ZALİM VE ZULÜM
Bu yazı kez okundu.
27 Mart 2014 14:24 tarihinde eklendi

“Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin anılmasını engelleyen ve bunların yıkılmasına çalışandan daha zalim kim olabilir? Onların (durumu) içlerine korkarak girmekten başkası değildir. Onlar için dünyada bir aşağılanma, ahirette büyük bir azab vardır.” (Bakara 114)

Tek başına mutlak bir varlığa sahip olmayan zulüm, adaletin olmadığı yer ve zamanda meydana çıkan bir olgudur aslında. “Hak geldiğinde yok olmaya mahkum olan batıl”(İsra 81) gibi adaletin neşvu nema bulduğu ortamlarda zulüm de ortadan kalkacak ve varlık alanı bulamayacaktır. Bu yüzden zalim olanlar adaleti ortadan kaldırarak zulüm ile hükmetmeye çalışan ve kendi saltanatlarını sürdürmek için zulmü sistemleştirenlerdir. Bunların zulme meyledişlerinin sebebi “Allahın ayetlerini açıkça inkar edişleridir”(En’am 33) Bundan dolayı “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen zalimler”(Maide 45) kendi heva ve heveslerine uygun bir dünya hakimiyetinin peşindedirler ve bu ” cebr-i keyfî-i küfrî” heva ve heveslerine kanun namını vermek suretiyle kurdukları sistemleriyle abad olacaklarını düşünmektedirler. Oysa“küfr ile abad olunsa da zulm ile abad olunmayacaktır”(İmam Ali a.s.). Bunu “bir bilselerdi”(Ankebut 64) belki de iman ederlerdi.

“Doğru yoldan sapmak anlamına gelen”(İmam Ali a.s.) zulmün, uygulayıcıları olan zalimler,“Allah’a karşı yalan uyduran”(Al-i İmran 94) ve “kendilerine söyleneni başkaları ile değiştiren”(Bakara 59),“gerçekleri inkar eden”(Bakara 254), bu şekilde de insanları “Allah yolundan alıkoyan ve onu eğip bükmek isteyen”(A’raf 45) hak yolunun ve adaletin düşmanlarıdırlar. Bunlar aslında yaptıklarının akıbetinden haberdar oldukları için “ölümü asla temenni etmeyen”(Cum’a 7) kimselerdir ve bütün planları bu dünya üzerinedir. Hiç ölmek istemeyen zalimler, bütün hayatlarında saltanatlarını sürdürmek için insanlara karşı olmadık zulümler işlemekten asla çekinmezler. Hal böyle olunca da azabı kendi zalimlikleri sebebiyle hak ederler. Bu sebeple Allah (c.c.) onlara “zulmetmez, fakat onlar kendileri zalim kimselerdir”(Zuhruf 76) ve hür iradeleri ile seçtikleri yolun sonucu olarak “kendileri ve yardımcıları ateşte”olacaklardır.(Resulullah s.a.a.)

Muhakkak ki “Allah zalimlerin yaptıklarından habersiz değildir”(İbrahim 42) ve bu zalimler asla “doğru yola iletilmezler”(Al-i İmran 86) Ama “Allah zalime o kadar mühlet verir ki o: “Beni kendi halime bırakmıştır” der. Sonra da Allah onu şiddetli bir şekilde cezalandırır”(Resulullah s.a.a.) Zira“zulmetmek pişmanlık doğurur”(Resulullah s.a.a.) Son pişmanlığın çare olmadığı günde ömrünü adaleti yeryüzünden kaldırmaya adamış olanların pişmanlığı da elbette bir işe yaramayacaktır. Bunu bilmek bile mazlumun gönlünün ferahlamasına ve ilahi adaletin eninde sonunda tecelli edeceği ümidini yüreğinde yeşertmesine neden olacaktır. Çünkü aslolan ve mutlak olan adalettir. Adalet yüce Allah’ın (c.c.) sıfatlarındandır ve adil olanlar o sıfatın yeryüzünde yansıması olan ilahi nizamın temellerini atmak için çaba gösterenlerdir. Bu yolda yeise ve hüzne ve ümitsizliğe yer yoktur. Bu yol direniş ve diriliş yoludur.

Ayetlerin tasvir ettiği zalimlerin bütün amelleri zulüm üzerinedir. Bu hakikat yer,zaman,din,dil,ırk,mezhep ayrımına tabi tutulamaz. Zalimin dini yoktur olamaz. Olsa da sorulamaz. Tıpkı mazlumun dininin sorulamayacağı gibi. Zulmün bize dokunup dokunmadığı, zalimin bize musallat olup olmadığı önemli değildir. Yeryüzünde adaletin ortadan kalkması ve zulmün yeryüzüne hükmetmesi için çalışanların safında yer almak istemeyenlerin bu safın karşısında yer alan adaletin ve hakkın yardımcılarının yanında saf tutmaları kaçınılmazdır. Bunu yapmadıkları durumda zulme rıza göstermiş ve mazlumu yardımsız bırakmış olacaklardır ki “zulme rıza zulümdür”(Resulullah s.a.a.) Yaşadıkları coğrafyalarda var olan zulme sessiz kalmayı veya kabullenmeyi meziyet sayıp “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” hastalığına düçar olanların durumu tıpkı Şuayp’ın (a.s.) helak olmayı hak eden kavminin içinde onların küfrüne zulmüne sessiz kalıp ömrünü ibadete adadıkları halde helak olanların durumuna benzeyecektir. “Eyke halkı da gerçekten zalim idiler”(Hicr 78) ayetinin bütün halkı kapsaması gibi bugünün “dut yemiş bülbülleri” de zalimlerle aynı akıbete uğramaktan kurtulamayacaklardır.

Ne yazık ki “süfyani sistemlerin” ruhlarına enjekte ettiği konformizmin etkisiyle, zulme uyum sağlayanların çoğunlukta olduğu toplumlarda, zalimlerin direkt kendilerinin dünyalarına dokunmadığı şahıslar, var olan durumdan memnun olduklarını belirtmekten ve başkalarının ah-u zarına, feryad ve figanlarına kulak tıkamaktan, körelen ve mühürlenen kalplerinden dolayı zalimin her sözünü emir telakki etmekten, mazlumun her isyanını terör olarak algılamaktan imtina etmemektedirler ve yürüdükleri sokaklarda çöplüklerde ekmek arayanları, onurlarını hiçe sayıp dilenenleri görmemekte, dinledikleri veya okudukları haberlerde açlıktan ölen, soğuktan donan çocukları umursamamaktadırlar. Kendilerine sunulan hiçbir delil bu taşlamış yürek sahiplerini etkilememektedir. Bunlar her halleri ile zulme ortaktırlar ve zalimin yardımcılarıdırlar. Ve “her kim bir zalime zulmünde yardımcı olursa kıyamet günü alnına “Allah’ın rahmetinden ümitsizdir” diye yazılmış olarak gelir”(Resulullah s.a.a.).

“Süfyani sistemlerin” zalim idarecileri vasıtasıyla gruplara saflara ayrılan halkların, birbirlerinden nefret edercesine uzaklaşması, zalimi ve mazlumu “benim” kriterine göre belirlemeleri, başka gruptan saydıkları mazlumları samimiyetsizlikle suçlamaları, kendi gruplarından veya partilerinden saydıkları zalimlerin her türlü fiillerini kutsamaları ve zulümlerini görmezden gelmeleri, sadece kendi “ceplerine” dokunununca (o da eğer farkederlerse) sınırlı ve kısmi bir serzenişte bulunmaları ama bu arada halkın başka kesimlerinin çocuklarının ölümlerini “vatan millet sakarya” ninnisinden dolayı meşrulaştırmaları ne kadar da acıdır aslında. Zira bütün zalimler suskunluk zemherisinde saltanatlarını bu bölünmüşlükler üzerine bina ederler ve oturdukları sırça köşklerinde izledikleri bu ihtilaf sahiplerinin tartışmalarını alevlendirerek oluşan ısıda günlerini gün ederler.

Buraya kadar olan durumu oluşturabilmek için zalimlerin kullandıkları en önemli yollardan biri yazımızın başında alıntıladığımız ayetin işaret ettiği hakikattir. Evet…Zalimler Allah’ın (c.c.) mescidlerinde O’nun(c.c.) isminin anılmasından men eden ve buraların yıkılmasını arzu edenlerdir. Bunu daha önceki yüzyıllarda direkt insanları buralardan alıkoyarak yaparken, bugün buraların öneminin yitirilmesini sağlayarak gerçekleştirmektedirler. Bugünün zalimleri insanları mescidlerden bilfiil alıkoymamaktadırlar. Hatta insanları oralara gitmeye bile teşvik etmektedirler. Ama bugünün zalimleri insanlara kendi dinlerini hak diye anlatarak mescidlerde Allah’ın (c.c.) dininin anılmasını önlemekte ve manen oraların yıkılmasını sağlamaktadırlar.

Zulme en çok maruz kalan halkın dilinden düşürmediği “namaz kılıyorsunuz, oruç tutuyorsunuz, başınızı örtüyorsunuz. Daha ne istiyorsunuz?” sorusu aslında ayetin bahsettiği men olayının ne kadar ciddi olarak topluma sirayet ettiğinin de ispatıdır. Zira her türlü fısk-ı fücuru normalleştiren, ve bütün ilahi emirleri aslından uzaklaştırarak tahrif edenlerin iktidarda olduğu “süfyani sistemlerde” ne namaz, ne oruç, ne de tesettür gibi emirlerin gerçek anlamda uygulanma ihtimali yoktur. Halkı bu emirlerin özünden uzaklaştırıp saltanatlarını garantiye alanların, bu özgürlükleri(!) halka sunmalarının kıymeti yoktur zaten. Herkesin faize bulaşıp Allah’a (c.c.) savaş açtığı, her türlü fuhşa rıza gösterip fuhşu izleyerek ve sadece aç kalarak oruç tuttuğu, kendini ilahlaştıranların sözlerinin tek ilah olan Allah’ın c.c. sözlerinden daha etkili olduğu, hırsızlığa, gaspa ve zulme rızanın had safaya ulaştığı toplumlarda Allah’ın (c.c.) isimlerinin anıldığı mescidlerden bahsetmek mümkün müdür artık? Geçmiş zalimlerin başaramadığını başaran bugünün zalimleri, geçmiş zalimlerin uğramayacağı kadar şiddetli azabın da muhatabı olacaklardır zira “insanların en zalimi, zulmünü adalet sayanlardır.”(İmam Ali a.s.)

Bugün artık mescidlerimiz,ruhlarımız, zihinlerimiz işgal altındadır. Küfrün ve zulmün en şedid savunucuları bizlere anlatmaktadır hakkı(!). Tıpkı pire derisinden yapılmış seccade üzerinde namaz kılmanın cevazetini soran, İmam Hüseyin’in (a.s.) katillerinin dindarlığına dönmüştür dine düşkünlüğümüz. Yeryüzü mazlumların kanıyla yıkanırken bizler zalimlerin safını hak bilip silah doğrultmuşuz mazlumlara, alnımızı secdelerden kaldırmadan ve cemaat namazlarını terketmeden. Çoktan mahrum bırakılmışız “kurşunla kenetlenmiş bir bina gibi saf tutarak”(Saff 4) mücadele etmekten ve saf saf durmuşuz zalimlerin aldıkları tekbirlere inanarak arkalarında. Ne mescidlerin niye var olduklarını anlamışız ne de namazın nasıl ikame edileceğini. Serbest bırakılmış özü yasaklanan tüm ibadetlerimiz, biz de abid olmuşuz hançerelerimizi yırtarak savunduğumuz zalimlerin desteğiyle.

Elbet gelecektir hakkın hakim olduğu günler ve elbet göreceğiz “mazlumun zalimden intikam aldığı o çetin günü.”(İmam Ali a.s.) Bu Allah’ın vaadidir ve “zalimler yakında nasıl bir inkılapla devrileceklerini göreceklerdir”(Şuara 227) “Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın”(M. Akif)

siyasetmektebi.com

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv