Müminlerin Allah İndindeki Makamı – İmam Humeyni (ra)
Bu yazı kez okundu.
29 Mart 2014 17:21 tarihinde eklendi

 

بالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی ثِقَةُ الإِسلامِ، مُحَمَّدِ بنِ يَعقُوبَ الکُلَينیِّ، قُدِّسَ سِرُّه، عَن عِدَّةٍ مِن اصحابِنا، عَن أَحمَدَ بنِ مُحَمَّدِ بنِ خالِد، عَن إِسماعيلَ بنِ مِهرانَ، عَن أَبی سَعيدِ القمّاطِ، عَن أَبانِ بنِ تَغلِبَ، عَن أَبی جَعفرٍ، عَليه السَّلام، قالَ لَمَّا أُسرِیَ بِالنَّبی، صلی الله عَليه و آله، قال: يا رَبّ، ما حالُ المُؤمِنِ عِندَکَ؟ قالَ: يا مُحَمَّدُ مُن أَهانَ لی وَليّاً، فََقَد بارَزَنی بالمُحارَبَةِ، وَ أَنا أَسرَعُ شَیءٍ إِلی نُصرَةِ أَوليائی؛ وَ ما تَرَدَّدتُ فی شیءٍ أَنا فاعِلُهُ کَتَرَدُّدی فی وَفاةِ المُؤمِنِ يَکرَهُ المَوتَ وَ أَکرَهُ مَساءَتَهُ. وَ إِنَّ مِن عِبادِیَ المُؤمِنينَ مَن لا [يُصلِحُهُ] إِلّا الغِنی؛ وَ لَو صَرَفتُهُ إلی غَيرِ ذلکَ لَهَلَکَ. وَ إِنَّ مِن عِبادِیَ المُؤمِنينَ مَن لا [يُصلِحُهُ] إِلا الفَقرُ؛ وَ لَو صَرَفتُهُ إلی غَيرِ ذلکَ لَهَلَکَ. وَ ما يَتَقَرَّبُ إلَیَّ عَبدُ مِن عِبادی بِشَیءٍ أَحَبَّ إِلَیَّ مِمَّا افتَرَضتُ عَلَيهِ. وَ إنَّهُ لَيَقتَرِبَ إِلَیَّ بالنّافِلَةِ حَتّی أُحِبَّهُ؛ فاذا أَحبَبَتهُ، کُنتُ إذاً سَمعَهُ الَّذی يَسمَعُ بِهِ وَ بَصَرَهُ الَّذی يُبصِرُ بِهِ وَ لِسانَهُ الَّذی يَنطِقُ بِهِ وَ يَدَهُ الَّتی يَبطِشُ بِها؛ إِن دَعانی أَجَبتُهُ، وَ إِن سَأَلَنی أَعطَيتُهُ.

İmam Bakır şöyle buyurmuştur: “Resulullah Mirac gecesi Allah-u Teala’nın huzuruna götürülünce şöyle arz etti: “Ey Allah’ım senin nezdinde müminin durumu nasıldır?” Allah Teala şöyle buyurdu: “Benim dostlarımdan birine ihanet eden bana savaş açmıştır ve ben her şeyden daha hızlı bir şekilde dostuma yardım ederim. Ben faili olduğum hiç bir şeyde müminin vefatı konusundaki gibi tereddüt etmedim. O, ölümü hoş karşılamıyor, ama ben ise onun kötülüğünü istemiyorum. Mümin kullarımdan bazısını sadece zenginlik ıslah edebilir ve ben onları zenginlikten başkasına yöneltirsem helak olurlar. Mümin kullarımdan bazısını da sadece fakirlik ıslah edebilir ve ben onları fakirlikten başkasına yöneltirsem helak olurlar. Kulumu bana yakın kılan en sevgili şey, kendisine farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum nafileler vasıtasıyla bana yakınlaşır ve ben de onu severim. Onu sevince de onun duyduğu kulağı, gördüğü gözü, konuştuğu dili ve tuttuğu eli olurum. Eğer beni isterse ona icabet ederim ve benden bir şey isterse ona ihsanda bulunurum.”[1]

 

Şerh

“Usriye” meçhul fiildir ve geceleyin götürülmek anlamındadır. Cevheri, şöyle diyor: “Sereytu suren ve mesren” ve “esreytu bi me’na iza sırte leylen” yani “geceleyin seyrettim” anlamındadır. Elif ile okunması ise hicaz ehlinin lügatidir.”

O halde, “isra” geceleyin seyretmek anlamındadır. “subhanellezi esra bi abdihi leylen”[2] ayetinde kayıtlı zikredilmesi ise, “ya leylen” kelimesinin belirsiz olarak zikredilmesi vasıtasıyla Şeyh Behai’nin dediği gibi[3] mescid’ul-haram ve mescid-i aksa arasındaki mesafe kırk gece olduğu halde, “isra” müddetinin kısa olduğuna delalet etmektedir. Yada bu delalet için tecrid esasına dayalıdır. “ve usriye binnebi” ve diğer kayıtları ise bilindiği için hazfedilmiştir. Örneğin aslı şudur: “Usriye bihi ila makam’il-kurb”

“Ma hal’ul-mu’min” cümlesi ise, “müminin senin yanındaki makamı nasıldır?” anlamındadır.

“Men ehane li veliyyen ehanehu” cümlesi ise, küçümsemek ve hakaret etmek anlamındadır. “Reculun fihi muhanetun” cümlesi insanda zillet ve zayıflığın olduğu anlamındadır. Özetle ihanet, hor saymak, küçümsemek ve zelil kılmaktır. Zahiren “car”, fiile aittir. Bu durumda, Allah’a imanı sebebiyle küçümsenmesi kastedilmiştir. Elbette “Veliyy” kelimesine de ait olabilir. Bu durumda da ihanet mutlak şekilde, kastedilmiştir. “Veliyy” ise dost ve muhit anlamındadır.

“Barezeni” cümlesindeki “bereze” ise “çıktı” anlamındadır. Burada maksat ise, savaş için çıkmak veya savaş izharında bulunmaktır.

“Mesaetehu” kelimesi ise, hoş görmemek anlamına gelen “saehu” fiilinin masdarıdır.

“İnne min ibadi men la yeslihuhu illel gina” cümlesi hakkında ise Şeyh Muhakkık Behai (r.a) şöyle diyor: “Nahiv” ilmi gereğince, “mevsul” ismi ve “car-u mecrur” ise haberi olmalıdır. Bilindiği gibi maksat, kendilerini sadece fakirliğin ıslah ettiği kimselerin sadece bazı kullar olduğunu haber vermek değildir. Aksine maksat bunun tam tersidir. O halde, en iyisi “zarf”ı isim, haberi ise “mevsul” karar kılmalıyız. Gerçi bu konuşma kaidesine aykırıdır ve bazıları, “ve min’en-nas men yekulu amenna” ayetinde olduğu gibi caiz görmüşlerdir.”

Belki de bu tür yerlerde “mübteda” hazf olmuştur ve “car” bu hazfa delalet etmektedir. Bu durumda, nahiv kaidelerine de aykırı değildir. Keşşaf’ın sahibinden nakledildiği üzere ise, “car ve mecrur”u mübtedaya te’vil edebiliriz.[4] Bu beyan üzere artık te’vile de gerek yoktur.

Bil ki bu makamda, bu cümlenin beyanı, ilahi tam düzenden haberi olmayan kimselerin düşmesi muhtemel, yanlışlığı gidermek içindir. Bu yanlışlık şudur: “Mü’min kul, Allah katında bunca makama sahip olduktan sonra neden fakirliğe düşmektedir? Eğer dünya değersiz ise, o halde neden bazıları zengin olmaktadır?” işte buna cevap olarak Allah’ın kullarının kalp haletlerinin farklı olduğu beyan edilmektedir. Onlardan bazısını sadece fakirlik, ıslah ettiği için kendi halleri düşünülerek fakir kılınmaktadır. Bazılarına da sadece servet ıslah ettiği için hali göz önünde bulundurularak zengin kılınmaktadır. Bu her ikisi de müminin Allah-u Teala katındaki yüceliğini göstermektedir.

“Ve ma yetekerrebu ileyye abdun min ibadi” cümlesi ise, kamil müminlerin yakınlık makamını beyan içindir. Bu hadis, Peygamber’e önce müminin mutlak halini beyan etmektedir ve de mümine ihanet eden kimsenin Allah’a karşı savaş açtığını bildirmektedir. Daha sonra da müminleri iki bölüme, hatta marifet ehli nezdinde üç bölüme ayırmıştır. Birincisi müminlerin genelidir ki, “ma tereddettu fi emri” cümlesinden, “ma yetekerrebu ileyye” cümlesine kadar bu müminlerin halini beyan etmiştir. Zira onlar, ölümden hoşlanmamaktadır. Zenginlik ve fakirlik de kalplerinin haletini değiştirmektedir. Bu iki özellik, kamil müminlere ait değildir. Ehl-i İman’dan geneli hakkındadır. Dolayısıyla hadisin zahiri ve hadisten de zahiren anlaşıldığı üzere halis müminin ölümden hoşlanmama haletine sahip olmadığı konusuyla çelişmemektedir. Dolayısıyla da Şeyh Muhakkık Behai’nin, Şeyh-i Şehitten naklettiği cevaba da gerek yoktur. İsteyen kimse, Erbein-i Behai’ye müracaat etmelidir.[5]

İkinci olarak “ma yetekerrebu ileyye abdun” cümlesinden hadisin sonuna kadar ise, kamil müminin hali beyan edilmiştir. Marifet ehli nezdinde ise bu cümleler iki gruba aittir. Bir grubu farzlar yardımıyla Allah’a yakın olmuşlardır. Bir grubu ise nafileler vasıtasıyla Allah’a yakın olmuşlardır. Hadisin devamı, onların makamına ve yakınlığının sonuçlarına işaret etmektedir. Daha sonra, her iki makama da inşallah kısaca bir işaret etmeye çalışacağız.

“Yubtişu” hakkında ise Cevheri şöyle diyor: “el-Betşetu”, saldırmak ve kabalıkla almak anlamındadır. Burada mutlak şekilde almak kastedilmiştir. Zahiren yaygın olan kullanış şekli de bu mutlak anlamdadır.

 

Bir Uyarı

Şeyh Muhakkık Behai (r.a) şöyle diyor: “Bu hadisin senedi sahihtir. Şii ve Sünni arasında meşhur olan rivayetlerden biridir. Ehl-i Sünnet, sihah kitaplarında az bir farklılıkla kaydetmişlerdir.” Şeyh Muhakkık Behai, daha sonra bu hadisi Sihah’tan az bir farklılıkla nakletmiş ve Erbein’in haşiyesinde şöyle buyurmuştur: “Bu hadisin senedinde yer alanlardan biri Ali b. İbrahim’dir. Bu cihetten de rivayet sahihtir. Ehl-i Sünnet de sahih yolla bu hadisi nakletmiştir. Bu hadis, Ehl-i İslam nezdinde alimlerin ittifak ettiği meşhur hadislerden biridir.”[6]

 

1. Bölüm: Allah-u Teala’ya Tereddüt İsnadı Hakkında Yapılan Yorumların Beyanı Hakkında

Biz daha önce bazı hadislerin şerhinde müminlere ihaneti açıklamaya çalıştık. Dolayısıyla burada tekrar etmeye gerek yok. Şimdi hadisin diğer cümlelerini beyan etmeye çalışacağız.

Bil ki bu hadiste Allah-u Teala’ya tereddüt isnad edilmiştir. Sahih hadislerde ve hatta Kur’an-ı Kerim’de bile tereddüt, beda ve imtihan gibi Allah’a isnad edilmiş olaylar, alimlerin dikkatini çekmiş ve her biri kendi görüşleri esasınca bir takım tevil ve yorumlarda bulunmuşlardır. Nitekim Şeyh Bahai Erbain adlı kitapta üç yorumda bulunmuştur ve biz bunlara kısaca işaret etmeye çalışacağız.

Birinci yoruma göre cümlede bir tür maksadını gizleme söz konusudur ve “Eğer bana tereddüt etmek caiz ise” diye mana edilmelidir. İkincisi yoruma göre insanlar sadece muhterem saydıkları kimseler hakkında tereddüt ederler. Onların dışındaki kimseler hakkında tereddüt etmezler. Dolayısıyla tereddüt istiare yoluyla ihtiramın yerine zikredilebilir ve aslında, “Nezdimde kullarımdan hiç birinin mümin kimse kadar değer ve saygınlığı yoktur.” anlamı kastedilmiştir.

Üçüncüsü yoruma göre ise, hadiste de yer aldığı üzere, Allah-u Teala ölmek üzere olan mümin kuluna nimet ve müjde izharında bulunmakta ve böylece ölümden nefretini ortadan kaldırarak ebediyet alemine rağbetinin artmasını sağlamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla da bu hali, dostuna ardından faydası olan bir elem vermek isteyen kimseye teşbih edilmiştir. Bu şahıs çok az bir eziyetle bu elemi dostuna nasıl ulaştıracağı hususunda tereddüt içindedir. Bu yüzden kabul görmesi için daima birtakım teşvik edici beyanlarda bulunmaktadır.”[7]

 

İrfanı Tevcih Hakkında

Bu ve benzeri hususlarda ariflerin ve filozofların yolu başkadır. Biz bunu anlamaktan uzak olduğumuzdan detaylara girmeyecek ve bir takım önbilgiler vermeyeceğiz. Sadece faydalı ve selim zevkle örtüşen miktarını zikredeceğiz.

Bilmek gerekir ki melekut ve ceberutun zirvesinden, zulmetler ve heyula (ilk madde) aleminin nihayetine dek tüm vücud mertebeleri, Allah-u Teala’nın cemal ve celalin mazharları ve rububiyet tecellilerinin mertebeleridir. Hiç bir varlık kendinden bir istiklale sahip değildir. Hepsi de fakirlik ve ihtiyacın bizzat kendisidir. Hepsi de mutlak şekliyle Allah’ın emrine tabidir. Kur’an ayetlerinde de bu anlam bir çok yerde göze çarpmaktadır. Örneğin “Attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı.”[8] ayetinde yer alan bu olumluluk ve olumsuzluk, “emrun beyn’el emreyn” (ne cebir, ne tefviz, ikisi arasındaki itidal) makamına işarettir. Yani sen attın, ama sen kendi enaniyet ve istiklalinle atmadın; belki Allah-u Teala’nın kudretinin aynandaki zuhuru ve kudretinin senin mülk ve melekutundaki nüfuzu sayesinde attın. O halde sen attın ve aynı zamanda Allah-u Teala attı. Bunun bir benzeri Kehf suresinde Hızır ve Musa kıssasında yer almıştır. Hz. Hızır amellerinin sırlarını ifşa ederken, işindeki noksanlık ve aybı kendisine, kemali ise Allah’a isnad etmiştir. Bir hususta da her iki isnadı da sabit kalmıştır. Bir yerde “eradtu”,diğer bir yerde “erade rabbuke” ve diğer bir yerde ise “eredna” demiştir ve hepsi de doğrudur.

Bir başka örnekte ise Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Allah öleceklerin ölümleri anında ruhlarını alır.”[9] Halbuki canları alan ölüm meleğidir.

Hidayete erdiren de saptıran da şüphesiz Allah-u Teala’dır. “Allah istediğini saptırır ve istediğini hidayete erdirir.”[10] Halbuki hidayete erdirici olan Cebrail ve Resulullah tır. “Sen ancak bir uyarıcısın. Her milletin bir yol göstereni vardır.[11]

Saptırıcı olan ise şeytandır. Hakeza ilahî nefha İsrafil’in “sur”undan İsrafil’i bir nefha olarak çıkmaktadır.

Bir bakışa göre Azrail, Cebrail, İsrafil, Muhammed, diğer nebiler ve bütün varlık alemi, mutlak malikin mülkü ve Hakk’ın etkili iradesi karşısında kendilerine bir şey isnad edilebilecek ne değere sahiptirler ki?! Tümü, Allah’ın irade ve kudret mazharıdır. “Gökte de ilah, yerde de ilah O’dur”[12]

Kesret ve neden-sonuç ilişkisine teveccüh görüşü olan bir görüşe göre de tüm nedenler kendi yerinde doğrudur ve en kamil düzen, neden sonuç ilişkisi üzere idare edilmektedir. En küçük bir neden ve aracıyı ortadan kaldıracak olursak, vücud dairesinin çarkı durur. “Hadis”in “sabit”ile olan ilişkisi olmazsa, belli vasıtalarla feyz ortadan kalkar ve rahmet nazil olmaz. Eğer bir kimse, yüce irfanî eserlerde ve özellikle de filozofların en yücesi Molla Sadra’nın kitaplarında belirtilen esaslar üzere, bu derin imanî bakış açısını derk eder ve kalp makamına eriştirebilirse, marifet kapılarının tümü yüzüne açılır ve irfanî araştırma merhalesinde bütün bu isnatların sahih olduğunu, asla mecaz şüphesini taşımadığını anlar.

Zira müminlerin nefislerine ve mukaddes ruhlarını almaya müvekkel meleklerden bazısı, müminlerin Allah katındaki makamlarını ve onların ölümden hoşlanmadığını görünce onlarda birtakım tezelzül ve tereddüt hasıl olmaktadır. İşte bu haleti Allah-u Teala kendisine isnad etmiştir. Nitekim öldürmenin, hidayetin ve delaletin aslını da kendine isnad etmiştir. Onlar irfanî açıdan sahih olduğu gibi, bu da sahihtir. Bunu idrak edebilmek için zevk esenliği, inceliği ve anlayış güzelliğine sahip olmak gerekir. Bilen ve hidayete erdirici olan da Allah’tır.

Şu da söylenmelidir ki vücudun hakikati; kemal hakikatinin aynısı ve tam kendisi olduğu ve de çirkinlikler ve noksanlıklar kendi yerinde de ispatlandığı üzere Allah-u Teala’ya isnad ve taktir edilmediği için. Feyiz, her ne kadar kemale yakın olur ve zayıflıktan uzaklaşırsa, Hakk ile olan ilgisi daha da kamil ve Allah-u Teala’nın zatına isnadı daha da gerçek olur. Ama eğer tecessüm ve yokluk zulmeti galip gelir, hudut ve noksanlıklar artarsa, bu rabıta eksik ve isnad, uzak olur. Bu yüzen şeriat dilinde yaratıcılık fiilleri daha çok Allah’a isnad edilmişken mülkî yenilenme fiilleri, Allah’a daha az isnad edilmiştir. Eğer açık bir göz ve uyanık bir kalp noksanlıkları kemalden ve çirkinlikleri güzelden ayıracak olursa, tüm varlık aleminin Allah-u Teala’nın fiili tecellisi olduğu ve O’na isnad edildiği halde, Allah-u Teala’nın tüm fiillerinin cemil ve kamil olduğunu ve tüm noksanlık ve çirkinliklerin Allah-u Teala’dan uzak olup O’na isnad edilemeyeceğini anlar. Filozofların dilinde yaygın olan bir arezi (ilineksel) isnad ise, öğrenimin evvelinde ve felsefede yaygındır. Bu makamda birtakım yanlışlıklar vardır ve şuanda bu yanlışlıkları görmezlikten gelmek daha iyidir.

Bu esprinin beyanından maksadımız, ilk olarak bu makamda marifetlerden yoksun olan cahil kimsenin kapılması muhtemel yanlışlıkları ortadan kaldırmaktır.

İkinci olarak bazı melekutî varlıkların kapıldıkları bu tereddüdün Allah’a isnadı, bu alemde vaki olan işlerden daha tam ve kamildir.

Üçüncü olarak hakikatleri bilen arif bir insan, bu tereddüt halindeki kemal ve noksanlığı birbirinden ayırmalıdır. Kemal cihetini Allah’a isnad etmeli ve noksanlık cihetinin O’ndan uzak kılmalıdır.

 

Tamamlama

Tereddüt Hadisi Hakkında Yapılan Başka Bir Yorumun Beyanı Hakkında

Bu makamda mezkur hadis-i şerif hakkında eskiden beri, eksik ve zayıf aklıma başka şu yorum gelmiştir ki Allah-u Teala’nın kulları ya arif ve evliyadır, ilallah seyrinde kalp erbabının yolunda yürümektedir, bu kullar ilahi cezbeye kapılmış ve cemaline aşık kullardır, bunların teveccüh ve emel kıbleleri Hakk’ın mukaddes zatıdır. Allah’tan başka hiç bir şeye, hatta kendilerine ve kemallerine bile teveccüh etmezler.

Ya da dünya süsüne dalmış, mal ve makam sevgisinin zulmetlerine gömülmüş, sadece kendi varlık ve benliklerine teveccüh eden, asla mukaddes aleme ilgi duymayan ve ünsiyet mahfiline yönelmeyen kimselerdir. “Onlar Allah’ın isimlerinde ilhada düşenlerdir.”

Üçüncü grup ise müminlerdir. Müminler iman nuru esasınca mukaddes aleme yönelmişlerdir. Ama bu aleme teveccühleri sebebiyle de ölümden hoşlanmamaktadırlar. Allah-u Teala bu mülkî ve melekutî, ilahî ve halkî, uhrevi ve dünyevi cezbeleri “tereddüt” diye ifade etmiştir. Nitekim tereddütte bu ikilem vardır. Adeta bu mülkî ve melekutî cezbelerin, mümin kulda olduğu şekliyle, varlıklardan hiç birisinde olmadığını söylemektedir. Mümin kul bir taraftan mülk alemine teveccüh ettiğinden ölümden hoşlanmamakta, bir taraftan da ilahî cezbe onu kemaline eriştirmek için kendine cezb etmektedir. Allah-u Teala ise mümin kulun mülk aleminde baki kalmasından ibaret olan kötülüğünü istememektedir. Mümin kul ise ölümden hoşlanmamaktadır. Diğer insanlar ise böyle değildir. Zira velilerin mülkî cazibeleri ve dünyaya dalanların ise dünyada melekutî cezbeleri yoktur.

Bu cezbelerin Allah’a isnadı ise önceden beyan ettiğimiz sebepler esasıncadır. Bu konuda Seyyid Damad’ın ve değerli öğrencisi Molla Sadra’nın birtakım araştırmaları vardır; zikretmek konuyu uzatacağından geçiyoruz.

 

2. Bölüm: Allah-u Teala’nın Müminlerin Halini Fakirlik, Zenginlik veya Başka Şeylerle Islah Ettiğinin Beyanı Hakkında

Hadis-i şerifin “Mümin kullarımdan bazısını sadece zenginlik ıslah edebilir ve ben onları zenginlikten başkasına yöneltirsem helak olurlar. Mümin kullarımdan bazısını da sadece fakirlik ıslah edebilir ve ben onları fakirlikten başkasına yöneltirsem helak olurlar” ifadesinden de anlaşıldığı üzere Allah-u Teala’nın mümin kullarına verdiği zenginlik veya fakirlik, sıhhat veya hastalık, güvenlik veya güvensizlik ve benzeri şeyler, müminlerin halini ıslah ve kalp haletlerini halis kılmak içindir.

Bu hadis, müminlerin hastalıklara, açlığa, fakirliğe, yoksulluğa ve diğer belalara düçar olacağını bildiren sayısız hadislere aykırı değildir. Zira Allah-u Teala geniş merhameti ve genel fazlıyla, tedavi eden bir tabib ve merhametli bir hasta bakıcı gibi herkesi belli bir şekilde dünyadan sakındırmaktadır. Bazen birine servet vermekte ve imanının noksanlığı, kemali, zayıflığı ve şiddeti ölçüsünce onu başka belalara düçar kılmaktadır. Servet ve zenginliği bir çok belalarla iç içe kılmakta be böylece onu dünyadan ve dünya sevgisinden alıkoymaktadır. Bu şahıs mizacı gereği, fakir kalacak olursa, saadeti mal ve mülkte gördüğünden ve dünya ehlini mutluluk ehli bildiğinden dolayı hemen dünyaya yönelecek ve dünyayı elde etmede ebedi felakete sürüklenecektir. Ama eğer dünyayı ona verir ve dünyaya tapmaması için de onu birçok iç ve dış sıkıntılarla birlikte kılacak olursa, o şahıs dünyadan yüz çevirir. Üstatlarımdan biri şöyle diyordu: “İnsanın birden fazla kadınla evlenmesinin dünyaya giriş ve dünyaya teveccüh olduğu sanılmaktadır. Oysa insan buna düçar olunca, dünyaya girdiği gibi çıktığını ve dünyadan yüz çevirdiğini görmektedir.”

O halde Allah-u Teala, mümin kulu bazen fakirliğe düçar kılmakta ve ıslah etmektedir. Bu vesile ile onları dünyadan koparmakta ve onlara teselli vermektedir. Bazen de müminleri zenginliğe düçar kılmakta ve insan böylece dünya lezzetleri ve keyifleri içinde olduğunu sandığı halde, bir çok zorluklar, baskılar, ve musibetlere düçar bulunmaktadır. Bunun fakir müslümanların Allah nezdindeki üstünlüğü ile de bir münafatı yoktur. Nitekim bir çok rivayetlerden de bu anlaşılmaktadır. Biz bu husustaki kimi açıklamaları, önceki hadislerden birinin şerhinde aktarmaya çalıştık.

 

3. Bölüm: Zevk ve Süluk Ehlinin Yolu hasebiyle Farz ve Nafilelerin Yakınlığı ve Sonuçlarının Beyanı Hakkında

Bil ki ilallah sâliki olan ve nefsin karanlık odasından gerçek Kabe’ye hicret eden bir insanın ruhani bir seferi ve irfanî bir süluku vardır ve bu mesafenin başlangıcı, nefis ile bencilliktir. Menzilleri ise, nurani ve zulmani hicaplar diye ifade edilen afaki ve enfüsî veya mülkî ve melekutî tecellilerdir “Allah-u Teala’nın nurdan ve zulmetten yetmişbin hicabı vardır.”[13] Yani ya vücud nurları ve tecelli zulmetleri, ya melekut nurları ve mülk zulmetleri veya nefsani ilgilerin zulmani pislikleri ve kalbî ilgilerin tertemiz nurları. Bu yetmiş bin nurani ve zulmani hicaplar, bazen toplu olarak “yedi hicap” olarak adlandırılmıştır. Nitekim namaza girişte getirilen tekbirler hususunda Temiz İmamlar’ın her hicabı ortadan kaldırdıklarında bir tekbir getirdikleri nakledilmiştir.[14] İmam Hüseyin’in toprağı üzerine secde etme hususunda da bu secdenin yedi hicabı ortadan kaldırdığı beyan edilmiştir.[15] Meşhur arif şöyle diyor:

“Attar yedi aşk şehrini gezdi de

Biz henüz bir sokağın kıvrımındayız.”[16]

Bazen bu hicaplar insanın vücudunda “letaif-i seb’a” (yedi incelik)[17], bazen “üç tümel hicap”[18], afakta “üç alem”[19], enfüste ise “üç mertebe”[20] diye ifade edilmiştir. Bazen orta bir yolla, seyr-u sülûk ehli nezdinde malum olan bin menzil, bir itibara göre yüz menzil, bir itibara göre de on menzil diye bölüştürülmüştür.[21] Arif ve kamil şeyhimiz Şahabadi ise, bu menzillerinden her birisi için “on ev” karar kılmıştır ve güzel bir üslup ile toplam “bin ev”etmektedir. Hz. İbrahim, Allah-u Teala’nın naklettiği o ruhani seyirde bu menzilleri “üç makam” olarak ifade etmiştir. Birini yıldız, diğerini “ay ve” üçüncüsünde ise “güneş” diye ifade etmiştir.[22]

Özetle bu ruhani seferin başlangıç noktası, nefsin karanlığı evidir. Menzilleri ise afakî ve enfüsî mertebeleridir. Bunun gayeti ise kamil insan için, işin başında, tüm isim ve sıfatlarıyla ve işin sonunda ise isim ve sıfatların fenaya erdiği Allah-u Teala’nın zatıdır. Diğerleri için ise bu seyrin sonu, esma, sıfat ve tecellilerden bir isim, sıfat veya tecellidir.

O halde insan varlık ve benliğini aştıktan, bu evden dışarı çıktıktan, aslî hedefini talep yolunda tecelli aşamalarını kat ettikten, hepsini geçtikten, zulmani ve nurani hicapları yırttıktan, tüm varlıklar ve kainattan yüz çevirdikten, gönül kabesinden tüm putları velayet eliyle dışarı attıktan, kalp ufuklarında güneşleri, ayları ve yıldızları battıktan, kalbinin yönü gayrisine bağlanma tozuna bulaşmadan tek boyutlu ve tek yönlü olarak ilahileştikten, kalbinin hali “Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim”[23] haline dönüştükten; esma, zat ve fiillerde fenaya erdikten sonra artık bu halde kendinden geçer, tam bir fena ve mutlak bir sa’k (kendinden geçiş) haleti hasıl olur.

Böylece Allah Teala vücudunda tasarrufta bulunur. Hakk’ın kulağıyla duyar, ve Hakk’ın gözüyle görür. Hakk’ın kudret eliyle tutar ve Hakk’ın lisanıyla konuşur. Hakk’ı görür ve Hak’tan başkasından yüz çevirir. Hakk ile konuşur ve Hak’tan başka bir şey söylemez. Hak’tan gayrisinden kör, sağır ve dilsiz olur. Gözü ve kulağı, Hak’tan başkasına açılmaz. Bu makam sadece ilahî bir cezbe ve aşk ateşinin bir parçasıyla hasıl olur. Bu ebedi aşk ateşi vasıtasıyla Hakk’a yakın olur. Zatî sevginin ardından gelen rububi cezbe sayesinde kendisine yardım edilir. Böylece bu hayret vadisinde aşkınlığa düşmez ve bencilliğin kalıntıları sayılan şathiyat (Allah hakkında söylenen saçma sapan sözler) ve benzeri şeylere düçar olmaz. Bu hadiste “Kulum nafileler vasıtasıyla bana yakınlaşır ve ben de onu severim” sözüyle şu iki gerçeğe işaret edilmiştir: Kulun yakınlaşması aşk ateşinden ve Hakk’ın ilahî cezbesi ise sevgidendir.

“Sevgili tarafından bir cezbe olmazsa

Zavallı aşığın çabası bir yere varmaz.”

O halde nafilelerin sağladığı yakınlığın nihayeti, tümel bir fena, mutlak bir izmihlal ve tam bir dağılmadır. Neticesi de “Ben onun duyan kulağı olurum.” hakikatidir. Bu tam fena, tümel yokluk ve mutlak kendinden geçişten sonra, bazen ezeli inayete mazhar olur, onu kendine getirir ve kendi memleketine döndürür. “Sahv” (kendine gelme) haletine bürünür. Ünsiyet ve itminan elde eder. Celal ve cemal hicaplarını keşfeder. “Sahv” halinde, zat aynasında sıfatları, sıfatlarda a’yan-i sabiteleri[24] ve gereklerini keşfeder. Süluk ehlinin hali, bu makamda, ilk makamdaki gibidir; ayn-ı sabiti hangi isme tabi olursa, o isimde fani olur ve o isimle baki kalır. Sahv halinde de o isim kendisine keşf olur. Bu vesileyle de o isme tabi olan ayn-ı sabit kendisine keşf olur.

 

Nebilerin Nübüvvetteki farklılığının Sırrı Hakkında

O halde kapsamlı en büyük isim altındaki Kamil İnsan’a, ezelen ve ebeden, ayan-ı sabite ve gereklerinin mutlak keşfi hasıl olur ve varlıkların kabiliyet ve haletleri ile sülûk niteliği ve vuslat şekli keşf olur. Bu mutlak keşfin neticesi olan hatemiyyet ve son nübüvvet giysisi, doğru ve güzel endamına tam oturur. Diğer peygamberler ise mazharı oldukları isim münasebetiyle ve daire genişliği miktarınca o isme tabi olan ayn-ı sabitleri keşfeder. Kemal, noksanlık, üstünlük, davet dairesinin darlığı ve genişliği gibi bir takım şeyler oradan başlar ve ilahî isimlere tabi olmaya döner. Nitekim Misbah’ul-Hidaye risalesinde bunu detaylıca zikretmiş bulunmaktayız.[25]

Özetle “mahv”dan sonra ortaya çıkan “sahv” haleti neticesinde vücudu hakkani olur. Allah-u Teala onun cemal aynasında, diğer varlıkları müşahede eder ve meşiyetle aynı ufukta seyreder. Eğer insan-ı kamil olursa, mutlak meşiyetle aynı ufukta seyreder. Ruhaniyeti Allah-u Teala’nın fiili zuhur makamının aynısını olur. Bu halde Allah Teala onunla görür, onunla duyar ve onunla tutar. Bizzat kendisi Allah’ın etkili iradesi, kamil meşiyyeti ve fiili ilmî olur. “Allah onunla duyar ve onunla görür.”

“Ali Allah’ın gözüdür, Allah’ın kulağıdır ve Allah’ın yanıdır.”[26]

O halde farzların yakınlığı “mahv”dan sonra “sahv” makamıdır. Neticesi ise bütün bu duyduklarındır.

Bilmek gerekir ki bu sahv ve kesrete dönmeye, “kurb” (yakınlık) diyoruz. Zira “mahv”dan sonraki “sahv” makamı, bizlerde ortaya çıkan gafletten ayrı bir durumdur. Mutlak fenadan sonra hasıl olan kesrette vaki olma durumu da, bizim içinde vaki olduğumuz kesretten ayrı bir durumdur. Zira kesret bizler iç,in Hakk’ın veçhinden mahrum kılan bir hicaptır. Onlar için ise müşahede aynasıdır. “Gördüğüm her şeyle birlikte, içinde, öncesinde ve sonrasında Allah’ı gördüm.” Nafilelerin yakınlığını esmaî fena ve farzların yakınlığı ise zatî fena olarak kabul etmek de mümkündür. O halde farzların yakınlığının neticesi mutlak mahv makamıdır. Bunun detaylarına girmek burada uygun değildir. Bu kadarıyla bile konumuzdan uzaklaşmış olduk.

 

4. Bölüm: Şeyh Bahai’nin Kelamının Nakli Hakkında

Şeyh Bahai Erbain adlı kitabında bu hadisin şerhinde şöyle diyor: “Bu makamda kalp ashabı için ruhları nurlandıran ve ölü bedenlere hayat veren yüce bir takım kelimeler, gizli işaretler ve zevkli imalar vardır. Sadece riyazet ve mücahede ile rahatlığını ortadan kaldıran kimse, bunun anlamına erişebilir, hakikatini derk edebilir, tadına bakabilir ve konuyu anlayabilir. Ama ilahî sırlardan haberdar olmayan ve bu marifetler hazinesinden mahrum kalan kimseler, düşük nefsani lezzetlere ve bedensel hazlara daldığından, bu kelimeleri duyar duymaz büyük bir tehlike hissine kapılır, ilhada düşmesinden korkulur, hulul ve ittihat[27] kuruntusuna kapılır ki,“Allah-u Teala bundan çok yüce ve büyüktür.” Biz bu makamda herkes tarafından anlaşılsın diye oldukça sade bir dille konuşmaya çalışacağız. O halde diyoruz ki bu sözler “kurb” (Allah’a yakınlık) hususunda bir abartmadır. Muhabbet sultanının, kulun zahir ve batınına, iç ve dışına istilasını beyan etmektedir. O halde maksat –ki Allah daha iyi bilir- şudur: “Ben kulumu sevince onu ünsiyet dergahıma cezb eder ve kutsal aleme yönlendiririm. Fikrini melekut esrarına daldırır ve duyu organlarını ceberut nurlarını almaya yönlendiririm. Dolayısıyla yakınlık makamında ayakları sabit olur. Muhabbet kanına ve etine karışır. Kendinden gaip hale gelir ve duyularından gaflet eder. Başkaları gözünden silinir ve ben onun gözü ve kulağı olurum. Nitekim şöyle demişlerdir:

“Deliliğim, gizlisi yok sendendir

Senden olan ateşim asla sönmez.

O halde sensin kulak ve gözler

Duyu organları ve kalp”[28]

 

Muhakkik Tusi’nin Kelâmının Nakli Hususunda

Sonrakilerin en üstünü ve öncekilerin en kamili Hace Nasir-i Tusi (r.a) şöyle diyor: Arif kendinden kopup Hakk’a bağlanınca, tüm kudretleri Allah’ın kudretinde, tüm ilimleri Allah’ın ilminde ve tüm iradeleri Allah’ın iradesinde fani görür. Tüm vücutları ve vücutların kemallerini O’ndan ve O’nun feyzinden görür. Bu makamda Allah-u Teala onun kulağı, gözü, ilmî, kudreti ve vücudu olur. Arif bu halde Allah’ın ahlakıyla ahlaklanır.”[29]

Bu makamda muhakkik Meclisi ise özetle şöyle diyor: “Eğer insan tüm kuvvetlerini şehvet ve şeytanlık yolundan harcarsa, sadece büyük bir hüsran ve pişmanlık içinde kalır . Ama bunları Allah yolunda harcarsa, Allah-u Teala onları ruhani kuvvelere dönüştürür. Dolayısıyla onun göz ve kulağı, ruhani göz ve kulak olur. O kulakla meleklerin sözlerini duyar. Ölüm vasıtasıyla da o kulak ve göz zayıflamaz. Kabirde o ruhani kulak ve gözle soru ve cevaba muhatap olur. Kıyamette de bu ruhani göz ve kulak vasıtasıyla göz ve kulağa sahip olur. Ama tam tersine bu göz ve kulağı olmayanlar, kör ve sağır olarak haşrolur. Allah-u Teala’da bu bağışlama ve hediye yüzünden şöyle buyurmuştur: “Ben onun duyan kulağı olurum.”[30]

Meclisi’nin bu sözleri söylemiş olması gariptir doğrusu.

 

Tamamlama

Şeyh Bahai bu makamda şöyle diyor: “Bu hadis-i şerif farzların müstehaplardan daha faziletli olduğunu beyan etmektedir. Eğer birisi “Bu hadis farzlardan gayrisinin üstünlüğünü nefyetmiştir ve farzların üstünlüğünü gerektirmemektedir. Zira eşit de olabilirler” diye itiraz edecek olursa, kendisine bu karışım türünün birçok dillerde üstünlüğe delalet ettiği söylenir. Şeyh şehid de bu genellemeden bazı hususları istisna etmiştir. Birincisi alacağını bağışta bulunmaktır ki darda olan borçluya mühlet vermekten daha üstündür. Oysa birincisi müstahap, ikincisi ise farzdır. İkinci istisna ise ilk önce selam vermektir ki selamın cevabını vermekten daha üstündür. Üçüncüsü de namazını yalnız kılan birinin o namazını cemaatle iade etmesidir…”[31] Bazısı bunların her biri hususunda tartışmalarda bulunmuştur ki bu detaylara girmenin faydası olmadığından geçiyoruz.

Bilmek gerekir ki hadis-i şerifin zahiri, aynı sınıftan olmasa da farzların, müstahaplardan; örneğin selama cevap vermenin, müstahap olan hacdan, büyük okul yaptırmaktan ve Resulullah’ı ziyaret etmekten daha faziletli olduğunu ifade etmektedir. Bu gerçi göze uzak bir ihtimal olarak gelmektedir. Bu yüzden merhum Meclisi, “Bunun aynı sınıftan ibadetlere özgü olması mümkündür.”[32] diye buyurmuştur. Ama delil buna delalet ettikten sonra, sadece uzak bir ihtimal gördüğü için bunu demek doğru değildir. Elbette buradaki farzlardan maksadın; borçluya mühlet tanımak, selamın cevabını vermek vb. farzlar değil de; namaz,oruç, hac, zekat vb. salt taabbudi farzlar[33] olduğu iddiasında bulunmak da mümkündür. Gerçi bu bile tartışılabilir aslında. Başta da sonda da hamd Allah’a mahsustur.

 


[1] Usul-i Kafi, c. 2, s. 352, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab-u Men Eze’l-Müslimin ve İhtekerehum, 8. Hadis. 

[2] İsra/1 

[3] Erbein, 35. hadis, s. 296 

[4] Tefsir-i Keşşaf, c. 1, s. 167, Bakara suresi, 8. ayetin tefsiri 

[5] Erbein, 35. hadis 

[6] Erbein, 35. hadis, s. 295; Sahih-i Buhari, Kitab’ur-Rikak, c. 23, s. 22 ve İbn-i Hanbel, Müsned, c. 6, s. 256 

[7] Erbein, 35. hadis, s. 300 

[8] Enfal/17 

[9] Zümer/42 

[10] Nahl/93 

[11] Rad/7 

[12] Zuhruf/84 

[13] Bihar’ul-Envar, c. 55, s. 45, Kitab’us-Sema ve’l-Alem, 5. bab, 13. hadis 

[14] Vesail’uş-Şia, c. 4, s. 772, Kitab’us-Salat, Ebvab-u Tekbiret’il-İhram’dan 7. bab, 5. hadis 

[15] Vesail’uş-Şia, c. 3, s. 608, Kitab’us-Salat, Ebvab-u ma Yuscedu Aleyh’ten 16. bab, 3. hadis 

[16] Bu şiir Mevlana’ya mensuptur. Ama bazıları Abdurrahman Cami’ye ait olduğunu söylemiştir. 

[17] Merhum Şahabadi (r.a) insanın vücudundaki yedi inceliğin şunlar olduğunu saymıştır: Nefis, akıl, kalp, ruh, sır, gizli, en gizli. (Reşahat’ul-Bihar, Kitab’ul-İnsan ve’l-Fıtret, s. 177) 

[18] Maksat, isim ve sıfatlar ayetlerinin icabıdır. 

[19] Maksat, tabiat alemi, misal alemi ve akıl alemidir. Molla Sadra alemlerin üç alem olmasını, varlıkların mahsus (hissedilir), muteheyyel (hayal edilir) ve ma’kul (akılla idrak edilir) olmak üzere üçe ayrılmasına bağlamaktadır. (Şevahid’ur-Rububiyye, s. 320) 

[20] Nefsin bedende zuhur mertebesi olan nefsin zahir mertebesine, misalî soyutluluk ve batın kuvveleri mertebesi olan nefsin berzah mertebesine ve kamil soyutluluk mertebesi olan akıl mertebesine işaret etmektedir. 

[21] Hacı Abdullah Ensari Menazil’us-Sairin kitabının ön sözünde şöyle yazmaktadır: “Ebu Bekir Kettani, kul ile Allah arasında nurani ve zulmani bin makamın olduğunu söylemiştir. Ben bu makamları on kısma ayrılan yüz makam haline getirdim ve tek tek açıkladım. 

[22] En’am suresi, 77 ila 79. ayetlere işaret etmektedir. “Ayı doğarken görünce, “işte bu benim Rabbim” dedi, batınca, “Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi and olsun ki sapıklardan olurdum” dedi. Güneşi doğarken görünce “işte bu benim Rabbim, bu daha büyük” dedi; batınca, “Ey kavmim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım” dedi. “Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana, doğruya yönelerek çevirdim, ben şirk koşanlardan değilim.” 

[23] En’am/80 

[24] İrfanda, mahlukat âlemi yaratılmadan, onların ilâhî ilimdeki tecellilerine “a’yn-ı sabit” adı verilir ve bu ilmî vücutlara, ilâhi isimlerin gölgeleri denilir. O ilmî varlık, şehadet âlemine getirildiğinde gölgenin gölgesi kadar bir varlık mertebesine sahip kılınır. Zira, varlık, “a’yn-ı sabit”in gölgeleri, “a’yn-ı sabit” de esma-i ilâhiyenin gölgeleridir. (müt.) 

[25] Misbah’ul-Hidaye, s. 192-195 

[26] Tevhid-i Seduk, s. 164, 22. bab, Cenbullah’ın anlamı hakkında, 1. hadis 

[27] Hulul, sözde tanrının bir bedene girmesi, ittihad ise tanrının birinin bedenine girmesi ve birinin de tanrının varlığında erimesi, ulûhileşmesi, tanrılaşmasıdır ki her iki görüşte sapık ve İslam dışı inançlardır ve İmam’ın (r.a) ifadesiyle ilahî sırlardan haberdar olmayan ve marifetler hazinesinden mahrum kalan cahillerin ortaya attığı düşüncelerdir. (Müt.) 

[28] Erbein, 35. hadis, s. 299 

[29] Şerh-i İşarat, c. 3, s. 389, 9. Nemt, 19. fasıl 

[30] Mir’at’ul-Ukul, c. 10, s. 392, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u men Eze’l-Müslimin, 8. hadis 

[31] Erbein, 35. hadis, s. 302 

[32] Mir’at’ul-Ukul, c. 10, s. 383, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u men Eze’l-Müslimin, 7. hadis 

[33] Bir değerlendirmeye göre farzlar iki kısımdır: Taabbudi ve tevessuli. Taabbudî farzlar, içinde kurbet kasdinin muteber ve sıhhat şartı olduğu farzlardır. Bu yüzden eğer amel, kurbet (Allah’a yakınlaşma) kasdı olmaksızın yapılırsa sahih değildir ve bu kasd olmaksızın o amel yapılırsa, mükellefin sorumluluğu ortadan kalkmamaktadır. Tıpkı namaz, oruç ve hums gibi. Başka bir ifadeyle taabbudi farzlar, felsefe ve hikmeti bizler için belli olmayan ve sadece Allah’ın emrini yerine getirmek için yaptığımız amellerdir. Akşam namazında açık, öğlen namazında ise gizli kıraat edilmesi gibi. Tevessuli farzlar ise içinde kurbet kasdı gerekli olmayan farzlardır. Boğulanı kurtarmak, ölüyü gömmek ve camiden necaseti gidermek gibi. Başka bir ifadeyle tevessuli farzlar, ölçü, maslahat ve felsefesi bizlerce bilinen farzlardır. İmam (r.a) burada sadece taabbudi farzların müstahaplardan üstün olabileceğini söylemektedir. Ama tevessuli farzların tüm müstahaplardan üstün olduğunu söylemek doğru değildir. Zira bu durumda selama cevap vermenin, Resulullah’ın (s.a.a) ziyaretinden üstün olduğunu söylemek gerekir ki doğru değildir. (Müt.)
Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv