KİMİN ADAMI BUNLAR?
Bu yazı kez okundu.
29 Mart 2014 17:09 tarihinde eklendi

İmam Ali’nin (a.s.) hilafet döneminden itibaren küfürlerini ve nifaklarını açıkça sergilemekten ve halkı tahrif ettikleri dine ve kendilerine biat etmeye çağırmaktan çekinmeyen Ümeyyeoğulları, “süfyani sistemleri”nin ömrü boyunca sayısız zulme, nifağa, küfre imza atmış ve bütün iktidarlarını halkların gözyaşları üzerine kurmuşlardır. Korku üreterek ve zulm ile korkutarak idare ettikleri halkların, haktan yani ehli beyt’ten ve mektepten uzaklaşması için yoğun çaba sarfetmişler, ehl-i beyt sevdalılarına olmadık zulümler ile işkence etmişler, ehl-i beyt’e selam verenleri dahi hapse atmışlar, gelirlerini kesmişler, 60 yıl boyunca İmam Ali’ye (a.s.) minberlerde açıktan küfretmişler, Mekkeyi ve Kabeyi harap, Medine’yi talan etmişler, sahabeleri, çocuklarını öldürmüş, kızlarına tecavüz etmişler, Resulullah’ın (s.a.a.) pak soyunu (a.s.) hiç çekinmeden katletmişler ve bunu yaparken de hiçbir zaman dini (!) ellerinden bırakmamış, İslami literatürü kendi saltanatlarını ayakta tutacak şekilde tahrif etmişlerdir.

İmam Ali’ye (a.s.) isyan eden bu süfyaniler, İmam Hasan’ı (a.s.), İmam Hüseyin’i (a.s.), İmam Zeynelabidin’i (a.s.), İmam Muhammed Bakır’ı (a.s.) şehid etmişler, zulümlerine isyan eden İmam Zeyd ve oğlunu da acımasızca katletmekten geri durmamışlardır. Ömer b. Abdulaziz’in kısa süren iktidarı hariç sürekli olarak kan içen ve kin kusan bu vahşi canavarlar, bazen ayetleri mızraklara takarak nifaklarını bazen de ayetleri oklayarak kinlerini açığa çıkarmışlardır. Kendi küfri yaşantılarını temize çıkarmak için mürcie gibi mezhepler dahi ortaya çıkarıp amellerin değil kalbin önemli olduğu fikrini İslam toplumunun içine sokarak İslamın toplumsal hayattan ve yaşamdan uzaklaşmasına çalışmışlar, her zulümlerini uydurdukları bir hadis veya manasını tahrif ettikleri bir ayetle İslam rengine boyamayı da ihmal etmemişlerdir.

Bunlardan sonra gelen bunların zulümlerine olan kini kendi zulümlerinin temeli olarak kullanma amacıyla ehl-i beyt’in hakkını ve rızasını slogan edinerek yola çıkan Abbasiler, iktidarı ele geçirene kadar halkı safların yardımıyla kandırmış, asıl yüzlerini gizlemeyi başarmış ve iktidarı ele geçirdikleri andan itibaren Ümeyyeoğullarının yarım bıraktığı yerden zulmü devralarak, halkları sindirmeye ve güya rızalarını kazanmak için ayaklandıkları ehl-i beyt’e zulmetmeye devam ederek, Ümeyyeoğullarıyla meşrep olarak aynı soydan olduklarını ispat etmişlerdir. Ümeyyeoğullarının 4 İmamı (a.s.) şehid etmelerine karşılık Abbasiler 6 İmamı (a.s.) katletmişler, ehl-i beyt ve takipçilerine zulmün şiddetini arttırmışlar, İmamları(a.s.) zindanlara hapsetmişler ve önceki “süfyani sistemin” farklı bir versiyonu olduklarını davranışları ile açığa çıkarmışlardır.

Ümeyyeoğulları’nın iktidarının sonlarını ve Abbasoğulları iktidarının başlarını idrak eden İmam Cafer-i Sadık (a.s.) bu her iki zümrenin zulümlerine muhatap olmuş, mücadelesini her iki nifak grubunun köklerine saldırarak sürdürmüştür. Ümeyyeoğulları’na katiplik ederek onların sisteminin içine giren bir takipcisini “eğer ümeyyeoğulları, kendileri için katiplik edecek, kendileri adına vergi haraç toplayacak, kendileri adına savaşacak, kendilerinin toplantılarına katılacak kimse bulamasalardı, bizim hakkımızı gasp edemezlerdi. Eğer insanlar onları ve sahip olduklarını kendi hallerine bıraksalardı, sahip olduklarından başka bir şey bulamazlardı” diyerek uyarmış ve “süfyani sistemlerin” parçası haline gelenlerin, o sistemleri sahiplenip o sistemlerin varlığından dolayı rahatsız olmayanların, süfyanilerin zulmüne ortak olacağını, çünkü bu insanların süfyanileri ayakta tuttuğunu açıklamıştır.

Ümeyyeoğulları’nı devirmek için ayaklanan Abbasoğulları’nın hem İmam’a (a.s.) hem de İmam Hasan’ın (a.s.) torunu olan Abdullah b. Hasan’a mektup yazıp yardım istemeleri ve onları imamete getireceklerini vaad etmeleri üzerine İmam (a.s.) mektubu okumadan yakmış, bu teklife kanan Abdullah b. Hasan’ı da uyararak akıbetini bildirmiştir. Daha sonra Ebu Müslim’in kendisine yazdığı ve biatten bahsettiği mektubuna ise İmam (a.s.) “Ne sen benim adamımsın, ne de zaman benim zamanımdır” cevabını vererek, bizlere iki şer gücün çıkar çatışmasında takınmamız gereken tavrı uygulamalı olarak izah etmiştir. Oysa Ümeyyeoğullarının tüm o baskı ve zulümlerinin ortadan kalkacağının beklendiği o ortamda bugün “süfyani sistemlerin” danışıklı döğüşlerinde saf tutma telaşına giren zihinlerin bakış açısına göre İmam’ın (a.s.), ehl-i beyt’in rızasını kazanma sloganı ile yola çıkan Abbasoğulları’ndan yana saf tutması gerekirdi. Ama İmam (a.s.) isimleri ve sloganları ne olursa olsun nifağın ve küfrün tüm versiyonlarını teşhis etmiş ve mücadelesini buna göre şekillendirmişti.

Bugün “süfyani sistemlerin” türlü oyunlarıyla karşı karşıya bulunan bizlerin de, bu sistemleri iyi tanımamız ve buna göre tedbirimizi almamız önemlidir. Çünkü bu sistemler, halkları ellerinde tutmak ve sistemlerine bağımlı kılmak için, her türlü nifağı sergilemekten ve uygulamaya koymaktan çekinmemektedirler. Bu sistemler sahneye koydukları danışıklı döğüşlerle bizleri kendi uzuvlarından birinin arkasında saf tutmaya zorlamakta, bazen bizden görünerek bizlere göz kırpmakta, bazen de bizim düşmanımız olan başkalarını bizlere göstererek kendilerinin onlardan daha insaflı oldukları zannına kapılmamızı ve bu sayede sistemin çarkları arasında ezilmeye razı olmamızı arzulamaktadırlar.

“Süfyani sistemlerin” bu oyunlarına kanan kimileri, sistemin bir uşağını yerden yere vururken, bir diğerini göklere çıkarmakta, öcü rolündeki birinin ellerinden kaçmaya çalışırken, kurtarıcı rolündeki vampirin dişlerine damarlarını teslim etmektedirler. Kendilerini sistemin içinde illaki bir yerlere yamanmak zorunda hissedenlerin “vatan millet” kaygısını öne sürüp, vatanı ve milleti bölüp parçalayanlara göz kırpması, açtıkları camilere izin verenlere oluşturdukları “özgür(!) ortamlardan” dolayı teşekkür edip plaket verecek kadar kendilerinden geçmeleri, mektebin mensuplarını “o olmasa bu gelir” mantığıyla sürekli tedirgin edip sistemin kucağına atmaları, “süfyani sistemin” varlığından rahatsız dahi olmamaları günümüzün Muaviye’lerinin ve Yezid’lerinin işlerini ne kadar ustalıkla yaptıklarının ve Ehl-i Beyt takipçilerinin ehl-i beyt’ten ne kadar uzaklaştıklarının delilidir.

Elini vicdanına koyup insafla düşünecek her akıl ehli, “süfyani sistemlerin” var oldukları günden beri isimleri ne olursa olsun başa geçmiş iktidar sahiplerinin, İslam’a, mektebe, halka, mazluma, düşman olduklarını, hiçbir 3,4 veya 5 harfli sistemin uzuvlarının halkı asla düşünmediğini, yaşanan dönem hangi zulmü gerektiriyorsa o zulmü en iyi işleyecek olanın iktidara geldiğini, bugün öcü diye sunulan, büyük şeytanın kucağında ona “hizmet” edenler ile, büyük şeytanın bop planının uygulayıcılarının ikiz kardeşler olduğunu, bunların asla birbilerine alternatif olmadığını aksine birbirlerinin eksiğini gideren ve halkı birbirlerinin etrafında kenetlemeye çalışan tek yumurta ikizleri olduğunu, bunların dışında reklamı yapılanların ise sistemin olası bir sapmada kullanacağı emniyet sübapları olduğunu idrak edecektir.

Bizlere alternatif olarak sunulan veya “o olmasa bu gelir” denilen tüm sistem uşaklarının İslam İnkılabı ve direniş cephesi hakkındaki fikirlerinin aynı olması, Suriye’deki savaşta tuttukları safın büyük şeytanın safı olması, İslami bütün kanun ve yasalara muhalif olmaları ve siyonist gaspçı zulmün varlığından rahatsız olmamaları da dikkatimizi çekmesi gereken gerçeklerdir. Bu hak sistemine alternatif olarak sunulan “süfyani sistemlerin” uzuvlarını savunanların, kendilerine ve savunduklarına yöneltilen eleştirilere “o bunu yaptıysa öbürü de şunu yapmıştır” mealindeki itirazları, şecaat arzedecekken sirkatini söyleyen merd-i kıptinin hali gibidir. Her biri bir zulmün uygulayıcısı olanların desteklenecek hangi yönleri vardır? Veya neden desteklemek zorundayız? Mektebe bağlı olduğumuzu söyleyen bizlerin veya hakkın safında olmaya çalıştığını ifade eden bizlerin nihai amacı ve hedefi nedir? Hangi peygamber veya imam (a.s.) var olan “süfyani sistemi” ve gayri islami kanunları kabullenmiştir? Yukarıda alıntıladığımız gibi İmam Cafer (a.s.) süfyanilerin sistemlerinde görev alanları onları ayakta tutmakla suçlarken veya İmam Kazım (a.s.) süfyaniler için kalemi hokkaya batırmayı dahi yasaklarken, biz hangi delille var olan süfyani sistemleri yere göğe sığdıramayız? Bu sistemlerin emevi ve abbasi zalimlerinden ne farkı vardır? Onlardan bile daha tehlikeli ve saldırgan olan bu sistemlerin başındakiler neye dayanarak bizim adamımız olmuşlardır? Resulullah (s.a.a.) ve İmamlar(a.s.) bu devirde yaşasalardı içinde bulunduğumuz sistemleri ne olarak adlandırırlardı? Eğer bu sistemlere tağut diyeceklerdiyse, Resulullah’ı (s.a.a.) ve İmamları (a.s.) takip ettiğini iddia eden bizlerin tağuti düzenlerle ne işi olabilir?

Elbette sorulacak çok soru vardır. Ama oluşturulan suni gündemlerle parçalanan, satılan vatanın sahipleri olan bizler, hak arayışımızda hakkın düşmanlarının peşine takılmamalı ve onları ve sistemlerini sahiplenmemeli ve asıl hedefimizi gözardı etmemeliyiz. Tüm yeryüzünün zulümle dolduğu bu günlerde zalimlerin sistemlerinde yer almayı başarı olarak idrak etmemeli, bu zalimlerin hakka düşman oldukları gerçeğini asla unutmamalıyız. Yanı başımızda milyonlarca kardeşimiz katledilirken ülkeler viraneye çevrilirken, büyük şeytanın planlarını farklı şekillerde uygulayarak ona hizmet eden “süfyani sistemlerin” tüm parti kurum ve kuruluşlarının bizlere göz kırpıp, hakkımızı savunacaklarını iddia eden bütün idarecilerine “Ne siz bizim adamımızsınız, ne de zaman bizim zamanımız” deme cesaretini göstermeli ve sistemlerinin artık yalnız kaldığını ve halkların bu sistemlerin maskesini düşürdüğünü onlara hatırlatmalıyız. Zira bizlerin uyacağı tek sistem ve tek lider vardır. O da yanıbaşımızda ki müjdelenen İnkılap ve velayettir…

siyasetmektebi.com

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv