SABIR VE NAMAZ İLE ALLAH’TAN YARDIM DİLEMEK – M.HÜSEYİN FADLULLAH (R.A)
Bu yazı kez okundu.
21 Mart 2014 14:51 tarihinde eklendi

SABIR VE NAMAZ İLE ALLAH’TAN YARDIM DİLEMEK – M.HÜSEYİN FADLULLAH (R.A)

Bismillahirrahmanirrahim

«Ey iman edenler… Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin; muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir. Allah yo­lunda öldürülenlere «ölüler» demeyin: Aksine onlar diridirler ama siz (bunun) farkında değilsiniz. Andolsun sizi korku, aç­lık, (mallar(ınız)dan, canlar(ınız)dan ve ürünler(iniz)den eksilt­mek gibi şeylerle imtihan edeceğiz; kendilerine bir bela erişti­ğinde: «Inna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun – Biz Allah’a aitiz ve (sonunda) muhakkak O’na döneceğiz» diyerek sabredenleri müjdele. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlara­dır ve (doğru yolu bulup) hidayete erenler de onlardır. »(Bakara: 153-157)

Sabır ve Namaz ile Allah’tan Yardım İstemek

Bu ayetlerin genel içeriği ve üslubu, Müslüman in­sanın, hayatını etkisi altına alarak onu bir kuşku ve sar­sıntı dairesinde sarsıp sallayan çeşitli engeller, sorunlar ve facialara karşı koyan gerçeğe ilişkin derin manaların hareketi içersindeki derinliklerinde gizli olan imani birikimine yönelten, Kur’ani bir yaklaşıma işaret etmektedir. Bu gerçeğe sahip olan Müslüman insan, bütün bunların karşısında, Allah’ın koymuş olduğu ilahi sünnetler (ka­nunlar) temeli üzerine kurulu olan hayatın hikâyesini, bilen kapsamlı ve kapasiteli bir iman duruşuyla durur. Bu hikâyenin başından sonuna tamamı zorluk ya da tama­mı kolaylık değildir. Aksine bu hikâye kolaylık yolunda zorluklar, zorlukların sonunda ve sonucunda kolaylıklar­dan ibarettir. İşte insan Allah’a giden bu yolda bazı zor­luklarla karşılaştığında veya hedeflere ulaşmak yolunda­ki yükümlülükler ve bunların getirdiği sıkıntılar kendisi­ne ağır geldiğinde, bu yoldaki iradesini destekleyip güçlendirmesi ve ona bağlılık ve sarsılmazlık ruhunu vere­bilmesi için, sarsılmaz bir konuma ve bağlı bir şahsiyete ulaşabilmesi için sabırla Allah’tan yardım istemesi ka­çınılmaz bir zorunluluktur. Yine aynı bağlamda, namaz ile Allah’tan yardım istemesi de aynı kaçınılmazlıkla zo­runludur. Çünkü namaz, kalbe hikmeti insanın hayatını yine kendisi için maslahat (fayda-yarar) ve hikmet te­meli üzerinde yükselten ve rahmeti insanın ruhunu hoş­nutluk, lütuf ve sıcak bir ilişki ile sarıp sarmalayan, (her şeye gücü yeten) Kadir, Hâkim ve Rahim olan Allah’a yönelik pencereleri açar. Böylece insanın başına gelecek imtihanlar, insanın kaldırmaya gücü yetmeyeceği bir dü­zeyde ağır gelmez. Aksine insan başındaki imtihanla be­raber namaz ile alabildiğine bir uzay genişliği içersinde tecrübeleri ve ümit ufukları ile yaşar. Sahip olduğu güç, bütün güçlükleri sarsacak ve bütün karşı güçleri kahre­decek bir düzeye gelir ve hayatı, bütün içersindekilerle kavrar. İnsan, bütün bu güçlüklerin içinden, ruhunun so­runlar ve güçlükler ile daralmadığı, engeller ve karşı sal­dırılar karşısında yenilmediği ve güçlükler karşısında za­yıf düşmediği bir uzay genişliğine çıkar. İradeyi hayat ile hareketi kuvvet ve iman ile dolduran patlama dere­cesinde canlı bir ümit içersinde olur.

Böylece sabır gibi ruhi değerler, namaz gibi ibadet amelleri faal güçlere dönüşür. İnsan üzerine, düşman kuvvetleri saldırdığında, kendi dışındaki güçlerden yar­dım aldığı gibi, zayıf noktalarını güçlendirmede bu faal güçlerden yardım alır. Sabır ve namaz, bazı kimselerin zannettiği gibi bir zayıflık ve gerilik unsuru değildir. İn­sanı dondurup geriletmez. Yine bazılarının düşündüğü gi­bi, sabır insanı hareketten alıkoyan, onu yaşanan gerçek­lerin gereğini yapmak noktasında donduran bir şey değil­dir. Yine bazılarının düşündüğü gibi namaz yumuşak başlı sofuca bir yokluğun içersine gömmez. İnsana yaşanan gerçekler içersindeki hareketi noktasındaki rolünü ve so­rumluluğunu unutturmaz. Duyarlığını köreltip hayat yo­lundaki atılımlarını zayıflatmaz.

Bütün bu anlamları ayetteki hitaptan, bütün kapasi­teleri insanın emrine veren imanın canlı içeriğinden, in­san hayatı için güç oluşturmak yolunda ahlaki değerlerin ve pratik ilahi ilkelerin canlı tabiatına dikkat çekmek üze­re Allah’tan sabır ve namaz ile yardım istenmesine yö­nelik açık ilahi çağrıdan ilham alıyoruz. Fakat insanlar­dan birçoğu, inandıkları değerlerde ve yapıp ettikleri amellerde bulunan gizli, ruhi güçlerden gafil olabilmekte­dirler. Böylece de hayat, çevrelerinden güçle dağılıp yit­tiğinde onu bir zekâ kıvraklığı ile toparlayabilecekleri halde, zayıflık hallerine teslim olabilmektedirler.

Allah’u Teâlâ’nın Ayeti Kerimeyi «Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir» sözü ile bitirmesi, Allah’ın sabredenleri engeller, karşı saldırılar, kötü haller ve zor­lu durumlarda tek başlarına bırakmayacağını, aksine on­lara kendi ruhundan «iyi ruhu» kendi gücünden «büyük kuvveti» rahmetinden de lütuf, hoşnutluk, sevgi ve sela­meti (esenliği) bağışlamak üzere hep onlarla beraber ola­cağını tekid etmek içindir.

 

Şehitlik Hayatın Bir Uzantısıdır – M. Hüseyin Fadlullah (r.a)

«Allah yolunda öldürülenlere «ölüler» demeyin: Aksine onlar diridirler ama siz (bunun) farkında değilsiniz.»

Bu Ayeti Kerim’e, nefsi; insanoğluna hayatı yitirmek­le ifade olunan, ölüm karşısında katı bir vahşet hissetti­ren, beşeri hislerden arındırmak noktasında varit olmuş­tur. Çünkü bu hisler, Allah yolunda küfür, azgınlık ve sapmalara karşı, savaş alanlarında cihad çağrısı karşısın­da insanı olumsuz bir konuma sürüklerler. Çünkü nefis hayatı sever, onun içersinde boylu boyunca uzanıp yayıl­mak, hayatla bitişen bütün varlık imkânlarını yaşamak ve onu kaybetmesine sebep olacak her şeyden uzaklaş­mak eğilimindedir. İşte bu Ayeti Kerime, Allah yolunda, öldürülen şehitler için hayatın bitip kaybolmadığına, bü­tün gerçekliği ile devam edip uzandığına, fakat o hayatın insanların bu dünya hayatında yaşadıkları ortam ve şart­lardan tamamen başka ortam ve şartlarda sürdüğüne, bu­nun için de bu dünya hayatını yaşayan insanların o ha­yatı his ve idrak edemediklerine işaret etmektedir. Çün­kü insan, öbür hayatın tabiatını kavrayıp idrak edebilece­ği duyulara sahip değildir. Bu ayet, bu konudaki diğer ayetlerin siyakındandır. Bu ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

«Allah yolunda öldürülenleri «ölüler» sayma: Aksine (on­lar) Rableri katında rızıklandırılan dirilerdir. Allah’ın kendile­rine fazlından (bol nimetlerinden ikram olarak) verdiklerinden sevinçlidirler. Arkalarından kendilerine henüz ulaşmamış olan­lar için herhangi bir korku olmadığının ve üzülecek olmadıklarının müjdesi ve Allah’ın nimetinin, bolluğunun ve Allah’ın inananların ecrini zayi etmediğinin müjdesi ile sevinç içersin­dedirler»(Al-i İmran: 169-171)

Bu ayetlerdeki yaklaşım; hayatın bu yol ile dünya hayatında olduğundan daha üstün ve daha geniş bir şe­kilde devam edeceği şuurunu hissettirerek, Allah yolun­da cihadı teşvik etmek yönündedir. Bakara Suresindeki ayet ile Al-i İmran Suresindeki ayet arasında bazı deği­şiklikler olduğu düşünülebilir. Bakara Suresindeki Ayeti Kerime, doğrudan hayatın kendisini ele almış ve hayatın tabiatını idrak edememiş olanların çizdiği karanlık ölüm tablosunu aydınlık hayat tablosuyla değiştirmiştir. Bu ayetin ele aldığı ayırım temelde ölüm ile hayat ayırımıdır. Ayette, sanılan ölümün karşısına konulan hayatın ayrın­tısına gidilmemiştir. Çünkü bu noktada sorun karanlık ve aydınlık gibi doğrudan ve temelden ölüm ve hayat soru­nudur. Al-i İmran Suresindeki ayete gelince bu Ayeti Ke­rime, münafıkların Allah yolunda cihada atılan Müslü­manların, içlerine sokmaya çalıştıkları korku ve tered­düt unsurlarına, savaşa katılmayanların dünya hayatının nimet ve lezzetlerinden istifade edecekleri, buna kar­şılık savaşa atılanların ölümün katı vahşetine sürüklen­dikleri ve bu nimetleri kaybedecekleri yolundaki caydırıcı iddialarına karşı indirilmiştir. Bu nedenle Kur’an-ı Ke­rim, bu Ayeti Kerime’de Allah’ın yanında mücahitleri bek­leyen hayatın ayrıntılarına girmiş ve dünya hayatının ni­met ve zevklerine karşılık, Allah’ın mücahitlere vaad etti­ği hayatın bazı nimet ve zevklerine değinmiştir.

 

 

 

 

 

 

Bela, Bir Ders ve İmtihandır­  – M. Hüseyin Fadlullah (r.a)

 

«Andolsun sizi korku, açlık, mallar(ınız)dan, canlar(ınız)­dan ve ürünler(iniz)den eksiltmek gibi şeylerle imtihan edece­ğiz; kendilerine bir bela eriştiğinde: «innalillahi ve inna jleyhi Raciun -Biz Allah’a aitiz ve (sonunda) muhakkak O’na döne­ceğiz…» diyerek sabredenleri müjdele. İşte Rablerinden bağış­lamalar ve rahmet hep onlaradır ve (doğru yolu bulup) hida­yete erenler de onlardır»

Zor durumlar ve çetin engeller karşısında Allah’ı unutturmayan imani ruh, her şeyiyle bütün hayatını her şeyi görüp gözeten Allah’ın huzurunda yaşar. Allah’u Teâlâ, insanın üzerinden geçen zararlar, musibetler, zorluk ve darlıklar içersinde insanı yoklayıp imtihan eder. Kulunun bütün bu başına gelenleri nasıl karşıladığını, sa­bır ile mi, telaş ve ümitsizlik ile mi, hoşnutluk ile mi, gö­ğüs darlığı ile mi karşıladığını, değişik şekilleriyle ve çe­şitli yönlerden üzerine inen imtihan sırrı mesabesindeki her bir belayı nasıl anlayıp değerlendirdiğini, azap ve in­tikam olarak mı, yoksa Allah’ın doğru yolu üzerinde yürüyüp çalışan birçok kimsenin de başına gelen evrensel nizamın cilvesi olan ilahi bir rahmet olarak mı algıladı­ğını görmek, kontrol edip sınamak ister. Allah’ın doğru yolu hayatın çeşitli alanlarında ortaya çıkan güçlüklerle doludur. İşte burada insana engellere karşı sebep, bağlı­lık ve kararlılık gücü veren sabrın rolü hâkimdir. Sabra bu rolü oynama imkânını veren insan, engeller karşısın­da sarsmaz sallanmaz, imani risaletçi ruhu ile yolun güllerle serili olmadığını bilerek yaşayan gerçeklere açılır ve direnir. Bunun için dikenlerle çalışmanın yolunu, de­rin yaraların ve şiddetli acıların dilini öğrenir. Açılan ya­raların kendisini ağlatmasına, şiddetli acıların bağırtma­sına izin vermez. Aksine dikenlere ve acılara rağmen İs­lam risaletinin sevinci ile tebessüm etmeyi öğretir ken­dine.

İşte Allah’u Teâlâ, Muhammedi risalet noktasından hareket edip bütün dünyadaki küfür, kötülük ve azgın­lık güçlerine karşı duran, bütün dünyayı Allah’ın şeriatı üzere değiştirmeye çalışan Mü’minlerden bunu istemiştir. Allah’u Teâlâ, onları kendilerine erişen, mallarından, canlarından ve ürünlerinden bazı eksilmeler gibi belaları köklerinden kopmuş olarak değil, köklü ve esaslı bir şekilde, birer imtihan olarak karşılamaya çağırmaktadır. Kötü olan her şeyi değiştirme yolunda kendi iç kuvvetlerini; dayandıkları stratejilerini ve pratik konumlarını ortaya koymalarını istemektedir. Bir grup insan bir engeli aşmaya çalışırken, diğerleri onları bastırmaya, öldürmeye, yerle bir etmeye, yaş-kuru ayırmadan yakıp yıkmaya kalkacaklardır; Bu tabiidir. Fakat gerçek şudur ki, bu süreç çok kısadır. Bir fiili tepkiden ibarettir. Yeter ki engelleri aşmak isteyenler sabredebilsin… İşte bu noktada insanı direnmeye tahammüle ve kararlılığa sürükleyen sabır kaçınılmazdır. Bu noktada batılın davasını havaya savurmak ve zirveye ulaşıp nihai sonucu yakalamak için sabretmeli, dayanmalıdır…

Bela, Hayatta Doğal Olmayan Bir Durum mudur?

Bazıları soruyor: Allah’u Teâlâ’nın bu Ayeti Kerimede ve diğer ayetlerde haber verdiği, kendi zatına bağladığı insanların imanlarını ve O’nun doğru yolu üzerindeki ka­rarlılıklarını sınamak için bir test ve imtihan olarak tabir ettiği «bela», doğrudan doğruya Allah’ın dolaysız bir vergisi midir? Allah belayı onu gerektirecek özel şartlar olmaksızın mı verir? Yani bu, Allah’ın insanlara yükle­diği diğer çeşitli işlerde, verdikleri imtihanda olduğu gibi, tamamen bir imtihan mıdır?

Bu soruyu şöyle cevaplayabiliriz: Bütün karları ve zararları, sevinçleri ve acıları doğuran bütün olayları ile hayat, Allah’ın kâinata koymuş olduğu tabii kanunlar ve sebepler yoluyla Allah’ın irade, kaza ve kaderine bağlı­dır. İnsanın bu dünya hayatı içersinde yapıp ettiği bütün işlerden her birinin, insanın kişisel ve toplumsal hayatı düzeyinde olumlu ya da olumsuz sonuçları vardır. İnsanın kendi kişisel faaliyetlerinden özel-genel ilişkilerine varıncaya kadar bütün eylemleri bu kapsam dâhilindedir.

Böyle olunca da, insanın acı yayan şartlarda yaşaması halinde acı çekmesi kaçınılmazdır. Yine açlık şartlarında acıkması, hayatı korku dalgalarının sardığı hallerde korkuya kapılması kaçınılmazdır. Çünkü sonuçlar başlangıçlardan ayrı ve uzak değildir. Aksine belli sonuçlar belli başlangıçların meyveleridir…

Tabii Şartlarda Belanın Anlamı

Burada, da şöyle bir soru çıkıyor karşımıza: Öyle ise imtihanın anlamı nedir? İnsanın belli durumları yaşama­sı, belli öncüllerin tabii sonuçları, insanın hayatta bulun­masının ve yaşamasının tabii olayları ise, bu nasıl im­tihandır?

El-Cevap: Bütün mesele insanın, hayattaki ilkeler ve risaletlerin hareketinin ifraz ettiği bu zorlu tabii şartlar karşısındaki konumundadır. İşte bu insanın hayatındaki imtihan sırrıdır. Acaba bu zorlu şartlar karşısındaki in­sanın konumu acıların, zararların ve korkuların onun dur­gun sinirlerini harekete geçireceği aşamaya geçecek mi­dir? Sarsılmaz konumu bütün kararlılığı ile sarsıntı, sal­lantı ve sapmalardan uzak mı kalacak? Yoksa… Sapık güçlere ve karşı engellere bağımlı zaaf noktalarının sar­sıntısı sonucu, risaletini ve ilkelerini kendisiyle birlikte yerlere düşürecek kadar, bütün bunlar karşısında düşüp yitecek midir? Yaşanan hayat gerçeği bütün tabii sebep­leri ile insan için canlı bir imtihandır. Bununla insanın irade ve risaleti imtihana tabi tutulmaktadır;

«Sizi elbette… İmtihan edeceğiz…»

kelamından bela ve imtihan anlamında şunu algılayabiliriz: İnsanın, hayat içersinde sahip olduğu konum, kendisi için kişiliğini yoğunlaştırmak ve iradesini güçlendirmek noktasında, bir deneyim değeri taşımaktadır. İmtihanın taşıdığı dünya ve ahiret düzeyindeki sonuçların, işareti yoluyla insanın içinde bulunan güç unsurlarını yakalamak söz konusudur insan için. Özellikle de bu imtihanın tabiatının, insana düşüncesiz ve ruhsuz olarak taklidi bir rol oynama imkânını veren, şekli bir imtihan değildir. Aksine bunun temelli gerçekçi bir tabiata sahip bir ger­çek imtihan olduğunu düşündüğümüzde, bunu daha net tasavvur edebiliriz. İşte böylece bu imtihan sürecindeki deneyimlerin sonuçları, insanın sahip olduğu insani güç unsurlarının yakalanmasından bu güç unsurlarını, insa­nın çalışma stratejisi içersinde geliştirip, daha da güçlen­dirmeye dönüşecektir.

Sonra Ayeti Kerime, engeller karşısında konumları sarsılmayan, sabırlı kimselere yöneliyor ve fazlaca ayrın­tıya girmeden sabredenleri müjdeliyor. Arkasından sab­redenlerin konumlarına değiniyor ve durumlarını belir­tiyor. Allah’a iman ile sabrı birbirine bağlıyor. Bunu da bütün mahlûkatın Allah’ın mahlûkatı, O’nun mülkü ol­duğuna imanın evrensel gerçeğine bağlıyor aynı zaman­da. Bütün mahlûkat Allah’ın mülküdür. İnsan da Allah’ın sahip olduğu bu mahlûkatın bir bölümünü oluşturmak­tadır. Bunu da bize Allah’ın işinden hiçbir şeye sahip ol­madığımızı hissettirircesine vurguluyor. Çünkü mülk bü­tünüyle Allah’ındır. Yarattıklarını dilediği şekilde imti­han etmek tamamıyla O’nun hakkıdır. Mahlûkata düşen ise bütün bunlarda tamamen yarar ve iyilik olduğunu dü­şünüp bunun şuurunda olmalarıdır. Çünkü O, kullarına ilişkin işleri hikmet ve rahmetiyle tedarik eden, yönetip yönlendiren Hâkim ve Rahim olan Allah’tır.

Ayeti Kerime bundan sonra insanın ruhuna şu ev­rensel imani gerçeği işliyor: Kullar, sonunda Allah’a döneceklerdir. Hayat bütünüyle son bulacak ve mülk tamamıyla Allah’a dönecektir. İnsan bu ilahi gidiş karşısında herhangi bir güç türüne sahip değildir. Evet… İnsan tamamen Allah’ın mülkü olunca, artık bu yolda herhangi bir itirazın hiçbir anlamı yoktur. Hayat bütün acılarıyla bitip Allah’a dönecek olduktan sonra, insan da O’nun hoşnutluk ve sevabını almak üzere yine Allah’a dönecek ol­duktan sonra, alçalıp yerlere düşmesin, tedirginlik ve ümitsizliğe kapılmanın ne anlamı vardır?

O halde Allah’ın iradesine karşı sabır, rıza ve ka­naat kaçınılmaz, bir zorunluluktur. Özellikle de insanın Allah’ın huzuruna çıktığında orada kendisi için rahmet, bağışlarına ve bol sevap bulabilmesi için…  .

İşte böyle… İnsani bir gerçek olan şehitlik yolu ri­salet ve imanın değerinin kapsamlı idraki üzerine kurulu bir sabır yoludur. Kurbanlık ve acılar ister. Fakat sonuç­ta dünya ve ahirette hayır ve bereket verir. O hidayetin canlı yoludur. Yolcuların sırtına şu güzel damgayı vu­rur:

«İşte bunlar hidayete erenlerdir…»

Kendilerine yüklenen risalet aracılığıyla yolu bulan­lar bunlardır. Gözleri ışıl-ışıl, canlı-canlı yürürler bu yol­da…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İSLAM YOLUMUZU ÇİZİYOR VE ONDAN SAPMAK KONUSUNDA UYARIYOR

­Bismillahirrahmanirrahim

İnsani Örneklerde, Hissi ve Ameli Sapma  – M. Hüseyin Fadlullah (r.a)

 

«İnsanlardan kimileri, Allah’tan başka şerikler (Allah’a or­tak koşulan otoriteler) tutar, Allah’ı sever gibi onları severler. İnananlar ise en çok Allah’ı severler. Zulmedenler, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çetin olduğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi. İşte tabi olunanlar (kendilerine) tabi olanlardan uzak durdular; aza­bı gördüler ve aralarındaki bağlar kesildi. Tabi olanlar şöyle dediler: «Ah. Keşke bir daha dünyaya dönmemiz mümkün olsaydı da şimdi onların bizden uzak durdukları gibi, biz de onlardan uzak dursaydık…», Böylece Allah, onlara yapmış olduk­ları bütün işleri hasretler (pişmanlık ve üzüntüler) kaynağı ola­rak gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir»(Bakara: 165-166-167)

Kur’an-ı Kerim bu ayetlerde bize; insanların yaşa­dıkları gerçek hayattaki teorik ve pratik sapma örnekle­rinden bir örnek sunmak üzere, yine insanların yaşamak­ta oldukları gerçek hayattan hareket etmektedir. Bu zulmün taraflarının ve tabilerinin temsil ettiği bir örnektir.

İmamlardan rivayet olunan tefsirlerde varit olduğu üzere, bu kimseler, Allah’a iman ve Allah sevgisi ile efendilerinden ve büyüklerinden olan zalimlere karşı besledikleri sevgiyi bir araya getirmektedirler. Tıpkı insanın bü­tün sıfat ve özelliklerde eşit olan iki ayrı şahsiyeti sevme­sinde olduğu gibi… Bu eğilim, Allah ile zulmün elebaşla­rı arasında bir eşitlik canlandırmak durumundadır. Yal­nız bu eşitlik ve bu sevgi bir sempatiden ibaret olmayıp içinde yaşadıkları hayatın gerçeğinden pratik bir teme­le dayanmaktadır. Çünkü ayetin anlattığı bu sevgi in­sanın hissi yönelimlerinden kaynaklanan hissi bir sem­pati değildir. Ayete konu olan; bu kimselerin gerçek ha­yatlarına hükmeden pratik olgulardır. Burada açıkça or­taya çıkan bu sevgiden maksadın -tabiri caizse- prati­ğe dayalı bir sevgi olduğudur. Bu sevgi onların sevgi bes­ledikleri zalimlerin, her gösterdiklerine ve her istedikle­rine kayıtsız şartsız katılıp, uyup bağlanmalarında ken­dini göstermektedir. Tıpkı insanın Allah’ı sevmesinin mut­lak itaat ve bağlılık anlamında olduğu gibi… İşte bu Al­lah’a ortak koşmanın bir pratik uygulamasıdır. Çünkü böyle bir itaat Allah’tan başkasına yakışmaz. İnsan böy­le bir itaati aynı düzeyde Allah’tan başkasına sunduğun­da bunun anlamı o itaat edilen kimseyi Allah’a ortak yap­maktır. İşte bu gerçek bir şirktir. Yalnızca burada ilahlar, ilah inancı düzeyinde değil, bu kimselerden elde edilen veya elde edilebileceği düşünülen istekler, tamahlar ve menfaatler doğrultusundaki şahsi etkenler yoluyla itaat düzeyinde çoğaltılmıştır.

Bu durumu arz ettikten hemen sonra, Kur’an-ı Kerim bu insanlarla Mü’minler arasında bir yapmakta ve:

«inananlar ise en çok Allah’ı severler…»

hükmünü vurgulamaktadır. Çünkü Mü’minin Rabbi hak­kındaki bilgisi, O’nun azametini idraki O’nu bütün düşünceleri, şiarları ile bütün aza ve alanları ile Allah’a bağlanmaya yöneltir. Artık ne kadar büyük olursa olsun, hiçbir güç O’nun yanında küçük bile olsa herhangi bir alan işgal edemez. Artık O’nun ruhu Allah’la karşı kar­şıyadır. Allah’tan başkası ile dostluğu ve muhabbeti yok­tur. Allah’tan başkasına asla itaat etmez. Çünkü tevhidin anlamı her şeyde ihlâsla bir tek Allah’a teslimiyettir. Al­lah sevgisinin nihai anlamı da budur. Allah sevgisini bu nihai anlam içersinde işleyen Kur’an-ı Kerim, Mü’min­lerin O’nun zatı hakkında derin düşüncelere dalmadan bu sevgiyi yaşamalarını ve bunu vicdanlarında temsil etme­lerini istemektedir.

Bunu nasıl anlayıp, nasıl ikrar edeceğimize gelince… Bu bir yandan ayetin ruhundan, diğer yandan İslam risa­letinin tabiatından ortaya çıkmaktadır. Ayeti Kerimenin temelde tabi olanlar ile tabi olunanlar meselesini, kıya­met günündeki karşılıklı konum ve durumlarını işlediği­ni görüyoruz. Ayeti Kerime bize, sevgi meselesinin te­melinin tabiiyet yani bağlılık olduğunu, soyut bir sem­pati olmadığını bildirmektedir. Tıpkı Allah’u Teâlâ’nın di­ğer bir ayette geçen şu fermanından anladığımız gibi:

«De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı size bağışlasın»

Açıkça görüldüğü üzere Ayeti Kerime, Peygambere ta­bi olmayı sevginin belirti ve sonuçlarından kabul etmiş­tir. Sevgiyi İslam risaletinin tabiatından anlamaya çalış­tığımızda da bunu, Allah’ın bizim için O’nun la olan iliş­kimizin, huzurunda duruşumuzun ve O’nun karşısında so­rumluluğumuzu işleyişimizin ve O’nun doğru yoluna bağ­lanıp bu yol üzerinde dosdoğru yürüyüşümüzün üslup ve stratejisini çizmesinden anlıyoruz. İşte insanı Allah’ın mahlûkatı ve sıfatları üzerinde düşünmeye çağıran Kur’an’i yönelimi ve Allah’ın mahlûkatı üzerinde düşünmeye çağırırken, O’nun zatı hakkında düşünmekten alıkoyan haberleri hep bu izah ışığında anlamak durumundayız.

Böylece biliriz ki, Allah’ın mahlûkatını bırakıp, zatı üze­rinde düşünmek, insanı bir sonuca ulaşmayan soyut dü­şüncelerin ve makul bir esasa götürmeyen olumsuz ta­hayyüllerin karanlık çıkmazına sokar. Hâlbuki O’nun mahlûkatı üzerinde düşünmek, yarattıklarını irdeleyip in­celemek insanı, yaşayan canlı bir temel üzerine oturmuş bir inanca götürür. Buna ilaveten, bu inancı makul bir çizgiye ve nihayetinde Allah’a bağlanan müspet tabii şiar­lara, insanın yaşadığı hayati şartlara ve nimetlere, göz­lemlediği tabii görüntülere ve ayetlere bağlar. Öyle ki, in­san, O’nun yarattığı mahlûkatın azamet ve sanatını id­rak aracılığı ile baktığı her şeyde, O’nu görür ve O’nun la duyar, O’nun la yaşar…

Bizi, Allah’ın Ahlakı ile ahlaklanmaya çağıran haber­ler de bu yaklaşımla hareket etmiş olabilir. Yani Allah’ı O’nun sıfatlarını hayatında bir yaşayışa, imana ve haya­ta döndürecek şekilde sev… Böylece insan kendisini ken­disinden ve Allah’ın huzurundaki sorumluluğundan ko­paracak karanlık ufuklara bakmaktan kurtulacaktır.

Kur’an-ı Kerim, müşriklerin Allah’tan başkasına kar­şı duydukları sapık sevgiyi, insan ruhundaki köklerine inerek incelemektedir. Bu köklerden biri de, bu sapık za­limlerin dünyada mülk ve otorite sahibi olmalarının, ken­dilerine tabi olan bu insanların içinde, bunların güçlü oldukları hissini canlandırmasıdır. Böylece bunlara bakan­lar bunların bütün işleri idare eden, kontrol edip göze­ten mutlak bir kuvvete sahip olduklarım tahayyül eder. Bunun üzerine ruhunda çoğu hallerde sevgiye dönüşen bir hayranlık hissi yer yapar. Sonra bu sempati duygu­ları, istediklerini yaparak, yasakladıklarından kaçınarak, onların rızalarına ulaşmak yolunda, derin bir rağbet ve gayrete dönüşür. Bu Ayeti Kerime, onların dünyadaki sal­tanat görüntülerinin perdeleyip örttüğü, zayıf tabiatlarını ve gerçekteki güçsüzlüklerini ortaya koymaktadır. Bu zalimler, Allah’ın azabı ile karşı karşıya geldiklerinde ken­dilerinin ve diğer insanların bir zamanlar sahip oldukları kuvvetin herhangi bir kıymeti ve temeli olmadığını an­layacaklardır. Dünyada büyük bir güç sahibi olduklarını zannedip aldandıkları halde, o gün Allah’ın alçaltıcı aza­bı önünde ne kendilerine, ne de bir başkasına herhangi bir fayda, ya da zarar verebilecek güçte olmadıklarım gö­receklerdir. O an mutlak gerçek, gözlerinin önünü doldu­racaktır. Bu gerçek bütün gücün Allah’ın olduğu gerçe­ğidir. Gücü dilediğine veren, dilediğinden alıkoyan, dile­diği şekilde yönlendiren ve durmasını dilediği sınırlarda durduran O’dur. İşte böylece, alçak konumlarını kesin­leştiren azabı görünce Allah’ın kendisine karşı direnenlerin, isyan ederek haddi aşanların, yoldan sapanların ve kâfirlerin karşısında azabının şiddetli olduğunu anlarlar.

Sonra Allah’u Teâlâ bu ayette bize, bu zalimlere uyan ve kendilerini koruduklarını hisseden, hayatın bütün zor­luklarına karşı sorumluluklarım üstlendiklerini zannede­rek aldanan insanları bekleyen sonu anlatıyor. Bunu, kı­yamet sahnelerini gözlerimizin önünde canlandırarak an­latıyor bize. Bu kıyamet sahnelerinde dünyada kendileri­ne tabi olunan büyük zalimlerin, ayırım yapmaksızın her­kesi eşit tutan azabı gördüklerinde vaat ettikleri sorum­luluktan kaçtıklarım, dünyada kendilerine aldanıp tabi olan bu insanlarla herhangi bir ilişkileri olduğunu kabul etmediklerini, aralarındaki menfaat ve grup yakınlığı temeline dayanan bütün bağların koptuğunu görüyoruz. Çünkü bu bağlar, Al1ah’a dayanan güçlü bir temele otur­mamış ilişkilerdir. Allah’tan güçlü bir temele dayanma­yan bütün bağlılıklar ise o, gün kapmaya mahkûmdur.

Dünyada kendilerine tabi olunan zalimler, tabi olan­lardan kaçarken, tabii olanlara gelince bunlar, dünyada aldanıp kapıldıkları bütün bağlılıkları bir pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak karşılayacaklardır. O gün artık bu büyük hayal kırıklığının ardından ruhi bir iç parçalan­masını andıran temenniler baş gösterecektir:

«… Tabi olanlar şöyle dediler: Ah… Keşke bir daha dün­yaya dönmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzak durdukları gibi biz de onlardan uzak dursaydık…»

ifadesi bunu haber vermektedir. Tabi oldukları zalimle­re o gün kendilerinden kaçışlarının karşılığı verilecek, yani kıyamet günü azabı görünce, kendilerinden kaçtık­ları gibi, onlardan kaçıp uzak durmak için, yeniden dün­yaya dönmek isteyecekler fakat bu istekleri havada kalacaktır. Dünyada zalimlere uyup onlarla birlikte zulüm dünyasının kuruluşuna katıldıklarını hatırladıkça:

«Böylece Allah, onlara yapmış oldukları bütün işleri has­retler (pişmanlıklar ve üzüntüler) kaynağı olarak gösterecek­tir…». Artık ateşe düşmüşlerdir. Pişmanlıkları fayda vermeye­cektir… «… Ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir.»

Ne mazeretler beyan ederlerse etsinler, akılları baş­larına geldiği kadar da gelse, yine ebedi ateşten kurtula­mayacaklardır. Çünkü bütün yapıp ettikleri üzerinden Al­lah’ın onlar aleyhlerindeki delili tamam olmuştur…

 

 

 

Bu bölümdeki ayetlerin vahyinden aldıklarımızı şu noktalarla ifade edebiliriz:

Fikri Bağlılık Gönül Bağlılığına Götürür

1- Akideye bağlılık, insanın fikri konumunu tem­sil eden fikri bağlılıkta temsil olunmaz. Hayatın karşıt veya uyumlu insani ilişkiler karsısındaki hareketi içerisinde gönül bağlılığına ve fikir çizgisiyle uyumlu ruhi bağlılığa uzanır. Çünkü Müslüman insanın şahsiyetinde, hissi ve fikri yönlerin birleşmesi, şahsiyet birliğini ifade eder. Bu iki yönün birbirine muhalif ise, insanın doğru İslam çizgi üzerindeki istikameti üzerinde, olumsuz et­kiler bırakan bir şahsiyet parçalanmasını meydana ge­tirir.

Sevgi Bir Konumdur Soyut Sempatiden İbaret Değildir

2- Kur’an’i anlamı ile sevgi, soyut bir iç sempati ve bunun yalın sempatik görüntüleri ile ifade edilemez. Kur’an’i anlamı ile sevgi, ancak bu sevgi çizgisi yönünde fiili konumlara dönüşen bir gönülden bağlılıkta ifadesini bulabilir. Bu sevgi çizgisine muhalif yönde ortaya çıkan fiili konumlar sevginin zayıflığına, ciddiyet ve sadakatten uzak olduğuna delildir.

Dünyanın Güçlüklerinin Zayıflığını Keşfe Çağrı

3- Kur’an-ı Kerim, insanı güçlü azgınların içlerin­de gizli olan zaaf noktalarını araştırarak bunların güç­süzlüklerini keşfetmeye çağırmaktadır. Kur’an-ı Kerim bu çağrıyı yaparken, dünyanın güçlü görünen azgınları­nın kıyamet günü Allah’ın azap ve ikabının karşısında düşecekleri güçsüzlük konumundan hareket etmektedir.

İslam’da Ferdi Sorumluluk

4- Ayetler, dünya hayatında güçsüz düşen Mü’minlere hitap ederek İslam’daki sorumluluğun kişiye özgülü­ğünden bahsetmektedir. Her insan, kendi yapıp ettiklerinin ve yapmayıp terk ettiklerinin sorumluluğunu yüklenmek durumundadır. Güçlülerin hâkimiyet hislerinden kaynaklanan ve bunların dünyada sahip oldukları mal, mülk ve mevki ve otoritelere dayanan baskıları, Allah’ın kulları için çizmiş olduğu doğru yolundan sapmaktan ya­na herhangi bir şer’i sebep oluşturamaz. Yine Kur’an-ı Kerim, güçsüz Mü’minlere bu güçlü azgınların kendilerini dünya hayatının zorluk ve darlıklarına karşı koruya­cakları hissini yerleştirmek gibi yöntemleri; ilahi gerçek­ler karşısında hiçbir şey ifade etmeyen, saptırma yöntem­lerden olduğunu bildirir. Çünkü gerçekte bu kimseler, kendi kendilerini korumak yolunda bile hiçbir şeye kadir değildirler. O halde nasıl olur da, başkalarını Allah’ın azap ve gazabından koruyabilirler. Allah’ın azabını karşılarında bulduklarında haklarındaki bu acı gerçek orta­ya çıkacak ve bütün bağlılık ve sorumluluklarından kaça­caklardır. O halde Müslümanlar, yeryüzünde güçsüz de olsalar bu azgın güçlülerin Allah’ın hiçbir şekilde razı ol­madığı planlarını ve Allah’a isyan temeline dayanan projelerini uygulayıp ayakta tutmaya katılmamalıdırlar. Yok­sa kıyamet günü bu güçlüler Allah’ın azabını görüp de kendilerinden yüz çevirdikleri vakit, ayetin gözler önü­ne serdiği pişmanlık sahnesine düşecek ve:

«Ah… Keşke bir daha dünyaya dönmemiz mümkün olsay­dı da, bugün bizden yüz çevirip uzak durdukları gibi, biz de onlardan yüz çevirip uzak dursaydık…»

diye hayıflanacaklardır. İşte gözlerimizin önünde kıya­met sahnelerini canlandıran bu ayetler insanı kıyamet günü bu düşük konuma düşmemek yolunda uyarmaya çalışmaktadır. Ayetlerinin esrarını en iyi şekilde Allah bilir…

 

ŞEYTANIN KÖTÜLÜK, AZGINLIK VE ATALARIN SAPIKLIKLARINI TAKLİD KONUSUNDAKİ PLANLARINDAN KAÇMAYA ÇAĞRI   – M. Hüseyin Fadlullah (r.a)

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

«Ey insanlar. Yeryüzünde bulunan helal ve temiz şey­lerden yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü O, sizin apaçık düşmanınızdır. O size kötülük ve fuhuşu (azgınlık ve çirkinlik yapmanızı), Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder»(Bakara: 168-169)

Bu iki ayette, insanlara rahmet çağrısı içersinde, Allah’ın insanlar için hayat yollarını daraltmak istemediğini, aksine kendilerine hayatta geniş ufuklar ve verimli kaynaklar vermek istediğini hissettirmek isteyen, Rabbani bir nida vardır. Allah, insan için yeryüzünü, bütün rızık kaynakları ve nimetleri ile yaratmış ve kendisini helal, temiz rızıklardan ve saf, temiz, bol nimetlerden istifade etmekte serbest bırakmıştır. Yeryüzündeki rızık kapıla­rının temizlerini yasaklamamış, hayatını devam ettirmek ve bedenini geliştirmek yolunda bunlardan istifade etmesini uygun görmüştür. Bu arada onu şeytanın yanlış adım­larından sakındırmıştır. Çünkü şeytanın önerdiği şehvet­lerden, lezzetlerden, zararlı yiyecek ve içeceklerden in­sanın bedenine ve aklına zarar gelecek, bu zararlı saldırılar karşısında hayatı bozguna uğrayacaktır. Şeytan bu bozgunculuk unsurlarını, insana süsleyip, lezzetlendirerek hoş göstermeye çalışır. Bunların sıcaklığının insan kal­bine girmesi için elinden geleni yapar. Güzel göstermeye çalıştığı kötülükleri bir yandan süslerken, diğer yandan da bu kötülüklerin zararlı bozguncu taraflarını örtmeye, gözden kaçırmaya çalışır. İşte Kur’an-ı Kerim şeytanın insanoğlunun apaçık düşmanı olduğunu vurgulayarak, in­sana onun gerçek kimliğini tanıyarak kendisine döktü­ğü yollardan kaçınmasını telkin etmektedir.

Sonra ikinci ayette; ilk ayette toplu olarak zikretti­ği şeytanın adımlarından, planlarından bazılarını örnek olarak ayrıntılıyor ve bize üç örnek sayıyor: Şeytan in­sana, bütün zararlı düşünce ve eylemlerin kendisinde ifa­desini bulduğu kötülüğü emrediyor. Eşyanın tabii sınır­larını aşan bütün yasak şeylerin kendisi ile ifade edildiği fuhuşu (azgınlık ve çirkinliği) emrediyor. Bu yasak şeyler de iki kısımdır: Kul ile Allah arasındaki kulluk ilişkisine dayanan yasaklar ve insan ile toplum arasın­daki ilişkiye dayanan yasaklar. Bu yasakların yükünü de mali, toplumsal, siyasal, ekonomik ve ahlaki alanlardaki yasakları oluşturur. Özellikle de ırz, hıyanet ve yalan konusundaki yasaklar bunların özüdür.

Üçüncü emrine gelince; bu kendi ahkâm, akait ve amellerini Allah’a nispet etmesine ilişkindir. Şeytan ken­di ahkâm ve akaidini, kendi kötü işlerini mutlak ilahi gerçeklerden kaynaklanıyormuş gibi gösterir. Hâlbuki şeytanların kendileri Allah’ın ilminden ve ahkâmından uzaktırlar. Şu yönde gerçek bir bilgiyi elde edebilme yo­luna da sahip değillerdir. Kur’an-ı Kerim’in Müslüman insanın hayat yolundaki yürüyüşünde böyle bir gerçeğin tehlikeliliğini vurgulaması tabidir. Çünkü şeytan zekice çizdiği kendi şeytani yöntemleri ile insanı nifak, yalan, hıyanet ve bozgunculuğa sürükler. Hak ile batılı birbi­rine karıştırarak insanın önüne sürer ve onu sapma çiz­gisine yöneltmeye çalışır. Hidayete giden yolu kendisine kapatarak, onu koyu karanlıkların derinlerinde döndürüp dolaştırır. Kur’an-ı Kerim de bu yönteme karşı ken­di Kur’an’i üslubu ile onun hakka muhalif müşrik inanç ve yöntemlerinin batıllığını delillerle gözler önüne ser­mektedir. Burada Kur’an’i üslup: «bilmeyenler»; «bir bilgisi olmayan» ve «bir şey bilmeyen kimseler» tabirlerini kullanarak müşriklerin vasıflarını ortaya ko­yuyor. Onların inandıkları ve insanları da inanmaya ça­ğırdıkları inanç ve düşüncelerinde delil ve burhandan ha­reket etmediklerini bildiriyor. Kur’an’ın üslubuna gelin­ce o, gaflet havasından kurtularak gerçeği en güzel yol­la yakalamayı öngörür. İnsanları taassup ortamına bağlayan ve anlaşma havasından çıkararak karşılıklı görüşüp tartışma ruhiyatından uzaklaştıran, inkâr ve inat yaklaşımından uzak durmayı öngörür. İşte Kur’an’ın öğren­memiz gereken üslubu budur. Bunun gereği olarak da karşı fikirleri gerçek ve karşılıklı görüşme alanına sü­rükleme ihtiyacı hissettiğimiz alanlarda kırıcı ve uzak­laştırıcı ağır kelimeler yerine hafif ve yumuşak kelimele­ri seçmek durumundayız…

İnançta Ataları Taklit, Şeytanın Planlarındandır

«Onlara: «Allah’ın indirdiğine uyun» denildiğinde: «Hayır… Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız.» derler. Ya ataları bir şey akledememiş ve (doğru yolu bulup) hidayete ulaşamamışlarsa? »(Bakara: 170)

Bu düşünce yolunda şeytanın planlarına uyan insanların sergilediği örneklerden bir örnektir. Bu insanlar hayatta inandıkları ve uydukları şeylerde araştırma, inceleme ve düşünme temeline dayalı fikri kanaatler konumundan hareket etmezler. Aksine insanı örflerinde, adetlerinde, düşüncelerinde ve kutsal saydığı değerlerde mensup olduğu maziyi kutsamaya yönelten basit bir sem­patiden ve şahsi tabiiyet bağlamından hareket ederler. Bu tarz, onlar için hem fikri kanaatlerinde hem de ameli bağlılıklarında bir temeldir. Buna uyanı kabul ederken, buna uymayan her şeyi reddederler. Hem de herhangi bir şekilde bu meseleler üzerinde, mesele ne kadar ince ve önemli fikri meselelerden olursa olsun, görüşüp konuş­mayı tartışma ve incelemeyi kabul etmeyecek bir dü­zeyde…

Peygamberlerden ve diğer insanlardan bütün risalet ve davet sahipleri, Allah’a davet yolunda bu tür bir gi­dişatla karşılaşmışlar, bu tarzı yıkmaya çalışmışlar ve ol­dukça yorulmuşlardır. Çünkü böyle bir gidişat, insana düşünme pencerelerini kapar ve onu içine kapanık, dik­katini çeşitli problemlere, düşünce ve ilkelere çekmeye çalışan diğer insanlarla diyalog ya da herhangi bir ilişki­ye girmekten uzak bir insana döndürür. Toplumu da ge­lişen kanatlarıyla yükseklere uçmak ve istikbale yönel­mek yerine, düşmeksizin mazi tekerleğine bağlı geri kal­mış bir topluluk haline getirir. Onu hayatını geliştirmek ve gidişini bütün hayat işlerinde en iyiye doğru çevir­mek gibi, düşüncelerden uzaklaştırır. Atalarının ve dedele­rin kutsal mirası adı altında toplumu fikri ve ameli yan­lışlık ve sapmalara götürür ve bu yanlışlık ve sapıklık­ları da ataların mirası ismiyle kutsallaştırır. İşte Kur’an-ı Kerim, toplumsal ve insani meseleler ve düşünce­ler karşısında böyle bir eğilime şiddetli bir savaş açmış, düşüncede ve eylemde hissi baskılardan uzak, düşünce özgürlüğü üzerine kurulu sabit bir fikri temelden hareket etmeye çağırmıştır. Kendilerine bağlanıp yollarına tabi oldukları bu ataların kişilik ve kimlikleri üzerinde, akli düzeyleri ve fiili gidişatları üzerinde sıkı bir inceleme yapmaya çağırıyor Kur’an-ı Kerim… Çünkü böyle bir inceleme sonunda, bu atalardan birçoğunun akıllarının bir şeye basmadığı ve doğru bir yol üzere olmadıkları açığa çıkacaktır. Çünkü bu atalar, hurafeler ve efsa­nelerle doldurulmuş hurafeci bir akliyatın gölgesinde ya­şamışlardır. Hayatlarının bütün renk ve boyutlarını çi­zerken, ilimden kültürden uzak bir cahillik içerisinde bu­lunmuşlardır. Böyle olunca, tuttuğu düşünceye ve hayatına saygısı olan bir insan, nasıl olur da hayatını böyle kimselerin düşüncelerinin ve yaşayışlarının insaf ve mer­hametine bırakabilir?

Kur’an-ı Kerim, insan için fikri kanaatlere ulaşmak yolundaki yöntemini belirlemek istemektedir. Bu bağ­lamda atalara bağlılık meselesini ve bunun özgür düşün­ce üzerindeki baskıcılığını da örnek vermektedir. Yine bu bağlamda bütün baskıcı ilişkiler bu kapsama dâhildir. Özgür düşünce üzerinde bir baskı unsuru oluşturan bu düşünceler, ataların düşünceleri olduğu gibi insan ve insan toplulukları ile çeşitli ilgi ve yakınlıkları bulunan di­ğer şahıs veya grupların düşünce ve modelleri de olabi­lir. Bütün mesele, bu ilgi ve yakınlıkların şartlar, şahıs­lar ve durum ne olursa olsun gerçeğe ulaşmak adına bir anlam ifade etmediğidir…

İslam’ın, Atalarını Taklit Eden Müslümanlar Karşısındaki Konumu

Bu alanda insanların hayatlarındaki dini yönelimle­ri üzerine bir soru gündeme geliyor: Malum olduğu üze­re İnsanların çoğunun bir dine bağlanması ve dindarlığı, düşünce ve araştırma noktasından kaynaklanmamaktadır. İnsanların çoğu babalarından ve dedelerinden miras ka­lan dini inançlara bağlanmaktadırlar. Hem de herhangi bir araştırma ve inceleme yapmadan, bu dinin ayrıntıla­rına girip inanılıp bağlanılacak haklı taraflarını ve ina­nılmaması, bağlanılmaması gereken batıl ve yanlış ta­raflarını incelemeden… Bu durum insana, iradesiz ve se­çimsiz bir şahsiyet kazandırmaktadır. Bunun yanında böyle bir dindarlık, düşünceye, hareket edip canlanma fır­satı vermeyen, ortaya sorular ve problemler atacak tartışma ve araştırmalara meydan vermek istemeyen, resmi kurumlara dönüşmüş bazı dini kurumlarca olumlu kar­şılanmakta ve teşvik edilmektedir.

İşte bu noktada şöyle bir soru ortaya çıkıyor:

İnsanların bugünkü dini durumları ile Kur’an-ı Kerim’in bu Ayeti Kerimede bahsettiği insanların durumu arasında ne fark vardır?

Cevap: Kur’an’i üslup, insanları tahmin ve ihtimale dayanan gayrı ilmi yollardan uzak düşünceyi, inanca te­mel olarak kabul etmeye yöneltmektedir. Bu açıklama ışığında inançta taklide dayalı yönelişler gerçeğe ulaşmak yolunda İslami çizgiden sapma olarak kabul edile­cektir. Bundan dolayı İslam, bu taklit yolunun inançta hataya sürüklediği insanı, Allah huzurunda mazur gör­memektedir. Bunun yanında gerçeği yakalamak yolunda bütün çabasını sarf ettiği halde, kendi elinde olmayan ve şartların bir neticesi olarak gerçeğe ulaşamayanı mazur görmektedir. Buna mukabil yine, kendisinin elinde olma­yan dış şartların etkileri sonucu taklidi yollarla gerçeğe ulaşan insanı da kabul etmektedir. İnsanların hayatına girmek isteyen bir din, bu son durumda müsamahakâr ve kabulkar olacaktır elbette. Çünkü bu dinin yoluna girdik­ten sonra düşünme fırsatına daha yakın olabilirler. İsla­mi gerçek içersinde yaşamaları onlara İslam’ı tanıma imkânları verebilir. Bu durumdaki insan, dışarıdan gelecek olumsuz etkilerden de nispeten korunmuş olur.

Şunu bilmeliyiz ki İslam, delil ve burhan aramaksın Allah’ın yoluna teslim olanları kabul etmekle bera­ber taklidi inancı hiçbir şekilde teşvik etmez. Aksine şu iki hedefi gerçekleştirmeye çalışır: Birincisi, insanı İs­lam’a açılmaktan ayıran nefsi engelleri yıkmaktır. Bu­nu da insan ile İslam’daki dini şartlar arasında bir sı­caklık ruhu oluşturmak yoluyla gerçekleştirmeye çalışır. Böylece bu yolla insanı zorla inandırmaktan uzak bir sa­delikle İslami kavramlarla karşılaştırma imkânı bulur. İkincisi, fikri yetiştirme çizgisini içerden çizmektir. Bu­rada amaç, inancın derinleştirilmesidir. Zaten içinde ya­şayan ve hayatına uzanan mevcut bir inanca kuvvet kazandırılarak düşünce sorumluluğu ve hissiyat ciddiyeti yüklenecektir.

Kâfirler Duyularını Tatil Ediyorlar

«Küfre saplanıp kalanların durumu bağırıp çağırmaktan başka bir şey işitmeyen gibidir. Sağırdırlar; dilsizdirler; kördür­ler. Bu yüzden akledip anlayamazlar»(Bakara: 171)

Bu kâfirler için bir örnektir. Bu örnek, kendisine tak­dim edilen düşünce ve davet edildiği inanç karşısında kâfirin gerçek iç suretini keşfetmeyi hedeflemektedir. Bu kâfirler bir fikir ve inanç sorumluluğu taşımazlar. Düşü­nüp tartışmaları ve diğer insanların görüşlerini ve bakış tarzlarını değerlendirip bu görüş ve düşüncelerin tabiatı­nı, özelliklerini ve ayrıntılarını anlamaya çalışmaları, son­ra bunların doğru mu, yanlış mı olduğunu düşünmeleri gerektiğini düşünmezler. Zihinlerine ve kalplerine musal­lat olmuş sapık düşüncelere boyun eğmişlerdir. Bu sap­ma, kişiliklerinin her yanını doldurmuştur. Sahip oldu­ğu bu saptırıcı kanaati sarsacak herhangi bir soru işare­tine müsamaha etmezler. Sapıklık üzere olduklarını ke­sinkes önlerine koyacak, herhangi bir hak söze kulak as­mazlar. Bunun için hayatlarında hak, iyi ve hidayet söz­lerinin yeri yoktur. Tıpkı çobanların bağırıp çağırarak söylediklerinden bir şey anlamayan ve muhatap olduğu sözün anlamı doğrultusunda bir tepki göstermeyen sürü­ler gibi… Kur’an-ı Kerim bunların durumlarını çok açık bir şekilde anlatmakta, duyularını tatil edip Allah’ın ayet­lerine kapadıklarını bildirmektedir. Aynen işitme gücün­den yoksun kimseler gibidirler. Kendilerine hitap eden ayetler ve yöneltilen sorular karşısında dillerini kilitle­miş, konuşmaz kimseler gibidirler. Allah’ın yaratmış ol­duğu mahlûkatındaki ayetlerine de gözlerini kapamışlar­dır. Sanki kör gibidirler. Bütün bunların yanında akıl­larını da düşünceye tatil etmişlerdir. Duyma, bakma ve mantık yürütme gibi düşünce araçlarını dondurmuşlar­dır. Hiç akletmez kimseler gibidirler…

Bu canlı örnekte Kur’an’ın küfür ve iman meselesin­de takrir ve te’kid etmeye çalıştığı bir düşünceyi müşa­hede ediyoruz. Bu fikrin de, insanın karşılaştığı düşün­ce sorunlarında ifadesini bulan düşünsel bir sorun olma­dığı, aksine bunun imanın zatına dayanan zati bir prob­lem olduğudur. Yani problem, insanın kaygısını taşıdığı düşünsel sorunlardan kaynaklanmamaktadır. Aksine in­sanın karşıt herhangi bir şeye açılmasına imkân bırak­mayan belli bir düşünce ve yaklaşım içersinde ya­şadığı ruhi düğümden kaynaklanmaktadır…

Din Gerçeklerini Saklayanların ve Bunun Ticaretini Yapanların Cezası

«Şüphesiz ki Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir (dünyalık) değer ile değiştirip satanlar var ya, işte onların yiyip karınlarında taşıdıkları ateşten başka bir şey de­ğildir. Kıyamet günü Allah onlarla (kendilerini muhatap alıp ta) konuşmaz, onları arındırıp temize çıkarmaz, onlara çok acıklı bir azap vardır. İşte doğru yolun karşılığında sapıklığı ve günahlardan arınıp temizlenme yerine azabı satın alanlar on­lardır. Ateşe karşı ne de dayanıklıdırlar bunlar… Bu azap Al­lah’ın Kitabının hak olarak indirildiğinden (dolayı)dır. Bu Kitap hakkında ayrılığa düşenler elbette ki uzak bir ayrılık (derin bir çıkmaz) içindedirler»(Bakara: 174-176)

Bu Ayetlerde Ehl-i Kitaptan, Allah’ın indirdiği ayetleri, bu ayetlerde belirttiği haberleri helal ve haramları (geçen ayetlerin tefsirinde de değindiğimiz üzere) gizle­melerinden ve kendi yanlarından hükümler koymaların­dan bahsedilmektedir. Kur’an-ı Kerim, Allah’ın indirdiği vahyi saklama, bu ve diğer yollarla ilahi gerçekleri giz­leme bu gerçekleri az bir dünyalık karşılığında değiştirip satarak din ticareti yapmak ve cahillerin cahilliklerini sö­müren kimselerin durumunu açıklamakta ve bu işlere tevessül edenlerin acıklı bir sonuç ve acı verici bir azabı hak ettiklerini bildirmektedir. Çünkü bu kimseler, bu dav­ranışlarıyla yalnız kendilerine kötülük etmiş olmuyorlar. Aksine, bütün bir hayata ve tümden bütün insanlara kar­ş1 hem de çok büyük bir kötülük etmiş oluyorlar. Çünkü onların sakladıkları ve az bir dünyalık karşılığında de­ğiştirip sattıkları bu gerçekler, insanların hayatında bir fikir ve eylem olarak yayıldığı takdirde, insanlar için iyi­lik ve ilerlemenin kapıları açılacaktır. Açılan bu kapılar hayatı gelişme ve parlaklığa sürükleyecek, onu içinde yaşayan insanlar ile birlikte karanlıklardan aydınlığa çı­karacaktır.

Bu ayetlerde Allah’ın vahyini gizleyerek onu tahrif­çi yollarla basit dünyalık değerler karşılığında satan in­sanlardan bahseden Kur’an-ı Kerim, bu tahrifçilik karşı­lığında elde ettikleri dünyalıkların karınlarını ve içten içe bütün bedenlerini yakacak bir ateşe dönüşeceğini, kı­yamet günü aşağılık ve rezillik konumunda olacaklarını, Allah’ın onları muhatap alıp konuşarak iltifat etmeye­ceğini, kapsamlı rahmetine ve hoşnutluğuna kavuşmak yolunda ruhlarını arındırmayacağını ve onları acıklı bir azabın beklediğini haber vermektedir.

Allah doğru yoldan saparak yanlış kar-zarar hesap­ları yapanları uyarmakta; hidayet ve sapıklığı iki karşıt çizgi olduğunu vurgulayarak, bu insanların kendilerini iyiye, aydınlığa ve kurtuluşa götürecek doğru hidayet yo­lunu seçme imkânları varken, yanlış bir kar-zarar hesa­bı neticesinde bu imkânı kendilerini kötülüğe, karanlığa ve zarara düşüren sapıklık yolunu tercih ettiklerini bil­direrek, bütün insanları uyarmaktadır. Çünkü bu insan­lar azap unsurları ile bağışlanma unsurları arasında bir tercih yapma meselesi ile karşı karşıya kalmışlardır. Az bir dünyalık için Allah’ın sevgisini ve O’na itaati içeren bağışlanma unsurları yerine, Allah’a isyanı ve onun ga­zabını içeren azap unsurlarını seçmiş, azabı bağışlanma­ya tercih etmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim sonra bir hayret kipi ile bunların kendilerini bekleyen bu acıklı azaba nasıl dayanacaklarını sorarak, onları bekleyen azabın dayanılmaz şiddetinden haber vermektedir.

Bakara Suresinin bu bölümünün son ayeti şu anlam­la sona eriyor: Bu insanların risaletlerin çizgilerinin tem­sil ettiği hidayet karşısında içersinde bocaladıkları sapıklığın sureti açıktır. Allah Subhanehu, Kitabı açık bir gerçekle indirmiştir. İçersinde herhangi bir karışıklık ya­ da ihtilaf yoktur. Hal böyle iken, Allah’ın indirdiği bu ki­tabın kelimelerinde, anlamlarında ve kavramlarının kay­naklandığı Kur’an’i gidişatın tabiatında ihtilafa düşüp, tartışma ve ayrılık çıkaran kimseler, derin bir çıkmaz içindedirler. Bunlardan hiçbiri görüş ve düşünceleri bir­birine yaklaştıracak, onları bir kanalda toplayacak müspet etkenlere sahip değil, aksine bunlardan, yaklaşama­yacakları derecede uzaktırlar. Çünkü bu kimselerin mese­lesi, nerede bulursa bulsun, (alacağı) gerçeği arayan bir düşünce meselesi değildir. Aksine kendini çatışma ve ay­rılıkların karanlığında arayan tamahlar, şehvetler ve im­tiyazlar meselesidir. Bu nedenle bunlar, ancak uzaklaş­mak için yaklaşır, yeniden çalkalanmak için durulurlar. Meseleleri sabit bir durak, bir dayanak aramak değildir. Bunlar devamlı göçüp yer değiştiren kum tepelerinin pe­şi sıra cehennemin derinliklerine doğru yol almak duru­mundadırlar. İşte en büyük sapıklık, en derin çıkmaz ve apaçık hüsran budur…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İSLAM’DA İYİLİK KAVRAMI ÇERÇEVESİNDE İSLAMİ ŞAHSİYETİN TEMEL UNSURLARI

M. Hüseyin Fadlullah (r.a)

 

Bismillahirrahmanirrahim

«İyilik, yüzlerinizi doğu (veya) batı tarafına çevirmeniz de­ğildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve Peygamberlere inanan, sevmekle beraber malı yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, (darda kalıp da kendisinden) isteyen fakirlere, boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lara veren; namazı kılan, zekâtı veren, (söz verip) antlaş­ma yaptıklarında sözlerini yerine getiren; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreden kimselerin yaptıklarıdır. İşte doğ­ru olanlar ve Allah’tan sakınıp (Onun gazap ve azabından) korunmuş olanlar da bunlardır…»(Bakara: 177)

Bu ayetin nüzul sebebi hakkında Mecma-ul Beyan’ da yapılan açıklamada, kıble Kâbe’ye çevrilerek önceki hükmün neshedilmesi üzerine ortaya atılan tartışmalar Ve ileri-geri sözler üzerine Allah’u Teâlâ’nın bu Ayeti Ke­rimeyi indirdiği kaydedilmiştir. Öyle ki, Allah’a itaat konusu namazda yönelinen yöne indirgenmişti. Bu tartış­maları, anılan türden ileri geri sözleri ortaya atanlar da çoğu Yahudiler ve Hıristiyanlardı. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ bu ayeti indirdi…

Bu duruma işaret eden bu Ayeti Kerime ışığında, İslam’ı şahsiyetin izlerini görüyoruz. Şahsi gidişatta, İnsan­larla ilişkilerde ve hayattaki zorlu durumlarda fikir, İman ve davranış temeline dayalı bir şahsiyet… Ayette bu izler -lügat âlimlerinin de belirttiği üzere- iyilik ve in­san bakımından genişlik anlamına gelen iyiliğin tabiatı­nı sınırlayıp belirlemek yoluyla işlenmektedir. Çünkü iyi­lik Mü’minin yanında, kendisine açılan düşünce ve ta­savvur ufukları ve kendisine kaynaklık eden pratik dav­ranış alanları açısından şahsiyetin sırrını temsil eder… Belki de bu ayetin içeriğinde içerdiği değer iyiliğin sa­dece ameli yönden hareket eden dar anlamını aşmasında yatmaktadır. Çünkü Ayeti Kerime, iyiliğin düşünce ve imana beşiklik eden fikri ve ruhi yanından hareket ede­rek amelde «Hayır ve şer-iyi ve kötü» olduğu gibi dü­şüncede de «İyi ve kötü»nün olduğunu açığa vurmakta­dır. Çünkü amelde iyiliğin temeli fikirde ve akidede (inançta) iyiliktir. Çünkü amele (yani davranışa) kalkışı ve kalkış gücünü veren, onun içeriğini ve tabiatını sınır­layıp belirleyen fikir ve inançtır. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim, insanın şahsiyetini, fikri ve ameli şiarlarını belir­lemek yolunda hareket etmiştir. Amelden uzak bir iman ile yetinmediği gibi imandan uzak bir amel ile de yetin­memiş, böyle amel konusunda imandan uzak salt davra­nışsal bir değerlendirmeye gitmek yolundan uzak durmuştur. Çünkü şahsiyet, iman ve amel ile olgunlaşıp ha­reket ederek iyiliğe kaynaklık eder…

«İyilik, yüzlerinizi doğu (veya) batı tarafına çevirmeniz de­ğildir.»

Çünkü iyilik yapan kişinin problemi içerikten uzak bir şekil ile ilgili değildir. İmanın kökleri üzerine kurulu derin bir imandan kaynaklanmayıp, yol ve amaç olarak imanın hareketinden hareket etmedikten sonra hangi tarafa olursa olsun namazda herhangi bir tarafa dönmenin hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü böyle köksüz bir davranış yüzeyde kalan ve derinlere ulaşamayan duygulara da­yalı bir davranıştır ve anlamsızdır. Bundan dolayı Kıb­lenin doğu veya batı yönüne çevrilmesi, üzerinde bu ka­dar tartışma yapmaya ve yapmacık problemler çıkarma­ya gerek duyulacak bir konu değildir. Çünkü bu, çok sa­yıdaki özel ayrıntıları konusunda ibadetlere ilişkin diğer cüz’i hükümler gibi soyut cüz’i bir hüküm olmaktan öte bir şey değildir. Tabii olan da Mü’minlerin insanlar ta­rafından ister olumlu bulunsun, ister olumsuz karşılan­sın, ilahi şer’i hükümlere boyun eğmeleri, az veya çok itiraz etmemeleridir. Çünkü onlar bu şer’i hükümlerin kaynağı olan Allah’a iman ederek, bu Mü’min sıfatını ka­zanmışlardır. Eğer Allah’a inanıyorlarsa, O’nun hüküm­lerine de boyun eğmek durumundadırlar.

Burada asıl üzerinde düşünülmesi gereken konu, Kıb­lenin o ya da bu yöne çevrilmesi değil, iyiliği hayatın bü­tün alanlarını kapsayan bir konum olarak yaşayan iyilik sahibi iyi şahsiyetin iç yapısı üzerinde yoğunlaşan temel­ler (esas ve kavramlar)’dır.

Kur’an-ı Kerim, bu Ayeti Kerimede bu temeller üze­rinde durmakta ve bu temeller kanalıyla iyilik sahibi şahsiyetin vasıflarına uzanarak, İslam’ın düşünceye, onu düşünen insan kanalıyla iyiliğe, bu düşüncenin şekil ve içerik bakımından somutlaşmış canlı örneği olan iyi in­san kanalıyla baktığını bildirmektedir. Böylelikle ruhi durum, teorinin uygulama gerçeğinden uzak teorik an­lamı üzerinde yoğunlaşmaktan alıkonulmuştur… Ayetteki şu tamamlayıcı kelimeler dikkatlerimizi bu noktaya çe­kerek bu noktada kafa yormamızı istemektedir:

«Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe inanan kimselerin yaptıklarıdır…»

Akidenin genel temellerine inanmak kaçınılmazdır. Bu da Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve Pey­gamberlere inanıp iman etmektir. Çünkü bu unsurlar, herhangi bir Mü’min insanın bilmemesi ya da ihmal et­mesi mümkün olmayan dini gerçekleri temsil etmektedir­ler. Bütün semavi risaletler bunu mutlak olarak ikrar et­mişlerdir.

Ayeti Kerimenin ruhi ve fikri iyiliği temel olarak kabul ettiği bu imanın, Müslüman insan için İslami şah­siyete uzanmak ve bu şahsiyet içersinde hareket etmeyi temsil ettiğini anlamak için geniş bir tahlile ihtiyacımız yoktur. Çünkü Allah’a iman, hayatın, kâinatın kanunları­nı belirlediği gibi insanın hayatını da çizen hikmet sahi­bi, merhametli ve adil bir güçten kaynaklandığı hususun­da derin bir şuur ile bitişiktir. Bu şuurla insan, kendisi­nin varlığını, bedenini yaratıp, aklını ve ruhunu gelişti­rip yetiştiren bu yaratıcı güç karşısındaki sorumluluğu­nu hisseder. Her şeyde O’na olan mutlak ihtiyacı kanalıy­la Allah ile daimi bir kul-Rab ilişkisi hissi içersinde ya­şar. Bu iman karşısında bütün zaaf, kaybolma, boşluk, ümitsizlik, bağımsızlık ve dayanıksızlık unsurları birer birer düşer gider. Çünkü bu iman, hareketli canlılığı ile insanın hayatını bütün bu olumsuz kavramlara karşı, olumlu kavramlarla doldurur. İnsana bütün varlık unsurlarının dayandığı kendi yaratıcısının rahmeti, hik­meti ve mutlak gücü ile yönetip yönlendirdiği bir evrende yaşadığını hissettirir…

Bu noktada, kendilerini kaybolma, boşluk ve daya­naksızlık hislerine boğan olumsuz kavramları yaşayan Mü’minlerin inanlarından gafil halde yaşadıklarını ve bu olumsuz kavramlara beşiklik eden sapık çevrenin etkisi altında kaldıklarını ikrar edebiliriz.

Ahiret gününe imana gelince; bu iman, insanın içine bütün davranış ve sözlerinde -bunların sevap ya da) aza­ba mahkûm oldukları temeli üzerinden- sorumluluk şuurunu yerleştirir. İnsanın, hayatını en derin bir biçimde kavrayıp yakalayarak onu şahsi beğeni ve arzulara da­yalı başıboş bir yolculuk olarak kabul etmeyecek bir ko­numa getirir. Bu konuma ulaşan insan, hayatı başından sonuna sorumluluğun hüküm sürdüğü dosdoğru bir çizgi olarak görecek, bunun genel ve özel sunuşlarının da bu sorumluluğun hâkimiyeti altında olduğunu idrak edecek­tir. Hayatını, bundan sonra sevap ve azabın söz konusu olduğu bir ahiret hayatının varlığı şuuru içersinde yaşa­yacaktır. Şu Ayeti Kerimenin ifade etmek istediği anlam da budur: «Sizi boşu boşuna yarattığımızı ve tekrar bize dönmeyeceğinizi mi sandınız?..»

Meleklere, kitaba ve Peygamberlere imana gelince iman, bir yandan yaşanan pratik gerçekleri, diğer yan­dan «Gayba-Maddi duyularla duyumlanamayana» ilişkin ruhi gerçekleri temsil eder. Meleklerin temsil ettiği gö­rünmez varlıklar İslami tasavvurun temellerindendir. Allah’ın insanların hayatına ilişkin evrensel fonksiyonları yüklediği görünmez varlıklar, varlığın ruhi anlamlarının da temsilcileridirler.

Kitaba iman ise, tek ilahi risalete iman anlamındadır. Bu risalet, bütün Peygamberlik dönemlerinde inen tek risalettir. Bu risalet genel tevhidi kavramları ile bir olan kitap(lar) da indirilmiştir. Her asrın değişik ihtiyaçlarına ve çeşitli problemlerine uygun olarak ayrıntıları değişse de anlam itibarı ile tek bir kitaptır; Allah’ın kitabıdır.

Peygamberlere iman da Âdem’den Muhammed (S.A.A)’a kadar bütün Peygamberlere imandır. Yani uzun ri­salet yolu boyunca ilahi hak gidişin birliğine imandır. Fi­kir ve hedef açısından Peygamberler arasında herhangi bir ayrılık yoktur. Çünkü fikir tektir. O da bir olan Allah’a iman ve ibadettir. Hedef de birdir: Sevdikleri ve sevmedikleri konusunda Allah’ın rızasına erişmek, yalnız Onu razı etmek… Bütün Peygamberlerin üzerinde yürüdüğü yol budur. Fakat bu yolun aşamaları değişiklik gös­terir. Her aşamanın kendi tabiatı ile uyumlu bir Peygam­beri vardır. Her durumda insanları Allah’a yönelten da­vetçinin bir rolü vardır.

Bundan dolayı İslam’ın Peygamberler hakkındaki dü­şüncesi olgun bir düşüncedir. O, her bir Peygamberin diğerinin rolünü tamamladığı, aksi bir yol izleyip birbiri­ne karşı çıkmadığı şuurundadır.” Tıpkı büyük hedefe doğ­ru giden aynı bir yoldaki birbirini takip eden projelerde olduğu gibi… Günümüz dünyasında dinlerin birbirinden ayrılması risaletin tarihi aşamalarını ve içinde’ bulunduğumuz risalet aşamasını anlamak konusundaki bir yanlış­tır. Çünkü amaç yolundaki bir aşama bizatihi amaç ola­rak değerlendirilmiştir. İslam ise bütün ayetleri ile risaletlerin bu tevhidi gerçeğini somutlaştıran tek din olarak baki kalmıştır. Çünkü İslam, bütün kitapları bünyesinde toplayan tek kitaba ve bütün Peygamberlere beşiklik eden bir Peygamberliğe imana çağırmaktadır:

«O (Allah)’ın resullerinden hiçbiri arasında bir ayırım yap­mayız…»

Böylece İslami şahsiyet, bu imani tavır ile birlikte herhangi bir semavi kitap ve Peygamber karşısında te­reddüt ve tedirginliğe düşmekten uzak kalmaktadır. Çün­kü O’na göre bütün semavi kitaplar Allah’ın vahyidir ve bütün Peygamberler Allah’ın Resulüdür.

«Sevmekle beraber malı yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, (darda kalıp da kendisinden) isteyen (fakir) lere boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere veren…»

Vermek İslami şahsiyetin unsurlarından biri ve ame­li iyiliğin canlı bir örneğidir. İnsan mala malik olsa da İslam, mülkiyeti bir görev ve sorumluluk olarak kabul eder, şahsi bir imtiyaz ve şeref olarak değil. Bunun için vermeyi şahsiyetin sırrı yapmıştır. Çünkü insanın malını vermesi, hayatın ve onun çeşitli problemleri, zor durum­ları ve büyük çıkışlar karşısında kendini diğer insanlar­dan da sorumlu olduğu şuuruna ulaşması demektir.

Ayeti Kerimede «sevmekle beraber» ibaresi bu ver­menin insan ruhundaki derinliğini pekiştirmek içindir. Yine bu «Sevmekle beraber» ibaresindeki «sevgi» iki an­lama yorulmuştur. Bazıları «Allah’ı sevmekle beraber» diye tefsir ederek bu sevgiyi Allah’a atfederken diğer ba­zı müfessirler bu sevgiyi mala atfederek «malı çok sev­mekle beraber» şeklinde tefsir etmişlerdir. Burada her iki yorum yolunda düşündüğümüzde de sonuç değişmez. Çün­kü bu sevgiyi Allah’a atfeden yorum kanalıyla yaklaşır­sak: Allah için vermek şahsi dünyevi menfaatlerden uzak olmayı ifade eder. Bu sevgiyi mala atfeden ve «malı sevmekle beraber» diye yorumlayan tefsirler kanalıyla yaklaşırsak da bu du­rum, yani çok sevmekle beraber malı vermek, bu da kö­tülüğü emreden nefse karşı bir zafer yaklaşımını ifade eder ki, bu davranış da şahsi dünyevi menfaatlerden uzaklık konumunu temsil eder.

Allah yolunda verilen bu malı hak edenlere gelince bunlardan biri yakınlar (akrabalar)dır. Çünkü Sılayı Rahim yani iyi akrabalık ilişkileri- insanın bu iyilikle­rini fiili bir üslupla ifade edip fiilen açığa vurmasını ge­rektirir. Bu da karşılıklı ortaklaşa yardımlaşma anlamına gelen vermedir. İkincisi, doğrudan kefillerinin ölümün­den sonra doğrudan doğruya insani toplumun kefaleti al­tına girmiş olan yetimlerdir. ‘Üçüncüsü, insani bir haya­tın gerektirdiği insani fırsatları bulamayan, güç bakımın­dan ve fiilen bunları elde edemeyen miskinlerdir. Dördüncüsü, kendi beldesinde zengin de olsa yolculuk sıra­sında, üzerinde yolculuğunu tamamlayacağı malı bulun­mayan yolda kalmışlardır. Beşincisi, dilenciliği bir sanat ve meslek edinmemiş olup darda kalıp da ihtiyaç zorun­luluğundan dolayı mal isteyenlerdir. Altıncısı, köleliğin dayanılmaz boyunduruğu ve baskısı altında kalmış olan kölelerdir. İslam ellerinde mal bulunanların bu malların­dan kölelikten uzak insani ve hukuki bir hürriyet içer­sinde insani bir hayat yaşayabilmeleri için bu insanları kurtarmaları yolunda harcamalarını istemiştir.

Bu gruplara muhtaç oldukları malı vermek, toplu­mun kapsamlı tabii ve dengeli bir insani nizam içersin­de yaşaması yolunda insani ve İslami bir sorumluluktur.

«Namazı dosdoğru kılan…» buyruluyor: Çünkü namaz, insanın kalbini ve vicdanı­nı Allah Subhanehuya açar, içine onu canlı bir varlığa çeviren bütün temiz ruhi anlamlan doldurur. Onu iyilik, temizlik ve hak ilkeleri ile teçhiz eder, o insan da diğer insanlarla ve bütün bir hayatla, insanlara ve hayata kar­şı olan sorumluluğunu idrak eden ve bu hisle davranan bir insan olarak yaşar. Bütün bunlar da ancak insanın Allah’a açılmasıyla gerçekleşecektir.

«Zekâtı veren…»

Allah yolunda mal vermeyi temsil eden Zekât, Al­lah’ın huzurunda ameli bir ibadettir. Burada Allah’u Teâlâ’nın Ayeti Kerimede zekât vermeyi,

«Sevmekle beraber malı vermek» ten sonra zikretmesi dikkatleri çekmektedir. Bazı mü­fessirler bunu tafsilden (ayrıntıdan) sonra bir icmin (to­parlama) olarak yorumlamışlardır. Hâlbuki bunun tahsis­ten (özelleştirmeden) sonra bir umum (genelleştirme) olduğu açıktır. Çünkü zekât yerleri önceki ibarede anılan yerlerden daha geniş kapsamlıdır. Özellikle zekâtı bütün şer’i vergiler olarak ele alırsak (örneğin buna humus da dâhildir); hatta bazı müfessirlerin görüşlerine göre zekât hayattaki bütün hayır yollarını kapsayacak denli ge­niş kapsamlı genel bir kavramdır.

«(Söz verip) antlaşma yaptıklarında (sözlerini ifa edip) ant­laşmalarını yerine getirenler…»

Çünkü ahde vefa (söz verdiğinde sözünü, antlaşma yaptığında antlaşmayı yerine getirmek), söz sorumluluğu­nu temsil eder. Bu bir iç bağlılık ve doğruluk meselesidir. Özel ve genel ilişkileri ile toplumun selametinin sırrıdır. Bu ahde vefa kavramı insanlar arasındaki özel ilişkileri olduğu gibi toplum ve ümmet düzeyindeki genel ilişki­leri de kapsar. Bunun için tabii olarak Mü’min ahde vefa edip bağlılıklarında da ihlâslı (samimi) olmak durumun­dadır. Çünkü O, ahde vefayı ve bağlılıkta ihlâsı imanın canlı görünümlerinden bir görünüm olarak kabul eder. Çünkü bu ilişkiler kendisi ile diğer insanlar veya ümmet arasında Allah’ın huzurundaki bir sözleşme ve antlaşma­dır.

«Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler.»

Sıkıntı, darlık ve fakirlik durumudur. Hastalık acı­dır. Savaş ise mücadelenin zorlu şartlarını temsil eder. Ayeti Kerime bütün bu durumlarda sabretmeyi anmak­tadır. Çünkü sabır, bazı ayetlerde zikredildiği üzere

«Büyük bir iştir…»

İmam Ali (RA)’ın hadisinde anıldığı üzere de sabır, insana göre vücudun başı mesabesindedir. O, şahsiyetin engeller karşısında insanın hayat içersinde inancına ve üzerinde yürüdüğü inanç ve ameli çizgiye karşı duran en­geller karşısında bağlılık ve sebatın temel unsurudur. Çünkü zaaf insanı sapmaya kadar götürebilir.

«işte doğru olanlar bunlardır..,»

Yani inançlarında, sözlerinde, bağlılıklarında, hayat­taki ilişkilerinde ve konumlarında sadık olan doğru İn­sanlar, bu anılan iyilik vasıflarına haiz olanlardır. Yaşa­nan günün ve geleceğin meselelerinde ortaya koydukları tavırlarıyla, destekledikleri ve protesto ettikleri ile fert, toplum ve ümmet hayatında çizdikleri uzun boylu stra­tejileriyle doğru olanlar bu kimselerdir. Çünkü iman doğ­ruluğun zirvesidir. Çünkü iman doğrudan hakka bağlıdır. Doğruluk da gerçeği somutlaştırır… Bunun için bazı Ehli­beyt imamlarından rivayet edilen sözlerde zikredildiği üzere:

Mü’min korkak olabilir… Cimri olabilir… Fakat yalancı olamaz.

Yine diğer bazı haberlerde Mü’mini imtihan etme­nin yolunun sözlerindeki doğruluğuna bakılması olduğu zikredilmiştir. Bunun için bu sıfat gerçek İslami şahsiye­tin temeli olarak kabul edilmiştir.

«Allah’tan sakınıp (Onun gazap ve azabından) korunmuş olanlar da bunlardır…»

Bunlar Allah’tan korkup sakınanlardır. Bu Allah korkusu onların hayatlarında ameli bir çizgiye ve tavra dö­nüşmüştür. Allah’ın kendilerine haram kılmış olduğu, ha­ram mal, haram yiyecek, haram içecek, haram oyun, ha­ram ırz, haram ilişki ve diğer bütün Allah’ın nehyettikle­ri haram sınırlarına dayandıklarında dururlar. Allah’ın kendilerine ibadetlerinde muamelelerinde, evdeki, işteki, sosyal, siyasal ve ekonomik hayattaki ilişkilerinde emrettiklerini yapar, bütün bu yaptıklarında da ihlâslı olup yalnız ve yalnız Allah’ın rızasını gözetirler. Şehvetlerine, enaniyet (Benlik)lerine ve dünyevi tamahlarına teslim olup boyun eğmezler. Allah’ın rızası içlerinde devamlı yaşayan canlı bir hedef olur.

İşte fikir ve amel alanında iyinin ve iyiliğin bütününü temsil eden İslami şahsiyetin unsurları ve iyi hayatın sabit temelleri bunlardır.

Duamızın sonucu: Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun…

 

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv