Sahabeler Hakkındadır – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli
Bu yazı kez okundu.
27 Mart 2014 14:56 tarihinde eklendi

Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli

Sahabeler Hakkındadır

      Mevlâna Camî’nin dediği gibi derim:

 

يا رسول الله ه باشد ون س اصحاب كهف

داخل جنت شوم در زمره اصحاب تو

او رود در جنت من در جهنم كى رواست

او س اصحاب كهف من س اصحاب تو

بِسمِهِ سُبْحَانَهُ    وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ  اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّّحْمَنِ الرَّحِيمِ

مُحَمَّدٌ رَسُولُ  الله وَالَّذِينَ مَعَهُ اَشِدَّآءُ عَلَىالْكُفَّارِ  رُحَمَآءُ بَيْنَهُمْ

ilâ âhir-i âyet…

Sual ediyorsunuz: Bâzı rivayetlerde vardır ki; “Bid’aların revacı hengâmında ehl-i îman ve takvâdan bir kısım sülehâ, sahabe derecesinde

(Sh»Tls:95)

veya daha ziyade efdal olabilir” diye rivayetler vardır. Bu rivayetler sahihmidir? Sahih ise, hakikatları nedir?

Elcevab: Enbiyadan sonra nev’i beşerin en efdali sahabe olduğu, Ehl-i sünnet ve Cemaâtin icmâı, bir hüccet-i katıadır ki, o rivayetlerin sahih kısmı, fazilet-i cüz’iyye hakkındadır. Çünki, cüz’î fazilette ve hususî bir kemâlde, mercuh râcihe tereccüh edebilir. Yoksa Sûre-i Fethin âhirinde, sitayişkârane tavsifat-ı Rabbâniyyeye mazhar ve Tevrat ve İncil ve Kur’anın medih ve senâsına mazhar olan sahabelere, fazilet-i külliye nokta-i nazarında yetişilemez. Şu hakikatın pekçok esbab ve hikmetlerinden, şimdilik üç sebebi tazammun eden üç hikmeti beyan edeceğiz.

Birinci Hikmet: Sohbet-i Nebeviyye öyle bir iksirdir ki, bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûke mukabil, hakikatın envarına mazhar olur. Çünki; sohbette insibağ ve in’ikas vardır.Malûmdur ki: İn’ikas ve tebaiyyetle, o Nûr-u A’zam-ı Nübüvvetle beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasılki, bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyyeti ile, öyle bir mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük velîler sahabe derecesine çıkamıyorlar.Hattâ Celâleddin-i Süyutî gibi, uyanık iken çok def’a sohbet-i Nebeviyyeye mazhar olan velîler, Resûl-i Ekrem (A.S.M.) ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref  olsalar, yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünki: Sahabelerin sohbeti, Nübüvvet-i Ahmediyye (A.S.M) nûriyle, yâni nebî olarak onunla sohbet ediyorlar. Evliyalar ise, vefât-ı nebevîden sonra Resûl-i Ekrem Aleyhisselât-ü  Vesselâm’ı görmeleri velayet-i Ahmediyye (A.S.M.) nuriyle sohbettir. Demek Resul-i Ekrem Aleyhisselat-ü Vesselâm’ın onların nazarlarına temessül ve tezahür etmesi, velâyet-i Ahmediyye (A.S.M.) cihetindedir; Nübüvvet itibariyle değil. Mâdem öyledir; nübüvvet derecesi, velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbette o derece tefavüt etmek lâzım gelir. Sohbet-i Nebeviyye ne derece bir iksîr-i nûrânî olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek derecede bir kasavet-i vahşiyânede bulunduğu halde gelip, bir saat sohbet-i Nebeviyyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını  basamaz derecede bir şefkat-i rahîmaneyi kesbederdi. Hem câhil, vahşî bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi, o mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemâlât olurdu.

İkinci Sebeb: Yirmiyedinci Söz’deki içtihad bahsinde beyan ve isbat edildiği gibi; sahabeler, ekseriyet-i mutlaka itibariyle, kemalât-ı insâniyyenin en âlâ derecesindedirler. Çünki, o zamanda, o inkilâb-ı azîm-i

İslâmîde hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb ve sıdk mâbeyninde öyle bir mesâfe açılmıştı ki, küfür ve îman kadar, belki Cehennem ve Cennet kadar beynleri uzaklaştı. Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı ve nümunesi olan Müseylime-i Kezzab ve maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyat-ı ulviyye sahibi ve maâlî-i ahlâka meftun ve izzet ve mübahata meyyal olan sahabeler, elbette ihtiyarlariyle, kizb ve şerre ellerini uzatıp, Müseylime derekesine düşmemişler. Sıdk ve hayr ve hakkın dellâlı ve nümunesi olan Habibullah’ın (A.S.M.) A’lâ-yı İlliyyîn-i kemalâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle, o tarafa koşmak mukteza-yı seciyeleridir. Meselâ: Nasılki, zaman oluyor; medeniyet-i beşeriyye çarşısında ve hayat-ı içtimaiye-i insaniyye dükkânında, bâzı şeylerin verdiği müdhiş neticeleri ve çirkin eserleri  zehr-i katil gibi, herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar ve bâzı şeylerin ve mânevî metâların verdikleri güzel neticeler ve kıymetdar eserler, bir tiryak-ı nâfi’ ve bir pırlanta gibi, herkesin nazar-ı rağbetini kendine celbeder. Herkes, elinden geldiği kadar onları satın almaya çalışır. Öyle de, Asr-ı Saadette hayat-ı içtimaiye-i insaniyyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekavet-i ebediye gibi neticeleri ve Müseylime-i Kezzab gibi süflî maskaraları tevlid ettiğinden, secaya-yı âliye ve hubb-u maâlîye meftun olan sahabelerin, zehr-i katilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedihîdir. Ve saadet-i  ebediyye gibi netice veren ve Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm gibi nurânî meyveler gösteren sıdk ve hakka ve îmana en nâfi’ bir tiryak, en kıymetdar bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan sahabeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyat ve letâifleriyle, onlara müşteri ve müştak olması zarurîdir. Halbuki, o zamandan sonra, git gide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki  mesafe azala azala, omuz-omuza geldi. Bir dükkânda, ikisi beraber satılmağa başladığı gibi, ahlâk-ı içtimâiyye bozuldu. Propoganda-i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığın zamanda, kimin haddi var ki, sahabenin adalet ve sıdk ve ulviyyet ve hakkaniyyet hususundaki kuvvetlerine, metanetlerine, takvalarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin. Geçen mes’eleyi bir derece tenvir edecek, başıma gelmiş bir halimi beyan ediyorum. Şöyle ki:

 

Bir zaman kalbime geldi, niçin Muhyiddin-i Arabî gibi hârika zâtlar sahabelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde           سُبْحَانَ رَبِىَ الاَعْلَى           derken, şu kelimenin mânası inkişaf et.

Tam mânasiyle değil, fakat bir parça hakikatı göründü. Kalben dedim: Keşki, birtek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibadetten daha iyi idi.Namazdan sonra anladım ki, o hâtıra ve o hal, sahabelerin ibadetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşaddır. Evet Kur’an-ı Hakîm’in envariyle hasıl olan o inkılâb-ı azîm-i içtimaîde, ezdad birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevâbiiyle, zulümatiyle ve teferruatiyle ve hayır ve kemâlât bütün envâriyle ve netaiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette ve müheyyic bir zamanda, her zikir ve tesbih, bütün mânasının tabakatını turfanda ve taravetli ve tâze ve genç bir surette ifade ettiği gibi; o inkılâb-ı azîm’in tarrakası altında olan insanların bütün hissiyatını, letâif-i mâneviyyesini uyandırmış; hattâ, vehim ve hayâl ve sır gibi duygular hüşyar ve müteyakkız bir surette o zikir, o tesbihlerdeki müteaddid mânaları kendi zevklerine göre alır.. emer. İşte, şu hikmete binâen bütün hissiyatları uyanık ve letâifleri hüşyar olan sahabeler, envâr-ı îmâniyye ve tesbihiyyeyi câmi’ olan kelimat-ı mübarekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün mânasiyle söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı. Halbuki, o infilâk ve inkılâbdan sonra, gitgide letâif uykuya ve havas hakaik noktasında gaflete düşüp, o kelimat-ı mübareke , meyveler gibi gitgide , ülfet perdesiyle letâfetini ve taravetini kaybeder. Âdeta, sathîlik havasiyle kuruyor gibi, az bir yaşlık kalıyor ki; kuvvetli, tefekkürî bir ameliyatla, ancak evvelki hali iade edilebilir. İşte bundandır ki, kırk dakikada bir sahabenin kazandığı fazilete ve makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.

 

Üçüncü Sebeb: Onikinci ve Yirmidördüncü ve Yirmibeşinci Sözlerde isbat edildiği gibi, nübüvvetin velâyete nisbeti, Güneşin ayn-ı zâtiyle, âyinelerde görünen Güneşin misali gibidir. İşte dâire-i nübüvvet, daire-i velâyetten ne kadar yüksek ise, daire-i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan sahabeler dahi, daire-i velâyetteki sulehâya o derece tefevvuku olmak lâzım geliyor. Hattâ velâyet-i kübrâ olan veraset-i Nübüvvet ve sıddîkıyyet ki, sahabelerin velâyetidir; bir veli kazansa, yine saff-ı evvel olan sahabelerin makamına yetişmez. Şu Üçüncü sebebin müteaddit vücuhundan üç vechini beyan ederiz.

 

Birinci Vecih: İçtihadda, yâni istinbat-ı ahkâmda,Yâni Cenâb-ı Hakk’ın marziyyâtını kelâmından anlamakta, sahabelere yetişilmez. Çünki: O zamandaki o büyük inkılâb-ı İlâhî, marziyyât-ı Rabbâniyyeyi ve ahkâm-ı İlâhiyyeyi anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhan, istinbat-ı ahkâma müteveccih idi. Bütün kalbler, “Rabbimizin bizden istediği nedir! diye merak ederdi. Ahval-i zaman, bu hâli işmam ve ihsas edecek bir tarzda cereyan ediyordu. Muhaverat, bu mânaları tazammun ederek vuku buluyordu. İşte bunun için herşey ve her hâl ve muhavereler ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o mânaları bir derece ders verecek bir tarzda cereyan ettiğinden; sahabenin istidadını  tekmil ve fikirlerini tenvir ettiğinden; içtihad ve istinbatta istidadı, kibrit derecesinde nurlanmaya hazır olduğundan; bir günde veya bir ayda kazandığı mertebe-i istinbat ve içtihadı, o sahabenin derece-i zekâvetinde ve istidadında olan bir adam, şu zamanda on senede, belki yüz senede kazanmıyacaktır. Çünki: Şimdi saadet-i ebediyeye bedel, saadet-i dünyeviyye medar-ı nazardır. Beşerin nazar-ı dikkati, başka maksadlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd-i maişet, ruha sersemlik ve felsefe-i tabiiyye ve maddiyye akla körlük verdiğinden; beşerin muhît-i içtimaîsi, o şahsın zihnine ve istidadına, içtihad hususunda kuvvet vermediği gibi, teşettüt veriyor.. dağıtıyor. Yirmiyedinci Söz’ün içtihad bahsinde, Süfyan İbn-i Uyeyne ile onun zekâveti derecesinde birinin muvazenesinde isbat etmişiz ki; Süfyan’ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.

 

İkinci Vecih: Sahabelerin kurbiyyet-i İlâhiyye noktasındaki makamlarına velâyet ayağiyle yetişilmez. Çünki: Cenâb-ı Hak bize akrebdir ve herşeyden daha ziyade yakındır. Biz ise, ondan nihayetsiz uzağız. Onun kurbiyyetini kazanmak iki suretle olur. Birisi: Akrebiyyetin inkişafiyledir ki, nübüvvetteki kurbiyyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahabeler o sırra mazhardırlar. İkinci Sûret: Bu’diyyetimiz noktasında kat’-ı meratib edip bir derece kurbiyyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk-ü velâyet ona göre ve seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu suretle cereyan ediyor. İşte, birinci sûret sırf vehbîdir, kesbî değil, incizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri; kesbîdir, uzundur, gölgelidir.  Acaib hârikaları çok ise de; kıymetçe, kurbiyyetçe evvelkisine yetişemez. Meselâ: Nasılki dünkü güne, bugün yetiştirmek için iki yol var. Birincisi: Zamanın cereyanına tâbi olmayarak, bir kuvvet-i kudsiyye ile; fevk-az-zaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir. İkincisi: bir sene kat’-ı mesafe edip, dönüp dolaşıp, düne gelmektir; fakat, yine dünü elde tutamıyor, onu bırakıp gidiyor. Öyle de, zâhirden hakikata geçmek iki suretlidir. Biri: Doğrudan doğruya hakikatın incizabına kapılıp, tarikat berzahına girmeden, hakikatı, ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi: Çok merâtibden seyr-i sülûk suretiyle geçmektir. Ehl-i velâyet, çendan fena-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmareyi öldürürler. Yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünki: Sahabelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden; nefsin mahiyetindeki cihazat-ı kesîre ile, ubûdiyyetin envaına ve şükür ve hamdin aksamına daha ziyade mazhardırlar. Fena-i nefisden sonra, ubûdiyyet-i evliya besatet peyda eder.

Üçüncü Vecih: Fazilet-i a’mâl ve sevab-ı ef’âl ve fazilet-i uhreviyye cihetinde sahabelere yetişilmez. Çünki, nasıl bir asker bâzı şerait dahilinde, mühim ve mahuf bir mevkide, bir saat nöbette,  bir sene ibadet kadar bir fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor. Öyle de, sahabelerin te’sis-i İslâmiyette ve neşr-i ahkâm-ı Kur’aniyyede hizmetleri ve İslâmiyyet için bütün dünyaya ilân-ı harb etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ denilebilir ki; bütün dakikaları, -o hizmet-i kudsiyyede- o şehid olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedakâr bir neferin nöbeti gibidir ki; amel az, üçreti çok, kıymeti yüksektir. Evet, sahabeler madem İslâmiyetin te’sisinde ve envar-ı   Kur’aniyyenin neşrinde, saff-ı evvel teşkil ediyorlar.     الَسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ         sırrınca, bütün ümmetin hasenatından onlara hisse çıkar. Ümmetin   اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اَلِهِ وَاَصْحَابِهِ      demesiyle; sahabelerin, bütün ümmetin hasenatından hissedarlıklarını gösteriyor. Hem nasılki, bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet; ağacın dallarında büyük bir suret alır, büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasılki, mebde’de küçük bir irtifa; gittikçe bir yekûn teşkil eder. Hem nasılki nokta-i merkeziyyeye yakın bir iğne ucu kadar bir ziyadelik; daire-i muhîtada, bâzan bir metre kadar ziyadeye mukabil geliyor. Aynen şu dört misal gibi.. sahabeler, İslâmiyetin şecere-i nûraniyyesinin köklerinden, esaslarından oldukları, hem bina-yı İslâmiyetin hutut-u nurâniyyesinin mebde’inde, hem cemaat-ı İslâmiyyenin imamlarından ve adedlerinin evvellerinde, hem Şems-i Nübüvvet ve Sirâc-ı Hakikatın merkezine yakın olduklarından; az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için, hakikî sahabe olmak lâzım  geliyor.

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا  مُحَمَّدٍ  الَّذِى قَالَ اَصْحَابِى كَالنُّجُومِ بِاَيِّهِمْ  اِقْتَدَيْتُمْ  اِهْتَدَيْتُمْ وَخَيْرُ الْقُرُونِ  قَرْنِىوَعَلَى وَاَلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَآ اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَآ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Sual: Deniliyor ki: Sahabeler Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm’ı gördüler, sonra îman ettiler. Biz ise görmeden îman ettik. Öyle ise îmanımız daha kavîdir. Hem, kuvvet-i îmanımıza delâlet eden rivayet var?

Elcevab: Sahbeler o zamanda, efkâr-ı âmme-i âlem hakaik-ı İslâmiyyeye muârız ve muhalif iken; -sahabeler- yalnız sûret-i insâniyyede Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm’ı görüp, bâzan mu’cizesiz olarak, öyle bir îman getirmişler ki; bütün efkâr-ı âmme-i âlem, onların îmanlarını sarsmıyordu. Şüphe değil, bâzısına vesvesede vermezdi. Sizler iseniz kendi îmanınızı, sahabelerin îmanlariyle müvazene ediyorsunuz. Bütün efkâr-ı âmme-i İslâmiyye, îmanınıza kuvvet ve sened olduğu halde; Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm’ın şecere-i tûba-i nübüvvetinin çekirdeği olan beşeriyyeti ve suret-i cismaniyyesini değil.. belki umum envar-ı İslâmiyye ve hakaik-ı Kur’aniyye ile nuranî, muhteşem şahs-ı mânevîsini, bin mu’cizat ile muhat olarak akıl gözüyle gördüğünüz halde, bir Avrupa feylezofunun sözüyle vesveseye ve şüpheye düşen îmanınız nerede! Bütün âlem-i küfrün ve Nasara ve Yehûdun ve feylesofların hücumlarına karşı sarsılmayan sahabelerin imanları nerede! Hem, sahabelerin kuvvet-i îmanlarını gösteren ve îmanlarının tereşşuhatı olan şiddet-i takvaları ve kemâl-i salâhatları nerede! Ey müddeî! Senin şiddet-i za’fından, ferâizi tamamiyle senden göstermiyen sönük îmanın nerede! Amma, Hadîsde vârid olan ki, “Âhirzamanda beni görmiyen ve îman getiren, daha ziyade makbuldür” meâlindeki rivayet, hususî fazilete dâirdir. Has, bâzı eşhas hakkındadaır. Bahsimiz ise, fazilet-i külliye ve ekseriyet itibariyledir.

 

İkinci Sual Diyorlar ki: Ehl-i velâyet ve ashab-ı kemalât, dünyayı terketmişler. Hattâ, Hadîsde var ki: “Dünya muhabbeti bütün hatâların başıdır.” Halbuki, sahabeler dünyaya pek çok girmişler. Terk-i dünya değil, belki bir kısım sahabe, o zamanın ehl-i medeniyetinden daha ileri gitmişler. Nasıl oluyor ki, böyle sahabelerin en ednâsına, en büyük bir veli kadar kıymeti var, diyorsunuz?

Elcevab: Otuzikinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında, gayet kat’î isbat edilmiştir ki: Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, Esmâ-i İlâhiyyeye mukabil olan yüzünü sevmek; sebeb-i noksaniyyet değil, belki medar-ı kemâldir ve o iki yüzde ne kadar ileri gitse, daha ziyade ibadet ve mârifetullah’da ileri gider. Sahabelerin dünyası ise, işte o iki yüzdedir. Dünyayı âhiret mezraası görüp, ekip biçmişler. Mevcudatı, Esmâ-i İlâhiyyenin âyinesi görüp, müştakane temaşa edip bakmışlar. Fena-i dünya ise, fâni yüzüdür ki, insanın hevesatına bakar.

Üçüncü Sual: Tarikatlar, hakikatların yollarıdır. Tarikatların içerisinde en meşhur ve en yüksek ve cadde-i kübra iddia  olunan tarîk-ı Nakşbendî hakkında, o tarikatın kahramanlarından ve imamlarından bâzıları esasını böyle târif etmişler.Demişler ki:     دَرْطَرِيقِ نَقْشِبَنْدِى لاَزِمْ آمَدْ ارِتَرْكْ : تَزْكِ دُنْيَا تَزْكِ عُقْبَى تَرْكِ هَسْتِى تَرْكْ Yâni, tarîk-ı Nakşîde dört şey’i bırakmak lâzım. Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksud-u hakikî yapmamak, hem vücudunu unutmak, hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. Demek hakikî mârifetullah ve kemalât-ı insaniyye terk-i mâsiva ile olur?

Elcevab: Eğer, insan yalnız bir kalbden ibaret olsaydı; bütün mâsivayı terk, hattâ esma ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın zâtına rabt-ı kalb etmek lâzım gelirdi. Fakt insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi pek çok vazifedar letâifi ve hâssaları vardır. İnsan-ı kâmil odur ki: Bütün o letâif-i; kendilerine mahsus ayrı ayrı tarîk-ı ubûdiyyette, hakikat cânibine sevketmek ile, sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette.. kalb bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa kalb, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başiyle gitmek, medar-ı iftihar değil, belki netice-i ıztırardır.

Dördüncü Sual: Sahabelere karşı iddia-yı rüçhan nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu mes’eleyi medar-ı bahsetmek nedendir? Hem Müçtehidîn-i İzâma karşı müsavat dâva etmek neden ileri geliyor?

Elcevab: Şu mes’eleyi söyliyen iki kısımdır. bir kısmı, sâfi ehl-i diyanet ve ehl-i ilmdir ki; bâzı ehâdîsi görmüşler, şu zamanda ehl-i takvâ ve salâhatı teşvik ve terğib için öyle mebhaslar açıyorlar. Bu kısma karşı sözümüz yok. Zaten onlar azdırlar, çabuk da intibaha gelirler. Diğer kısım ise; gayet müdhiş mağrur insanlardır ki, mezhebsizliklerini, Müçtehidîn-i İzâma müsavat dâvası altında neşretmek istiyorlar ve dinsizliklerini, sahabeye karşı müsavat dâvası altında, icra etmek istiyorlar. Çünki, evvelen: O ehl-i dalâlet sefahata girmiş, sefahete tiryâkî olmuş, sefahete mâni olan tekâlif-i Şer’iyyeyi yapamıyor. Kendine bir bahane bulmak için der ki: “Şu mesâil, içtihadiyyedirler. O mesâilde, mezhebler birbirine muhalif gidiyor. Hem onlar da bizim gibi insanlardır, hatâ edebilirler. Öyle ise biz de onlar gibi içtihad ederiz, istediğimiz gibi ibâdetimizi yaparız. Onlara tâbi olmaya ne mecburiyetimiz var?” İşte bu bedbahtlar, bu desise-i şeytâniyye ile, başlarını mezâhibin zincirinden çıkarıyorlar. Bunların şu dâvaları ne kadar çürük, ne kadar esassız olduğu Yirmiyedinci Söz’de kat’î bir surette gösterildiğinden ona havale ederiz.

 

Sâniyen; o kısım ehl-i dalâlet baktılar ki, Müçtehidînlerde iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki, yalnız nazariyat-ı dîniyyedir. Halbuki, bu kısım ehl-i dalâlet, zaruriyat-ı dîniyyeyi terk ve tağyir etmek istiyorlar. “Onlardan daha iyiyiz” deseler, mes’eleleri tamam olmuyor. Çünki; Müçtehidîn, nazariyata ve kat’î olmayan teferruata karışabilirler. Halbuki, bu mezhebsiz ehl-i dalâlet, zaruriyat-ı dîniyyede dahi fikirlerini karıştırmak ve kabil-i tebdil olmayan mesâili tebdil etmek ve kat’î erkân-ı İslâmiyyeye karşı gelmek istediklerinden; elbette, zaruriyat-ı dîniyyenin hameleleri ve direkleri olan sahabelere ilişecekler. Heyhat! Değil bunlar gibi insan suretindeki hayvanlar, belki hakikî insanlar ve hakikî insanların en kâmilleri olan evliyanın büyükleri; sahabenin küçüklerine karşı müsavat dâvasını kazanamadıkları, gâyet kat’î bir surette Yirmiyedinci Söz’de isbat edilmiştir.

 

 

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى رَسُولِكَ الَّذِى قَالَ : لاَ تَسُبُّوا اَسْحَابِى لَوْ اَنْفَقَ  اَحَدُكُمْ مِثْلَ اُحُدٍ ذَهَبًا مَا بَلَغَ نِصْفَ مُدٍّ  مِنْ اَصْحَابِ  صَدَقَ رَسُولُ  اللهِ

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَآ اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَآ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv