Mukaddes Savunma Savaşı – imam hamaney
Bu yazı kez okundu.
21 Mart 2014 14:46 tarihinde eklendi

Hamasi Direnişin Anatomisi 

Düşmanın, gerçekte İslam’ın temelini hedef alan şeytani ve şom planlar üzerine hazırladığı en vahşi  komplolardan biri, kuşkusuz Irak yöneticilerinin yayılmacı ve kibirli özelliklerinden yararlanarak,  çok kapsamlı bir askeri saldırının ve savaşın başlatılmasıydı. Her iki ülkede enderine az rastlanacak şekilde büyük zararlara ve hasarlara neden olan bu savaş, nasyonalist sloganlarla, İran’ın parçalanması, üç günde Tahran’ın ele geçirilmesi ve İslam Cumhuriyeti yönetiminin devrilmesini hedefliyordu. Bu savaşta düşmanın işlediği cinayetler de tarihte eşine az rastlanacak şekilde kayda geçiyordu.

İslam ve İslam topraklarını savunan kahraman İran milleti, düşmana ağır bir şamar indirdiği gibi, Hz. Mehdi’nin gölgesinde,  tarihte eşine  çok az rastlanacak şekilde, mazlumca kararlı mücadelesiyle öylesine hamasi bir direnişe baş koymuştur ki; İran milletinin bu büyük fedakarlık örneği, mücadelede sıratı mustakim ve özgürlük yolu için   bir ilham kaynağı olarak kalacaktır. Allah’ın inayeti, mazlumların ve mazlumlar ordusunun  zaferinde  çok açık bir şekilde görüldü; böylece, düşmanın şom emellerinden bir bölümü etkisiz hale getirildi, zillet içinde yenilgiye uğrayan, ağır zarar gören  ve cinayetler konusunda karanlık dosyası bulunan düşman,  taktik değiştirerek hileye başvurdu.

Bu süre içinde İslam erlerinin, heybeti, kudreti, cesaret ve hamaseti  ile  İran milletinin yüksek morali,  Allah’a tevekkül ile kendilerine olan özgüveni, kesinlikle ifadelerle anlatılamaz. Evet, beyinlerimiz ve kalplerimiz, kahraman erlerin, cesur kadınların ve gayretli İslam askerlerinin ve İran’ın gönüllü milislerinin, süper güçlerin düşmanların o yokedici modern silahlarını,  nasıl etkisiz hale getirdiğine dair hatırlarla doludur ki bunlar da asla anlatmakla ifade edilemez. Ancak, eğer tüm yazarlar, tüm şairler, tüm ressamlar ve görsel sanatçılar, tüm gördüklerini en güzel şekilde  sanatsal biçimde şiir kalıplarına ve yazıya dökebilirlerse… 

Burada, savaşla ilgili bütün kalem sahiplerinden ve ayrıca bu doğrultuda sorumluluk sahibi olanlardan, savaş yıllarını en ayrıntılarıyla  yazmalarını ve kayda geçmelerini ve bu çok kıymetli bitmek bilmez hazineyi, gelecektekilere bırakmalarını istiyorum. Zira bu dönem,  tarihi harekete geçiren ve topluluklara ilham veren bir hazinedir. (Maide Suresi 54. ayette yer alan) müminler karşısında alçak gönüllü ve kafirler karşısında da heybetli bir duruş sergileyen ve Allah yolunda cihad edip hiç bir şeyden korkmayan bir kavmin çıkacağı vaadini, gece takva ile meşgul ve gündüz ise arslanlar gibi savaşan bu pak çehrelerin yüzlerinde görür gibiyiz. Bu insanlar hiç de eşit olmayan bir savaş meydanındaydılar.  Fecr, Zafer, Kerbela ve Hayber adlı askeri operasyonlarda ilahi gücün ne olduğunu sergilediler. İslam erlerinin yollarındaki  kararlılıkları, bu operasyonlarda  Fetih ayetlerini tefsir eder gibiydi.

Ama bu merhaleden geriye kalan,  düşman için hüsran ve yenilgi; İslam ve İran için gurur ve alnı açık bir şekilde bu badireden çıkmak olmuştur. 1987 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından yayınlanan 598 sayılı kararname, bu rejimi destekleyen ülkelerin, saldırgan Irak rejiminin yenilgileri karşısında  göstermek zorunda kaldıkları tepkiden başka bir şey değildi. Bu bildiri, gerçekte ‘Mukaddes Savunma’ şiarıyla yola çıkan İslam askerlerinin düşman cephelerine yönelik baskıları sonucu alındığını ispatlamış olup, bunun tam bir şekilde yürürlüğe geçmesi halinde düşman  tamamıyla kesin bir yenilgiye uğratılacaktı. Zaten, İslam Cumhuriyeti de  hiçbir zaman bunu reddetmedi. İslami İran için önemli olan  konu ve bunun, 598 sayılı kararnamenin derhal kabul edilmemesindeki  sebep, saldırganı savaş cephelerinde anlayacağı miktarda cezalandırmak hedefi ve uluslar arası  anlaşmaların uygulanması  karşısında süper güçlerin  vurdumduymaz tutumlarıydı. 

(Irak’ın İran’a karşı başlattığı savaşın  9.yıldönümü münasebetiyle yayınlanan mesajdan, 21.9.1989) 

İran milletinin, İslam İnkılabı’ndan sonra gurur dolu tarihinin en önemli bölümlerinden biri hiç kuşkusuz savaş dönemidir ki, bu savaşın yıldönümü haftasında, Hakk-Batıl savaşında canlarını, Cihad yolunda  İslam için feda eden, İslam’ın ve İran milletinin izzet ve haysiyetini  savunan yiğitlerin fedakarlıklarını övmek ve onların değerlerini, büyüklüklerini bilmek gerekir.  Özellikle de, aziz şehidlerimiz ve onların büyüklük gösteren sabırlı aileleri, fedakar gaziler, zorluklara ve sıkıntılara katlanan aileleri, özgürlüğüne kavuşan esirler, kayıplar, vatandan uzakta olan esirler ve onların kaygılı ailelerinden övgüyle bahsetmek gerekir. Bu değerli insanların kıymetini bilmek, millet için büyük bir görevdir.

Zorunlu savaş, bir sınav ve bir ibret 

Bu zorunlu savaş, yalnızca o  dönem için bir sınav değildi, aksine savaşın sona ermesinden sonra da, ders alınması gereken çok esaslı bir sınavdı. Eğer bir millet, düşmanların saldırısı ve yabancıların tehdidi karşısında, kendini savunuyor, düşmanı defediyor, geri püskürtüyor ve savaştan sonra da savaştan dolayı  meydana gelen hasarları onarıp imar ediyor ve ortamı  önceki haline getiriyor, milletin şeref ve haysiyetini  -yani şehid aileleri, gaziler ve İslam erlerini-  koruyorsa,  bu millet asla zelil olmaz; bu millet aziz bir millet olur. 

Milletlerin savunma ve cesaret ruhunu öldürmek, sömürgecilerin en büyük cinayetidir

İslam ülkeleri üzerinde uzun yıllar hakimiyetlerini sürdüren  sömürgecilerin en büyük cinayeti ve onların işbirlikçilerinin ihanetleri, milletlerin savunma ve cesaret ruhunu öldürmeleridir. Aynı zamanda onları, aşırı kavmiyetçilik ve  milliyetçilik gibi boş, saçma şiarlarla meşgul etmeleri, oyalamalarıdır. Ama, yaklaşık iki asır öncesinden itibaren, İslam düşmanlarının, İslam ülkelerine saldırdıklarında onları  bir tür tahkir ettiklerini, aşağıladıklarını, onurlarını çiğnediklerini, kaynaklarını sömürüp gittiklerini ama milletlerin bu olanlar karşısında sadece  seyretmekle yetindiklerini, onlara katlandıklarını görüyorsunuz.  İşte bundan dolayıdır ki, bugün (ciddi nüfusa rağmen) müslüman milletler, dünyada  en zayıf millet durumuna  düşmüşlerdir; halbuki İslam kendi özünde, güç, izzet ve keramet sahibidir. İslam zilleti asla kabul etmez; Müslümanlar niçin bu durumdadır?! Bu aslında, sömürgecilerin işbirlikçisi olan yöneticilerin İslam ülkelerindeki siyasetlerinin neticesidir;   işbirlikçi yöneticiler, müslüman milletleri, ezdiler, izzetlerini çiğnediler ve  zilleti kabul eder hale getirdiler; ve bazı kimseler İslam’dan ilham alarak bir şeyler yapmak istediyse de derhal onları kuşattılar, muhasara altına aldılar.

Milletimiz kendini savunabileceğini ispatladı 

Bizim milletimiz, elhamdülillah, İslam İnkılabı’nın zaferi ve bu parlak zaferden sonra, kendini tahkir ve zillet altında olmaktan kurtardı. Sonra da zorunlu savaş çıktı ve bu büyük millet,  kendini en iyi şekilde savunacağını ispatladı; bu durum aynı zamanda diğer milletler içinde bir ders oldu. Biz, dünyanın en güçlü  ülkelerinden  teşkil olan bir cepheyle karşı karşıya kaldık; yani 8 yıllık zorunlu savaş döneminde, bizim karşımızda düşmanlardan müteşekkil bir cephe vardı; ama buna rağmen bize dayatılan 8 yıllık savaşta,  onlar, İran topraklarından bir karışı dahi ele geçiremedi, hedeflerine ulaşamadı ve başa dönmek zorunda kaldılar. Acaba bu  bir millet için onur vesilesi değil midir ? 

Benim üzerinde durmak istediğim konu, milletimizin bu onura vesile olanları asla unutmamalarıdır. Onlar kimlerdir ?  Savaşçılar, Silahlı Kuvvetler, milis güçlerinin  geneli ve sınır tanımayan halk gücü, bu memleketin mümin gençleri ve bu milletin sabırlı ve gururlu aileleridir ki, bu  büyük hamaseti ortaya çıkardılar. Bu ülke  her zaman  8 yıllık mukaddes savunma döneminde savaşta şehid olanların ailelerine, gazilere ve hürriyetine kavuşmuş esirler, izine rastlanmayan kayıplar, esirler ve ailelerine borçludur; bizim de bunlara minnet borcumuz vardır.  

Kalpleri imanla aydınlanan ve imanın bereketiyle güç bulan  ve düşman karşısında cesurca duran  ve sözlerine bağlı kalan siz aziz İran milleti; bu iman ve cesaret  ruhunun ve   diğer yiğitlerin kadrini biliniz ve bu değerleri her zaman canlı tutunuz.  Milletimiz asla  zulümler karşısında geri adım atmayacak ve boyun eğmeyecektir .

(İslam İnkılabı Rehberi’nin  Mukaddes Savunma Haftası münasebetiyle, İran Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı Yetkilileri, personeli, bir grup savaşçı, Genel Kurmay, İran Deniz Kuvvetleri gücü, Silahlı Kuvvetler İstihbarat ve Siyasi Daire Yetkilileri, Veliyyi Fakih’in Devrim Muhafızları Ordusu temsilcilik personeli, Tahran, Semnan ve Demavend’den bir grup milis güç,  Tahran’a bağlı ilçeler, Hemedan, Yezd ve Kazvin’den şehid ve gazi ailelerinden bir grup ile Hemedan’a bağlı  Behar ilçesinin özgürlüğüne kavuşmuş  esirlerine hitaben yaptığı konuşmadan, 25.9.1991) 

(…) İran milletinin 8 yıllık  zorlu savaş döneminden sonra düşünmesi ve sorması gereken soru ‘Bu savaşı kim, ne için çıkardı ?’ ve ‘Niçin başaramadılar ?’ sorusudur. Elbette bunun üç önemli unsuru bulunmaktadır.

Savaşı Çıkartanlar
  

1. Soru: Savaşı kim çıkardı? Savaşı  tek başına Irak’ın çıkardığı söylenemez. Bütün göstergeler Irak savaşının perde arkasında emperyalizmin olduğunu göstermektedir; Irak’a askeri yardım yaptılar. Propaganda olarak ona yardım ettiler ve aynı zamanda Güvenlik Konseyi’ni saldırganın hizmetine sundular. Savaş çok önemli bir noktada olmasına rağmen, Güvenlik Konseyi hiçbir tepki göstermedi, bu  normal bir durum değildi. Ama, Irak’ın Kuveyt’e saldırmasından birkaç saat sonra Güvenlik Konseyi derhal tutumunu ortaya koydu ve tepkisini gösterdi. Fakat Irak tankları İran topraklarında ilerledikleri  zamanda, Güvenlik Konseyi adeta bir seyirci  gibi olanları izlemekle yetindi ve hiç bir şey yapmadı. Elbette Irak tankları İran toprakları içerisine binlerce kilometre girdikten sonra Güvenlik Konseyi sadece küçük bir tepki gösterdi ve Irak’ın saldırısını kınamadı. Irak’ı savaşı çıkartan ve saldırıyı başlatan olarak  suçlamadı, eleştirmedi. İki tarafa, ‘gelin savaşı bırakın ve ateşkes yapın!’ dedi. Gerçekte bu açıklama, Irak’ın bizim topraklarımızdaki işgalinin korunması  ve sağlama alınmasıydı.  Tabii ki biz bunu kabul etmedik ve  sözkonusu kararnameyi de  reddettik…

Batı ve Doğu Irak’ın destekçisiydiler. Takriben Avrupa’nın tamamı Irak’a yardım etmişti… Bu yüzden, Irak rejimi savaşı tek başına çıkarmadı, Irak rejimi savaş için yalnızca bir araçtı. Savaşı bütün emperyalist dünya çıkardı elbette Irak rejiminin yardımıyla;  bu bugün üzerinde fazla durulmadan  bilinen ve kabul edilen bir gerçektir. 

Düşmanın hedefi; İslam Cumhuriyeti’ni yok etmek
 

2. Soru: Savaşı niçin çıkardılar? Bu da zaten bilinen bir gerçek: İslam Cumhuriyetini yıkmak için savaşı çıkardılar,  ya da İslam Cumhuriyeti’ni teslim almak için. Onlar için fark etmiyordu. Elbette onlar İslam Cumhuriyeti’ni işgalle ve savaşın sıkıntılarıyla devirmek istiyorlardı. Ya da, bazı ülkelerin  kendilerini güçlü hissetmek ve savunmak için güçlü bir ülkeye sığınması ve ona  boyun eğmesi gibi İran milletinin ve rahmetli İmam’ın da,   bir başka güce el avuç açarak, boyun bükmesini, İran’dan artık ‘Irak’ın daha fazla saldırmasına izin vermeyin’ şeklinde o güce rica etmesini istiyorlardı. Hiç kuşkusuz  hedefleri buydu; ama bu arzuları da onların kursaklarında kaldı. İran, Amerika’nın karşısında teslim olsaydı, ona boyun eğseydi savaş  erkenden biterdi.

Amerika’ya boğun eğmenin ve ona teslim olmanın  bedeli, elbette savaşın bedelinin 100 katından daha fazladır. Yabancıların bir millet üzerindeki  sultası, bütün milletler için bir savaşın getireceği  zarar ve hasardan daha fazladır. Bugün Irak rejimine karşı nasıl bir tutum sergilediklerini görüyor musunuz? Onların sultası altına girildiğinde, onlara teslim olunduğunda artık  emperyalizm   hiç bir sınır tanımaz.  Bunlar ancak milletin direnmesinden korkarlar. Bunlar ancak milletler karşısında  kendi sınırlarını tanıyabilirler. Emperyalizm karşısında küçük bir teslimiyet gösteren hangi millet olursa olsun, o milletin sonu ancak yenilgidir. Çok ağır bir yenilgi. Onların hedefi, İslam Cumhuriyeti’ni teslime zorlamaktı, ama yapamadılar, başaramadılar. 8 yıl savaştan sonra savaşı kazandığımızı bildirmek için  yemin etmeye gerek yok. Savaşta zafer nedir?  O sınır tanımaz maddi imkanlara sahip düşmanın bütün destekçileriyle saldırması ve 8 yıl süren savaşta saldırgana karşı  milletin  mücadelesi ve 8 yıl sonra da her şeyin ilk gün gibi olması, hatta bu toprakların bir karışını dahi işgalinde tutamaması bunun ötesinde bu millete karşı en küçük dayatmada bulunamaması bu millet için  büyük bir zafer değil midir?  Milletimiz, gençleriyle, savaşçılarıyla, Devrim Muhafızları ve halk milis gücüyle, cesur aşiretleriyle, tüccarıyla, esnafıyla, fedakar aileleriyle,  bilgili ve uyanık kadın ve erkeğiyle,  cesur ve eşsiz bir rehber olan İmam Humeyni’ye bağlılığıyla, dönemin Sovyetler Birliği, Avrupa, Amerika ve Doğu, Batı İmparatorluğu karşısında  direnmiştir ve 8 yıl savaştan sonra bütün bunların  İran’ın zaferini ve kendilerinin  yenilgilerini itiraf etmelerine  neden olmuştur. 

Savaşta zaferin etkenleri: Allah’a tevekkül ve vahdet ile gençlerin fedakarlığı

 3. Soru: Bu zafer nasıl elde edildi? Aziz  kardeşlerim! Siz nasıl oldu da zafer kazandınız? Sizin Allah’a tevekkül ve imanınız, Allah’ın düşmanları karşısındaki  kararlı mücadeleniz, kimsenin  bozmaya  gücü yetmeyen birlik ve beraberliğiniz, gençlerinizin gösterdiği  cesurca fedakarlıklar, dünyevi hayatın en tatlı dönemlerini  bir kenara atan çok aziz gençlerin fedakarlık ve kararlılığı, gençlerini feda eden ana ve babalar, yavrularına olan muhabbetleri konusunda vesveseye düşmeyen analar, babalar; dünya malına değer vermeyip, o yüce hedefe  yönelen, yani İslam’ın ve müslümanların izzet ve haysiyetine ilgi gösteren insanlar. İran milletinin zaferinin başka etkenlerii var mıydı? Acaba savaşın en zor dönemlerinde bu millet,  Batı’ya, Doğu’ya, Amerika’ya, Avrupa’ya bel bağlasaydı, onlardan birine boyun eğseydi  acaba  zafere erebilir miydi? Asla zafere ermesine izin vermezlerdi. Savaş biterdi ama  zaferi olmazdı, iftiharı olmazdı, onlar yeniden millet üzerinde sulta ve hakimiyet kurardı.

Dünya emperyalizmi hala da sulta fikrinde 

Değerli kardeşlerim! İslam İnkılabı’nın zaferinden ve Amerika’nın bu ülkedeki  sultasına son verilmesinin üzerinden takriben 13 yıl geçiyor. Ama Amerika ve dünya emperyalizmi  hala da  nasıl olursa olsun, bu millet üzerinde yeniden sulta kurmak amacındadır.  Allah ve İslam düşmanlarının, sizin birlik ve beraberliğinizden, imanınızdan, kararlılığınızdan memnun olmadıklarını biliniz; sizlerin yetkilileri desteklemenizden, İslam ve Kur’an’a sahip çıkmanızdan,  din adına yaptığınız işlerden,  rahatsız olduklarını  biliniz. Düşman böylesine bir yaşantıyı sevmiyor. Zira siz dünyada  emperyalizm kültürünü bozdunuz. Gerçekte bu gün emperyalizmin işi  zorlaştı… 

(Tahran Cuma namazı hutbelerinden 27.9.1991)

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv