahv” olarak da adlandırmaktadırlar. Bu makam cem makamından daha kamildir. Zira cem makamı, Allah vesilesiyle eşyayı müşahede etme ve başka güçlerden uzak durmaktır. Cem’ul cem ise Allah’tan gayrisinden tümel fena makamıdır. Özetle vücud eğer “bi şart-i la” (bir itibar olmaksızın) mülahaza edilecek olursa; “ehediyet”, “cem’ul cem”, “hakikat’ul hakayik” ve “âma” makamı olarak adlandırılmaktadır ki bütün isimler ve sıfatlar onda fani haldedir. (Müt.) 

[11] Zatın; zat-ı ahadiyette itibar, isnad ve görecelikler salahiyetiyle itibar edilmesi değil; kapsamlı zatî sıfatlarla nitelenme itibarıdır. (Müt.) 

[12] Misbah’ul-Hidaye il’el-Hilefet-i ve’l-Velaye, s. 33-38 

[13] Nur/36 

[14] Necm/9 

[15] Nisa/100 

[16] “Ale’l-Yed ma ehezet hatta tueddihi” diye bilinen fıkhi meşhur kaideye işarettir ve anlamı da şudur: “Eğer bir şahıs, her hangi bir şeyi alacak olursa, onu ödemesi üzerine borçtur. Fakihler, bunun hakkında çok detaylı tartışmalarda bulunmuştur. Daha fazla bilgi için Avaid’ul-Eyyam, Molla Ahmed Neraki, 33. Aide ve el-Kevaid’ul-Fıkhiyye, Ayetullah Bucnurdi, c. 4, s. 47-99’a müracaat ediniz.
Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv