amerikancı islamın bünyesinde taşıdığı çelişkiler
Bu yazı kez okundu.
21 Mart 2014 14:57 tarihinde eklendi

amerikancı islamın bünyesinde taşıdığı çelişkiler

‘Çağımızın büyük şeytanı ve süper putu’ olan Amerikan emperyalizminin teknolojik devrimi, bunun neticesinde elde ettiği ekonomik kazançlar ve bu çıkarlarını korumak için ihtiyaç duyduğu askeri güc’ün verdiği avantajlar, dünyanın diğer ülke halklarında olduğu gibi; İslâm ülkelerindeki halklarda da ‘Öz benliğinden Ayrılma’, ‘Amerikancı bir tavır takınma’ temâyülleri doğurmuş, büyük şeytan’a ve onun tavsiye ettiği uşaklarına yamanma şeref (?) telâkki edilmiş; bu da büyük ölçüde ‘Batı Mukallidliğini’ netice vermiştir. Artık giyim-kuşam, oturup-kalkma, yeme içme gibi; siyâsi-içtimâi-iktisâdi-hukuki ve ahlâki gibi konularda bile Amerikan (batı) stili esâs alınmış; hakim olan Amerikan uşağı bölge rejimleri de bu temayülleri ‘resmen’ desteklemiş, ‘devletin tüm gücü ve imkânlarını’ bu yolda ve doğrultuda kullanmıştır. Dini hassasiyetlerini (?) de korumayı ihmâl etmeyen toplum, artık büyük şeytanın rızâsına uygun adımlar atmağa; onun gibi yemeğe-içmeğe-giyinmeğe-adab-ı muâşerette bulunmağa- yaşamağa konuşmağa ve îslâma bakmağa başlamış; kısaca Müslümanlığı ile beraber demokratikleşmiştir. Amerikancı İslâm’ın en belirgin vasfını oluşturan bu yapıda artık, İslâm’ın bölünmezliği değil, tecezzisi-kısmiliği gündeme gelmiştir. ‘Sentezcilik’ şeklinde tezâhür eden bu Amerikancı İslâm anlayışı ile “Particilik”,“Ulusalcılık”, “Vatancılık”, “Bölgecilik”, “Mezhebsizlik”, “Mezhebcilik”, “Akılcılık”, “însancılık”(hümanizm), “Kadıncılık” (feminizm), “Şarkiyatçılık” (oryantalizm-bilgi hamallığı) gibi. Fesâdi cereyânlar doğmuş; müslüman yığınlar ‘ümmet’ şuurunu ve özelliğini kaybetmiştir.

Önceleri ‘tek ümmet’ olan insanlık (Bakara: 213; Yûnus: 19), ‘tek ilâh olan “Allah’ın mutlak hakimiyetini hakkiyle teslim edemediği, şeytana teslim-i silâh ettiği” için olsa gerek ki; Yüce Allah tarafından bir itâb ve cezâ olarak fırkalara inkısam ettirilmiş, yani ‘tek ümmet olma ni’meti ve şerefi” kendilerinden izâle edilmiştir (90). Tek din olan İslâm’ın hayatın tüm yönlerini belirleyiciliğinden (bilinçli- bilinçsiz) soyutlanan toplum, bundan nedâmet duyacağma ‘bölündüğü bu ayrı ayrı hizibleriyle (beşeri ideoloji ve fırkalariyle) ferahlanmak ve öğünmek garabetine ‘düşmüş bulunmaktadır’ (91). Amerikancı İslâm’ın müşâhhâs tezâhürü olan bu keyfiyet, tabiâtıyla toplumun ‘itikâdi-ameli siyâsi ve ahlâki’ anarşi girdâbına yuvarlanmasına sebep olmuştur. Artık her toplum, tahakkümü altında yaşadığı bölgesel uşak tağuti düzenin müdâfiiliğini, hiç olmazsa ona râzı ve onunla yetinen bir anlayışın müdâvimliğini sürdürmektedir. Onun için, bir süveyş kanalı savaşmda;bir 1967-Arap-İsrâil savaşında; bir Irak-İran-Irak- Suriye,.Türkiye-Yunanistan.. Türkiye-Suriye, Türkiye-Bulgaristan.. Mısır-Libya.. Libya-Çad.. Fas-Moritanya.. Somali-Habeşistan (Etyopya).. Pakistan-Hindistan ihtilâflannda, müslüman toplumun takındığı tavır ibretâmiz olmuştur, olmaktadır. Amerikancı İslâm’ın bünyesinde taşıdığı bu çok yönlü çelişkiler, onu açmazlara çıkmazlara sürüklemiştir. Teoride ‘Tek Ümmet’, ‘İmâmet’, ‘İslâmi Devlet’, ‘İmama (Ulu’l- Emr’e) itaat (biat)’, ‘cihad’ gibi., temel kavramlarda ‘kabul noktasında ‘yarış içerisine giren İslâmi (?) toplum, konu pratiğe ve uygulamaya gelip dayanınca, bu sefer de ‘redd’ noktasında ha bire yarışmakta, boy]ece ‘Amerikancı İslâm’ın (kavlen red de olsa) bil fiil bariz bir tezâhürü olmaktadır. Yine; İslâm’ın cihan-şümullüğünü’ teoride kabul eden “Amerikancı İslâm” cephesi, çağların şeref levhâsı olan İran İslâm inkılâbı gündeme gelince, derhal bu görüşlerini- itikadlarını tekzib için akla-hayâle gelmeyen yollara başvurur, bin dereden su getirmek suretiyle işin içinden kıl gibi ‘sıyrılmağa- sıvışmağa’ gayret ederler. Bahane olarak da:

a-) Bölge farklılığını ileri sürer; “ora ayrı, bura ayrı..” derler. Fıkhi kavramlar da ‘dâr’ konusundaki hassasiyetlerine (?) rağmen, burada hemencik ‘Vatancı’kesilip giderler,

b-) Ulusalcılık (kavmiyetçilik-milliyetçilik) yaparlar.

Ama bunu alanen değil, zımmen yaparlar. Sözde ‘Ümmet’ kavramını kabul eder görünürler; ‘Mü’minler kardeştir’(Hucurat: 10) ‘Allahın indinde en üstün olanınız, Allahdan en çok sakmanızdır.’

(Hucurat: 13) ayetlerini vb. leri ile konu ile alâkalı hadis-i şerifleri büyük bir vecd (?) ile okur, sohbetler düzenler, dersler verirler; konu İran İslâm inkılâbından ve onun şanlı imamından açılınca, derhâl yüzseksen derece bir çark-dönüş yaparak kuvvetli bir ulusalcı kesilip çıkıverirler. Başlarlar ahkâm kesmeye; şanlı tarih., kahraman millet., edebiyatları yapmağa.. “Olur mu, bu millet nasıl onlara tabi olur? Hilâfet-İmamet bu necip milletin hakkıdır; Fârisiler de kim oluyormuş…” gibi, İslâmın ‘i’ si ile bağdaşmayacak; Allah’ın yücelttiği ve aziz kıldığı bahtiyar bir toplumu tezliî’e yeltenmekle ‘Allah’a kafa tutacak’ bir neticeyi doğuracak kadar bir ‘bağnazlık ve yobazlık’ örneği olurlar,

c-) Mezheb konusunu gündeme getirirler. Bunlar da kendi aralan İslâm nda iki’ye ayrılırlar: Bir kısmı, ‘bizim için, tek ölçü: Kitap-Sünnettir (hatta, tek ölçü: Kitaptır, diyenler de vardır.) Mezhebler ise; Beşeri (?) görüşlerdir, asla müslümanları bağlamaz-bağlamamalı, derler. İslâm İnkılâbı gündeme gelince, bu mezhebsiz (diğer bir ta’birle; Vehhabiyyun) çevreler, derhâl kuvvetli ve hareketli bir ‘Ehl-i Sünnetçi’,hatta ‘Hanefici’ kesiliverir; hak mezheb bâtıl mezheb tartışmalannı ve mezhebi ihtilafları ‘Bayrak’ haline getirir, yani koyu ‘mutaasıb bir mezhebci oluverirler. Diğer kısmı ise; mezheb hâvarileri oldukları halde, sıra İslâm İnkılâbına gelince aşın bir mezhebsiz olur, “İslâm Cumhuriyetinin anayasasının falan maddesinde, niye mezheb kurumuna yer verilmiş? İslâm dini kâfi değilmi?”, diye bir tutarsızlık örneği arzederler.

Bu iki kısmın, başka türlü (doğrudan) bir karşı çıkış tarzları daha vardır. O da; mezhebsizler (Ta’bir câiz ise, vehhabiler); “ Anayasalarında neden mezhebe yer verilmiş? Mezhebe asla yer verilmemeliydi”, itirâzmı ileri sürerler. Diğerleri ise; ‘Kendi mezheblerini din yerine koyarak’, “o halde , niye orada o mezheb hakimde, bizim şu mezheb hakim değil?” diye, itirâzlar da bulunurlar. Yeri geldikçe de dinimizin İslâm olduğunu, mezhebi kardeşliğin değil; İslâm kardeşliğinin esas olduğunu, ileri süren, dillerinde sakız gibi çiğneyen bu kesim; “Tarihi Amerikancı İslâm anlayışının kurbanı olmuş zavallılardan” sâdece küçük bir bölümdür.

d-)Akılcılık-reformculuk hümânizm oryantalizm… İslâm dininin, tek ve değişmezliğini kabul, ‘cihad’ vs. İslâmi hükümlerin sâbit olduğunu, İslâm dininin beşeri bütün ihtiyaçlara cevâp verecek bir mükemmeliyete sahip bulunduğunu itiraf eden Amerikancı İslâm cephesi; aldıkları kültürün tabii bir tezahürü olarak, “İslâm’ın pek çok hükümlerinin değiştirilmesinin bir ‘ihtiyaç’ ve İslâmi (?) bir gereklilik olduğunu savunur. Onun için de kâfirlere karşı ‘düşmanca’ tavırlardan, hususan ‘cihâd’, ‘kıtal’ gibi hükümlerden rahatsızlık ve huzursuzluk duyar. Fakat, bu duygularını ‘teoriyi’ redden çok, pratiği sorgulamak suretiyle izhar eder; örneğin, “İran İslâm Cumhuriyetinin bu savaşı sürdürmesi, barışa yanaşmaması doğru değildir. Akan bu kadar kanlara yazık olmuyor mu?, bu kardeş savaşı ne zamana kadar sürecek?, “savaş, Komünist Rusya’ya karşı olur!..” gibi itirazlar ileri sürerler. Üstelik; İman ettiklerini her hâl-ü kârda dilleriyle itiraf etmekten geri kalmadıkları Kur’an-ı Kerim’de:

“Kâfirleri asla dostlar edinmeyiniz…” (92), “Kâfirlerin en yakınınızda olanlarıyla -önce- savaşın” (93), “Allah yolunda öldürülenler için sakın, onlar Ölülerdir (kayıptır-zayiâttır) demeyiniz…” (94), “ Onları (kâfirleri) bulduğunuz yerde öldürünüz.”, “Onlarla kıtal edin (çarpışın) ki; Allah, sizin elinizle onlara azab etsin…” (95) …’’Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler (var,ya..) işte onlar, kâfirlerdir.” (96) gibi..daha pek çok ayetleri okudukları, saddam rejiminin ‘Mişel Eflâkçı- kavmiyetçi ve Sosyalist bir (kâfir) rejim olduğunu ve İran İslâm Cumhuriyetinin de ‘Kur’ani bir yönetim’ olduğunu bildikleri halde…Fakat, maalesef Oryantalist-Akılcı ve Hümanist bakışın etkilediği Amerikancı İslâm cephesi, bu İlâhî basiret ve ferâsetten (Yüce Mevlâ tarafından) mahrum bırakılmıştır. “Fitneden eser kalmaymcaya ve dinde yalnız Allah’ m oluncaya kadar ( ibâdet yalnız Allah için oluncaya kadar) onlarla savaşın…” (Bakara: 193; Enfal: 39) Ayet-i Kerimesi, İslâm’daki cihâdın-savaşın “ne zamana kadar?” süreceğini merak edenlere bildirmektedir,

e-) Particilik, hastalığına müptelâ bulunan çevreler de İslâm’ın yapısında bunun bulunmamasına ve İslâm İnkılâbının bu yolla gelmediğine ve bu fâsit- batıcı metoda itibâr etmediğine, ayrıca ‘İnkılâbi-cihâdi’ yolun zor ve meşakkatli, particilik yolunun ise rahat kolay ve yaldızlı, hem de makam- mevki-ikbâl-sermâye-şan-şöhret gibi dünyevi unsurları da beraberinde getirdiğine bakarak, gerçek İslâmî cepheye ve metoda karşı tavır alma yolunu seçmişlerdir. Ki; nefsin, hevâ ve hevesin tabii gereği de budur! Bu tavır, ümmetin ‘parti kamplarına’ bölünmelerine; hak ile bâtılı, iman ile küfrü değil de, bâsit demokratik particiliği esas almalarına; ümitlerin ona bağlanmasına ve böylece kuru bir ‘ümniyye’ (kuruntu) içerisine girmelerine sebeb olmaktadır. Bu da müslümanların tek güç (ümmet-i vâhide) olmalarına, tağuti rejimlere karşı kesin tavır cephe almalarına, İnkılâbi ve cihâdi bir çizgiye gelmelerine (hatta, cihadın ‘particilik’ olduğunu iddiâ etmelerine sebeb olmakta) ve müstakim düşünmelerine büyük bir engel teşkil etmektedir.

İşte, Amerikan ( Büyük şeytan-Batı) emperyalizminin İlâhî-Kur’anî ve Nebevî, yani gerçek İslâmi hattı ve metodu değiştirerek, bazı müslüman çevrelere takdim ettiği ‘kendine özgü’ mücadele usülü.. Yani Amerikancı İslâm’ın (şuurunda olarak veya olmayarak) ‘metodolojik’ oluşumunu sağlayan bir yapı… Ayrıca; demokratik particiliğin dışmda kalan ve dini pozisyonda olan ‘ fırkacılık’ (gurupçuluk) vakıâsı da, madalyonun öbür yüzünü teşkil etmektedir. Bu anlayış; İslâmi ‘esas’ da ‘ ve usûl’de (metod da) ki cihan-şumul yapısını bölgesel bir yapıya dönüştürmektedir.

Ümmet-î Muhammediyyenin (asm) ‘Tek İmam’ etrafında, O’nun organizesi ve otoritesi altında birleşerek ‘ortak birlikte’ hareket etmesine ‘gölge düşüren’, hatta, ‘fiilen engelleyen bir anlayış ve vâkıa;-büyük ölçüde- ‘cehaletten’ kaynaklanmaktadır. Bu cehaletten istifade eden Amerikan emperyalizmi (Harici güdümü Râbıtâ-V ehhâbilik-Rasyonalizm- Oryantalizm vs..gibi Amerikancı İslâm’ın ‘kolları’ kanalıyla saptırıcı yöntemleri (mezkûr dini guruplara) lanse etmiş bulunmaktadır. Bu saptırıcı usûl ve yöntemlerle harekete geçirilen dini guruplar; gündemlerini, ‘Büyük Şeytan’ın ve tüm tağutların dünya ve bölge egemenliklerini yıkıcı ve Allah’ın hakimiyetini getiren ‘temel-asıl ve esâs’ mes’elelerle değil; fer’î, hissi (Teşbih, Takke, Mevlid, Cami, Cuma, Me’muriyet, Mezheb, Sünnet, Tarikat gibi) konuların kritiği- tenkidi-mübâhese ve münazaraları ile doldurmakta, böylece asıl-temel da’vadan-mes’eleden (tağutların) yok edilip hakkın ikâmesi için cehd- ü gayretler uzaklaşmakta, ayrıca bu yüzden Müslüman kitlelerden de soyutlanmaktadırlar.

Büyük Şeytanı (siyasetini) hedef almayan ve asla rahatsız etmeyen bu tavrın, gerçek İslâm’ın sunduğu ve beklediği bir tavır olmadığı olmayacağı, izâhdan vârestedir. Gerçek Müslümanların ve Hizbullahilerin, farkında olunmadan Amerikancı İslâmi yapının birer tuğlası olmaları hususunda gâyet hassâs ve müteyâkkız olmaları icab eder.

DİPNOTLAR

90- ) Bakara (2): 213; Yunus (10): 19; Nâhl (16): 92; Hûd (11): 118; Meryem (19): 37; Şûrâ (42):8

91- ) Mü’minûn (23): 53; Rum (30): 32

92- ) Bakınız, 47 no’lu dipnot.

93- ) Tevbe (9): 123

94- ) Bakara (2): 154; Al-i İmran (3): 169

95- ) Bakara (2): 191; Nisâ (4): 89,91; Tevbe (9): 5

96- ) Mâide (5): 44

(Bu bölüm Üstad Hizbullah HAKVERDİ’nin 1989 yılında “Şehadet” dergisinde yayınlanan ‘Amerikancı İslam Sorgulaması’ adlı makalelerinden alınmıştır. Yaptığımız paylaşımlar iyi analiz edildiğinde Amerikancı İslam’ın tarihsel kökeni ve bugünkü hali gayet net olarak anlaşılacak ve 1989 yılında yazılan bu makalelerin bugüne de ışık tuttuğunun farkına varılacaktır.)

 

 

 

 

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv