YAKÎN – İMAM HUMEYNİ (RA)
Bu yazı kez okundu.
21 Mart 2014 14:03 tarihinde eklendi

بالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی مُحَمَّدِبنَ يَعقُوبَ الکُلَينی، عَنِ الحُسَينِ بنِ مُحَمَّدٍ، عَن المُعَلّی بنِ مُحَمَّد، عَنِ الحَسَنِ بنِ عَلِیٍّ الوَشاءِ، عَن عَبدِالله بنِ سِنانٍ، عَن أَبی عَبدِالله، عَلَيه السَّلام، قال: مِن صِحَّةِ يَقينِ المَرءِ المُسلِمِ أَن لا يُرضِیَ النَّاس بِسَخَطِ الله، وَ لا يَلومهُم عَلی ما لَم يؤتِهِ الله؛ فَإِنَّ الرِّزقَ لا يَسوقُهُ حِرصُ حَريص، وَ لا يَرُدُّهُ کَراهِيَةُ کارهٍ؛ وَ لَو أَنَّ أَحَدَکُم فَرَّ مِن رِزقِهِ کَما يَفرُّ مِنَ المَوتِ، لَأَدرَکَهُ رِزقُهُ کَما يُدرِکُهُ المَوتُ. ثُمَّ قالَ: إِنَّ الله بِعَدلِهِ وَ قِسطِهِ جَعَلَ الرَّوحَ وَ الرَّاحَةَ فِی اليَقينِ وَ الرِّضا؛ وَ جَعَلَ الهَمَّ وَ الحُزنَ فِی الشَّکِّ وَ السَّخَطِ.

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Müslümanın yakininin sıhhatti Allah’ın gazabı pahasına insanları razı etmemesi ve Allah’ın verdikleri hususunda onları kınamamasıdır. Zira ne harisin hırsı rızkı getirir ve ne de istemeyenin istememesi o rızkı geri çevirir. Sizden birisi ölümden kaçtığı gibi rızıktan kaçacak olsa, yine de kendisine gelip çatan ölüm gibi rızkı kendisine gelip çatacaktır. Allah-u Teala adaletiyle ruh ve rahatlığı rıza ve yakinde karar kılmış, gam ve hüznü ise şek ve gazapta karar kılmıştır.” [1]

Şerh

Cevheri şöyle diyor: “Sehete ve “suht” kelimeleri hoşnutluğa aykırı durumdur. “Sahite” cümlesi “gazibe” (gazaplandı) anlamındadır. “el-kıst” ise adalet anlamındadır. Dolayısıyla da tefsir edici bir atfetmeden ibarettir.

“Revh ve’r-Rahe” bir anlamdadır ve de istirahat anlamını ifade etmektedir. Nitekim Cevheri de bunu söylemiştir. Dolayısıyla bu atfetme de yoruma dayalı bir atfetmedir veya “revh” kalp rahatlığıdır. “rahet” ise beden istirahatıdır. Meclisi de bunu ifade etmiştir.[2]

“el-Hemm ve’l-Huzn” ise Cevheri’ye göre aynı anlamdadır ve bu atıfta tefsire dayalı bir atıftır. Meclisi’ye göre ise “hemm” tahsil esnasında nefsin ıstıraba kapılmasıdır. “hüzn” ise kaybettikten sonraki sızlanma ve kederdir.[3]

1. Bölüm: Allah’ın Verdikleri Hususunda İnsanları Kınamama

“Allah’ın verdikleri hususunda onları kınamaması” sözü hakkında iki ihtimali beyan etmişlerdir. Birinci ihtimal esasınca “insanlar kendisine bir şey vermeyecek olursa onları kınamamalı ve şikayette bulunmamalıdır.” Zira bu Allah’ın kudreti ve ilahi takdir altında bulunan bir husustur ve Allah-u Teala hakikatte o ihsanı kendisine takdir etmemiştir. Yakin ehli olan bir kimse bunun ilahî bir takdir olduğunu bilir. Dolayısıyla da hiç kimseyi kınamaz. Bu ihtimali muhakkak Feyz-i Kaşani beyan etmiştir.[4] Muhaddisi Meclisi de bu görüşü takviye etmiştir.[5]

Feyz-i Kaşani’nin verdiği başka bir ihtimal göre ise, “Allah-u Teala’nın insanlara vermediği bir şey sebebiyle insanları kınamamasıdır. Zira Allah-u Teala insanlara farklı şekilde ihsanlarda bulunmuştur ve dolayısıyla da bu hususta hiç kimseyi kınamamalıdır.” Nitekim bir rivayette şöyle yer almıştır: “Eğer insanlar Allah’ın kendilerini nasıl yarattığını bilseydi, hiç kimse başka birini kınamazdı.”[6] Bu hususta Allame Meclisi şöyle diyor: “Zira ne harisin hırsı rızkı getirir…” sözünüm delil olarak beyan edilmesine bakılacak olursa bu ihtimalin uzaklığı daha da iyi anlaşılır.

Yazara göre ise bu ikinci ihtimal, birinci ihtimale göre daha münasiptir. Özellikle de delil olarak söylenen “Zira ne harisin hırsı rızkı getirir” sözüne bakılacak olursa bu daha iyi anlaşılır. Zira insanları kınamak, sadece rızkın onların elinde olduğu ve çaba göstermenin rızkın genişleme nedeni bulunduğu takdirde geçerlidir. O zaman insan, “”Ben bütün gücümle çalıştım, ama sen çalışmadın ve dolayısıyla da geçim sıkıntısına düştün” deme hakkına sahip olurdu. Ama, yakin ehli olan kimse rızkın Allah’ın takdirinde olduğunu ve hiç bir harisin hırsının rızkı indirmediğini çok iyi bilir ve dolayısıyla da bu konuda hiç kimseyi kınamaz.

Rızkın Bölüştürüldüğü ile Talebin üstünlüğünü Beyan Eden Hadisleri uzlaştırma

Bilmek gerekir ki birçok hadis ve ayetlerde rızkın mukadder ve taksim edilmiş olduğu beyan edilmiştir. Ama bunun insanları ticarete, kesbe, geçimini kazanmaya teşvik eden hadislerle hiç bir aykırılığı ve münafatı yoktur. Hatta bunu terk etme mekruh sayılmış, terk edenler kınanmış ve rızık talebinden geri kalanların duasının kabul olmayacağı ve Allah’ın kendilerine rızık vermeyeceği beyan edilmiştir. Bu hususta hadisler oldukça çoktur. Biz sadece bir kaçını zikretmekle yetineceğiz.

Ravi şöyle diyor: İmam Sadık (a.s), “Ömer b. Müslim ne yaptı?” diye sordu. Ben kendisine, “Fedan olayım ibadete yönelmiş ve ticareti terk etmiştir.” diye cevap verdim. İmam şöyle dedi:“Yazıklar olsun ona! Acaba rızkı talebi terk edenin duasının müstecap olmadığını bilmiyor mu?”“Allah, kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar, ona beklemediği yerden rızık verir.”[7] ayeti nazil olduğunda ashaptan bir grup bütün kapıları yüzlerine kapatarak ibadete koyuldular ve, “Allah rızkımızı tekeffül etmiştir. Artık bu bize yeterlidir.” dediler. Resulullah bunu duyunca onları huzuruna çağırdı ve şöyle buyurdu: “Sizleri bu işe sevk eden nedir?” Ashap “Ya Resulullah! Allah-u Teala bizim rızkımızı tekeffül etmiştir ve biz de ibadete yöneldik.” Resulullah şöyle buyurdu: “Böyle yapan kimsenin asla duası kabul olmaz. Siz rızkınızı talep ediniz.”[8]

Bu hadislerin arasını uzlaştırmanın yolu, talep ettikten sonra da rızıkların ve tüm işlerin Allah’ın kudreti altında olmasıdır. Yoksa bizim talebimizin rızkın celbinde bir bağımsızlık olduğu anlamında değildir. Aksine rızık talebi için çalışmak kulların görevlerinden biridir. Ama işlerin düzenlenmesi, zahirî ve gayr-i zahirî nedenlerin bir araya getirilmesi kulların ihtiyarlarının dışında olup, Allah-u Teala’nın takdiriyledir. Dolayısıyla sahih bir yakine sahip olan insan, talepten geri kalmamasına, bütün aklî ve şer’î görevleriyle amel etmesine ve yalan isteklere kapılarak talep kapısını yüzüne kapamamasına rağmen, bütün her şeyin Allah-u Teala’nın emri altında olduğuna, vücud ve kemalatta da Allah’tan gayri hiç bir varlığın etkisinin olmadığına inanır. Hem talip, hem talep ve hem de metlub (taleb edilen şey) Allah’tandır. Dolayısıyla da yakin sahibi olan bir insanın, Allah’ın diğer kullarına verdiği rızık sebebiyle onları kınamayacağını bildiren bu hadis-i şerif, “insanların normal miktarda talep ettikleri taktirde kınanamayacağını” beyan etmektedir. Zira bu onların elinde olan bir şey değildir. Hatta rızkı talep etmeyenleri kınamak, onları talebe teşvik açısından daha gerekli ve üstün bir davranıştır. Nitekim hadis-i şeriflerde de bunun benzerleri vardır.

Özetle bu bölüm, cebir ve tefvizin dallarından biridir ve sadece bu hususta araştırma yapanlar, konunun hakikatine erebilirler. Bu konuda detaylı bir açıklamada bulunmak ise, görevimiz dışındadır.

2. Bölüm: Yakinin sıhhatinin Alâmetleri Hakkında

Bu hadiste yakinin sıhhat ve esenliğinin iki alameti beyan edilmiştir. Birincisi doğru bir yakine sahip olan insanın, Allah-u Teala’nın gazabını kazanarak insanları razı etmeye çalışmaması ve ikincisi de insanları Allah’ın kendilerine verdiği şeyler sebebiyle kınamamasıdır. Bu iki sıfat yakin kemalinin meyvelerindendir. Nitekim bunların karşısında yer alan sıfatlar da yakinin zayıflığı ve imanın hastalığından kaynaklanmaktadır ve biz bu kitapta iman ve yakin ile bu ikisinin ürünleri hususunda yeterli açıklamalarda bulunduk. Şimdi de özet olarak bu iki sıfatın nasıl yakinin sıhhat ve selametine ve bunların karşısında yer alan sıfatların da imanın zayıflığı ve hastalığına delalet ettiğini beyan etmeye çalışacağız.

Bilmek gerekir ki, insanların rıza ve hoşnutluğunu arayan ve insanların kalbine ve ilgisine teveccüh eden insan, hakikatte onların tamahlandığı işlerde bir etkisinin olduğuna inanmaktadır. Örneğin parayı seven ve servet aşığı olan insan, servet sahibi kimselerin karşısında eğilerek huzu gösterir, onlara yaltaklanır ve alçakgönüllü davranır.

Riyaset ve zahiri ihtiramlara aşık olan insan da müritlerinin kalbini ne pahasına olursa olsun kendine celp etmeye çalışır. Bu bir kısır döngüdür. Alttakiler üsttekilere, riyaset sahipleri ise eli altındakilere yaltaklanır. Elbette bazı insanlar da her iki tarafta nefsani riyazet vasıtasıyla kendilerini terbiye etmişlerdir. Sadece Allah’ın rızasını talep ederler. Dünya ve süsüne yönelmez, riyaset hususunda Allah-u Teala’nın rızasını umarlar. Hakeza riyasete sahip olmadıkları zaman da Hakk’ı ister ve Hakk’ı ararlar.

İnsanların İki Kısım Olduğu Beyanı Hakkında

Özetle insanlar dünyada iki kısımdır. Bir grubu yakinleri vasıtasıyla tüm zahirî sebepleri ve etkileri, Allah-u Teala’nın kamil ve ezeli iradesi altında görecek bir makama ermişlerdir; dolayısıyla da Allah’tan başka hiç bir şeyi görmez ve istemezler. Dünya ve ahirette yegane malik ve etki sahibinin Allah olduğuna iman etmişlerdir. Kur’an’ın ayetlerinden birine gerçek bir şekilde iman etmiş; hiç bir şek, şüphe ve noksanlığın olmadığı bir şekilde yakine ermişlerdir. Bu ayeti şerifte şudur: “Allah (c. c) mülkün sahibidir. Mülkü istediğine verir ve istediğinden de mülkü alır.”[9]

Bunlar Allah’ın mülkün sahibi olduğunu ve bütün ihsanların Allah-u Teala’dan olduğunu kabul etmişlerdir. Vücudun kemalinin verilip alınmasının alemdeki düzen ve maslahat esasınca Allah-u Teala’dan olduğuna inanmaktadırlar. Elbette böyle şâhısların yüzüne bir takım marifet kapıları açılır ve kalpleri ilahî olur. İnsanların riyazet veya gazabını bir hiç görürler. Allah’tan başkasına talep ve tamah gözüyle bakmazlar. Kalp ve hal lisanı şu sözü terennüm eder. “İlahî eğer sen bir şeyi bize ihsan edecek olursan, buna kim buna engel olabilir ve eğer sen bir şeyi bizden esirgersen, kim onu bizlere bağışta bulunabilir?”

Dolayısıyla da insanlardan, insanların ihsanlarından ve dünyasından yüz çevirir, Allah’a niyaz elerini uzatırlar. Böyle kimseler, Allah’ın gazabını bütün mevcudatın rızasına değişmezler ve Hz. Ali’nin buyurduğu makama ererler. Bütün varlıkları bir hiç, fakir ve Allah’a muhtaç gördüğü halde, Allah’ın kullarına rahmet, azamet ve merhamet gözüyle bakarlar. Hiç kimseyi salah ve terbiye amacıyla olmadıkça kınamazlar. Nitekim nebiler de böyle idiler. İnsanları Allah’a bağlanan, celal ve cemal mazharları olarak görüyor ve Allah’ın kullarına lütuf ve muhabbet gözüyle bakıyorlardı. Hiç kimseyi bir eksikliği dolayısıyla kınamazlardı. Bazılarını sadece umumun maslahatı ve insanlık ailesinin ıslahı için kınıyorlardı ve bu da yakin, iman ve ilahî hudutlar hakkındaki marifet ağaçlarının meyvelerindendi.

İkinci kısım insanlar ise Allah’tan habersiz veya olsa da bilgileri eksik, imanları nakıs kimselerdir. Kesrete ve zahirî sebeplere teveccüh ettiklerinden, “sebeplerin sebebi”nden gaflet etmiş ve mahlukun rızayetini elde etmeye koyulmuşlardır. Bazen oldukça zayıf bir kulun riyazetini elde etmek için bile, Allah-u Teala’nın gazabına uğramaktadırlar. Dolayısıyla günah ehli ile birlikte hareket eder, iyiliği emretmeyi ve kötülükten sakındırmayı terk eder, batıl bir fetva verir, yersiz onaylama veya tekzipte bulunur, müminin gıybetini eder veya dünya ehlinin ilgisini elde etmek için müminlere iftirada bulunur. Bütün bunlar imanın zayıflığındandır, hatta şirkin bir mertebesidir. Böyle bir bakış, insanı, sadece biri bu hadiste beyan edilen nice helak edici musibetlere düçar kılar. Böyle bir şahıs Allah’ın kullarına kötü zanda bulunur, düşmanlık eder ve işlerinde onları eleştirir.

3. Bölüm: Eşaire ve Mu’tezile’nin Sözlerinin Nakli ve Hak Mezhebe İşaret Hakkında

Meclisi, Mi’rat’ul Ukul adlı kitabında mezkur hadisin şerhinde Allah-u Teala tarafından taksim edilmiş olan rızkın haram olan rızıkları da kapsayıp kapsamadığı hakkında uzunca bir tartışmada bulunmuş, Fahr-u Razi’nin tefsirinden Eşariye ile Mutezile’nin ihtilafını nakletmiştir. Her iki tarafın dayandıkları hadisleri beyan etmiştir. Ardından İmamiye’nin de Mutezile gibi Allah’ın bölüştürdüğü rızkın haramı kapsamadığını, sadece helale ait olduğunu beyan etmiştir. Mutezile’nin bazı ayet ve rivayetler ile -Eşariye ve Mutezile’nin adetleri olduğu üzere- rızık lügatinin zahirine sarıldığını nakletmiştir.[10] Dolayısıyla muhaddis Meclisi, İmamiye’nin de mutezile gibi düşündüğünün sanarak delillerini kabul etmiştir; oysa bilmek gerekir ki bu da cebr ve tefvizin bir şubesidir ve İmamiye mezhebi bu konuda Mutezile ve Eşariye aynı görüşte değildir. Hatta Mutezile’nin sözü Eşari’nin sözünden daha değersiz ve düşüktür. Dolayısıyla İmamiye mütekellimlerinden Mutezile’nin görüşlerine meyl edenlerden bazısı, hakikatten gaflet etmişlerdir. Nitekim daha öncede işaret edildiği üzere cebir ve tefviz meselesi her iki tarafın alimlerinden çoğunun dilinde belirsiz kalmış ve ihtilaf hususu doğru ölçüler esasınca beyan edilmemiştir. Dolayısıyla da cebr ve tefvizin en önemli şubelerinden biri olmasına rağmen, bu meselenin cebr ve tefviz meselesiyle ilgisi bir çokları tarafından fark edilememiştir.

Eş’ari helal ve haram rızkın taksim edildiğine inanarak cebre ve Mutezile de haram rızkın taksim edilmediğini söyleyerek tefvize düşmüştür. Bu her iki görüş de batıldır ve fesatları yerinde beyan edilmiştir. Biz kesin deliller esasınca helal ve haram rızkın Allah-u Teala tarafından bölüştürüldüğüne inanıyoruz. Nitekim günahların da ilahî kaza ve takdirle yapıldığını kabul ediyoruz. Ama bu inanç, cebir ve fesada sebep olmamaktadır. Lakin biz delilleri beyan etmeye pek de elverişli olmayan bu kitabımızda, ehli de olmadığımızdan, ilmî meselelere girmeyeceğimizi şart koşmuştuk. Bu yüzden de bu işaretle yetiniyoruz. Hidayete erdirici olan Allah’tır.

Merhum Muhaddis Meclisi, bu hadisin şerhinde, ayrıca kulların rızkının Allah-u Teala’nın üzerine mutlak bir şekilde mi farz olduğu, yoksa onların kazanç ve çaba göstermesine mi bağlı olduğu konusunu ele almıştır.[11] Bu konu mütekellimlerin temel esaslarıyla uyum içindedir. Ama bu konuyu, kanıt ölçüleri ve yakinî ilkeler esasınca ayrı bir şekilde ele almak gerekir. İlk önce bu gibi hususlarda tam bir faydası olmadığından tartışmaya girmemek daha iyidir. Ayrıca daha önce de işaret ettiğimiz gibi rızıkların ilahî kaza ve takdir esasınca bölüştürülmüş olması, insanın çaba ve gayret göstermesine aykırı değildir.

4. Bölüm: Dünya Ehlinin Hüzün ve Sıkıntısı

Allah-u Teala ruh ve rahatlığı yakin ve hoşnutlukta, hüzün ve üzüntüyü ise şek ve gazapta karar kılmıştır ve adaletin gereği de budur. Hadis-i şerifte rahatlık ve hüzün, rızkın takdir ve bölüştürülmesi konusunun devamında yer aldığı için, bu rahatlık ve hüznün dünyevi işler, rızık elde etme ve geçimini sağlama hususunda olduğu anlaşılmaktadır. Gerçi bir açıklamaya göre bu ayırım, uhrevi işlerde de geçerlidir. Biz şu anda bu hadisi açıklamakla meşgulüz. Hakk’a ve takdirlerine yakini eden ve mutlak kadirin işlerine güvenen bir insan, Allah-u Teala’nın işlerinin tümüyle maslahat esasınca yürüdüğüne, Allah-u Teala’nın kamil ve mutlak bir rahmet sahibi, özetle mutlak rahim ve mutlak cevad olduğuna inanır. Elbette bu yakin sayesinde zor işleri basitleşir ve bütün musibetleri kendisine kolay hale gelir. Dolayısıyla onun rızık talebiyle dünya, şirk ve şek ehli olan kimselerin rızık talebi arasında oldukça büyük bir farklılık vardır.

Zahirî sebeplere itimat eden insan, onları elde etmede sürekli muzdarip ve sarsıntı halinde olur. Eğer bir darbe yiyecek olursa, bu ona çok ağır gelir. Zira bunun gaybi maslahatlar esasınca olduğuna inanamaz. Özetle bu dünyayı elde etmeyi saadet olarak değerlendiren insan, bunu tahsil etmekte bir çok acılara ve zorluklara katlanır. Bütün gayretini bu yolda sarf eder. Nitekim gördüğümüz gibi dünya ehli sürekli bir zorluk içinde bulunmaktadır. Kalp ve bedensel rahatlık yüzü görmezler. Dolayısıyla da dünya ve süslerini kaybettiği takdirde büyük ve sonsuz hüzne kapılırlar. Eğer bir musibete uğrarlarsa, bütün güçlerini kaybeder ve olaylar karşısında sabırlarını tüketirler. Bunların tek sebebi ilahî kaza ve kader hususunda sarsıntı içinde olmaları ve ilahî adalete itimat etmemeleridir. Bütün sıkıntıları, bu inançsızlık ve güvensizliğin sonuçlarıdır. Biz daha önce bu konuda bir takım açıklamışlar yaptığımızdan dolayı, tekrar etmekten kaçınıyoruz.

Ama yakin ve hoşnutluk ile şek ve gazabın kendine has etkilerinin ortaya çıkışı, ilahi takdir esasıncadır. Bu takdir ve düzenleme adalete dayanmaktadır. Bu gerçeği bilmek ise, ilk etapta, batıl olan cebir söz konusu olmadan, Allah-u Teala’nın tüm vücud mertebelerindeki failiyet etkisinin ve vücud aleminin kamil bir nizam olduğunun limmi[12] beyanına gerek duymaktadır. Her iki husus da konumuz dışında kaldığından geçiyoruz. Başta da sonda da hamd Allah’a mahsustur.

 

 

 


[1] Usul-i Kafi, c. 2, s. 57. Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Fezl’il-Yakin, 2. Hadis. 

[2] Mir’at’ul-Ukul, c. 7, s. 359, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Fezl’il-Yakin, 2. hadis 

[3] a.g.e. 

[4] Vafi, c. 4, s. 269 

[5] Mirat’ul-Ukul, c. 7, s. 356, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Fezl’il-Yakin, 2. hadis 

[6] Vafi, c. 4, s. 270 

[7] Talak/2 

[8] Vesail’uş-Şia, c. 12, s. 15, Kitab’ut-Ticaret, Ebvab-u Mukaddimat’il-Ticaret’ten 5. bab, 7. hadis 

[9] Al-i İmran/26 

[10] Tefsir-i Kebir, c. 2, s. 30 

[11] Mir’at’ul-Ukul, c. 7, s. 358, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Fezl’il-Yakin, 2. hadis 

[12] Nedenden sonuca varılan delil türü
Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv