HZ. ADEM’İN, ALLAH’IN SURETİNDE YARATILIŞI – İMAM HUMEYNİ (RA)
Bu yazı kez okundu.
8 Nisan 2014 14:31 tarihinde eklendi

بالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی الشَّيخ الجَليل عِماد الاِسلام، مُحَمَّدِ بنِ يَعقوبَ الکُلَينی، رضوان الله عَليه، عَن عِدَّةِ مِن أَصحابِنا، عَن أَحمَدَ بنِ مُحَمَّدِ بنِ خالِدٍ، عَن أَبيهِ، عَن عَبدِالله بن بَحرٍ، عَن أَبی أَيُّوبَ الخَزّازِ، عَن مُحَمَّد بنِ مُسلِمٍ. قال: سَأَلتُ أَبا جَعفَرٍ، عَلَيه السَّلام، عَمّا يَروُونَ أَنِّ الله خَلََقَ آدَمَ، عَلَيه السَّلام، عَلی صُورَتِهِ. فَقالَ: هی صُورَةٌ مُحدَثَةٌ مَخلُوقَةٌ، [و] اصطَفاها الله وَاختارَها عَلی سائِرِ الصّوَرِ المُختَلِفَةِ؛ فَأَضافَها إلی نَفسِهِ کَما أَضافَ الکَعبَةَ إلی نَفسِهِ، وَ الرُّوحَ إلی نَفسِهِ، فَقالَ: بَيتی وَ نَفَختُ فيهي مِن روحی.

 

Muhammed b. Müslim şöyle diyor: “İmam Bakır’a (a.s), “Şüphesiz Allah Adem’i kendi suretinde yarattı” rivayetini sorunca şöyle buyurdu: “O yeni yaratılan bir surettir. Allah-u Teala bu sureti seçti, muhtelif suretler arasında bunu beğendi ve kendisine isnad etti. Nitekim ruh ve kabeyi de kendine isnad ederek “Benim evim” ve “Ona kendi ruhumdan üfledim” diye buyurmuştur.”[1]

 

Şerh

Bu hadisin ilk bölümü, İmamlar’ın (a.s) zamanından günümüze kadar meşhur olan ve her iki fırkanın da kitaplarında şahit olarak gösterildiği hadislerden biridir. İmam Bakır (a.s) bu hadisin baş tarafını onaylamış ve anlamının ne olduğunu beyan etmiştir. Şeyh Seduk’un Uyun-i Ahbar’ir Rıza’da kendi senediyle, İmam Rıza’dan (a.s) naklettiği bir hadiste şöyle yer almıştır: “Hasan b. Halid, İmam Rıza’ya, “Ey İbn-i Resulillah! İnsanlar Resulullah’ın (s.a.a) “Allah Adem’i kendi suretinde yarattı.” diye buyurduğunu nakletmektedirler.” Bunun üzerine İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: “Allah öldürsün onları! Onlar hadisin evvelini atmışlardır. Resulullah (s.a.a) birbirine kötü laf eden iki kişinin yanından geçince onlardan birinin diğerine, “Allah senin ve sana benzeyen kimsenin yüzünü çirkinleştirsin.” dediğini duydu ve şöyle buyurdu: “Ey Allah’ın kulu! Kardeşine bunu söyleme. Zira aziz ve celil olan Allah Adem’i onun sureti üzere yaratmıştır.”[2]

Bu yüzden merhum meclisi, Hz. Bakır’ın (a.s) hadisini takiyyeye yorumlamıştır. Ayrıca İmam’ın yaptığı bu yorumun teslim farzına dayandığını ihtimal vermiştir.[3]

Bu ihtimal çok uzak bir ihtimaldir. İmam Rıza’nın hadisini ilk hadise döndürme ihtimali de vardır ki Adem’den maksat, “Şüphesiz Allah Adem’i kendi sureti üzerine yarattı” sözünden de anlaşıldığı üzere insan türüdür ve “ala suretihi” cümlesindeki zamir hak Teala’ya dönmektedir. Hz. Rıza (a.s), raviye, hadisin anlamını anlayacak biri olmadığından dolayı sadece hadisin baş tarafını nakletmiştir ki o şahıs, ademden maksadın, Hz. Ebu’l-Beşer olduğu tevehhümüne kapılsın ve böylece “ala suretihi” zamiri de o şahsa dönsün. Dikkatlice düşün!

Belki her iki hadis de doğrudur. Resulullah (s.a.a) bu hadisi geçmişi olmaksızın irticalen buyurmuştur ve bu hadis, İmam Bakır’ın (a.s) te’vil ettiği hadistir. Bir zaman sonra da o geçmişi ile birlikte buyurmuştur. Dolayısıyla İmam Rıza (a.s) da ravinin anlayışlı olmaması sebebiyle, sözü, geçmişi olan o hadis anlamınca yorumlamıştır. Bunun kanıtı da bazı rivayetlerde, “ala suretihi” yerine “Ala suret’ir-Rahman”[4] ifadesinin yer almış olmasıdır ve bu Uyun’un hadisiyle de uyumludur.

Özetle bu hadis, doğru olmasa bile, ileride yapılacak olan açıklama esasınca anlamı hadis-i şeriflerde gizlidir. Şimdi de hadis-i şerif’in kelimelerine dönelim.

Adem kelimesi hakkında Sihah’ta şöyle yer almıştır: “Aslı, iki hemze iledir. Zira o “Ef’el” veznindedir. İkinci hemze “elif”e döndürülmüştür. Onu harekeli okumak istediklerinde “vav”a dönüştürmekte ve de çoğulu hususunda “evadim” demektedirler.”

Eb’ul-Beşer’in “Adem” olarak adlandırılmasının sebebi, belki de esmer olduğu içindi. Zira lügatte “adem”in esmer anlamında olduğu yer almıştır. Bazı rivayette de yer aldığına göre “adem”, “suret” anlamına gelen “edim” kelimesinden türemiştir ve “edim’ul arz” yeryüzü anlamındadır.[5]

“Ala suretihi” kelimesindeki “suret” ise “timsal” ve “hey’et” anlamındadır. Bu kelimenin çeşitli hususlarda kullanılan ortak ve genel bir anlam ifade edildiği söylenebilir. Bu genel anlam ise, bir nesnenin nesnelliği ve fiiliyetidir (aktüelliğidir). her şeyin bir aktüelliği olduğu için de o itibarla kendisine, “suret sahibi” denmektedir ve o aktüelliğe de “suret” denmektedir. Felsefe ehli nezdinde ise suret, çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır. Genel olarak, nesnenin nesnelliği ve aktüelliği anlamını ifade etmektedir ve dolayısıyla lügat anlamına da aykırı değildir. Filolojik ve terminolojik farklılığı yoktur. İslami filozofların reisi Şeyh Ebu Ali Sina, İlahiyat-i Şifa’da şöyle diyor: “Bazen suret, kabullenme hususunda tek veya birleşik karışık olan hey’et ve fiil hakkında kullanılmaktadır. Bu esas üzere hareket ve ilinekler de suret sayılmaktadır. Aynı zamanda maddenin fiili olarak dayandığı şeye de suret denmektedir. Dolayısıyla akli cevherler ve ilinekler, suret olarak adlandırmak doğru değildir. Her ne kadar fiili olarak kendisine dayanmasa da, maddenin, kendisiyle kemale erdiği sıhhat ile tabiat olarak bir şeyin kendisine doğru hareket ettiği şeye de suret denmektedir. Dolayısıyla tür, cins ve ayrım da suret sayılmaktadır. Tümelin tikellerdeki tümelliğine de “suret” denmektedir.”

Suretin kullanıldığı bütün bu anlamlar üzerinde düşünüldüğünde hepsinde de tek ölçünün fiiliyet (aktüellik) olduğu görülür. Bu kelime, manevi genel anlam ifade etmektedir. Hatta Hak Teala’ya da “suret’us-suver” (suretlerin sureti) denmektedir.

“İstefaha” ifadesindeki “safvet” kelimesi, pisliklerden arınma ve “halis olma” anlamındadır. İstifa ise saf ve halis bir şeyi almak anlamında olup onun bir gereğidir. Ama Cevheri ve başkaları “istifa” kelimesinin “ihtiyar/irade” anlamına geldiğini söylemiştir. Nitekim, lügatte “ihtiyar” kelimesi de “istifa” anlamına almışlardır. Bu da bir şeyi gerekleri esasınca yorumlamaktır. Zira “ihtiyar” kelimesi de hayrı ve güzelliği almak anlamındadır. Dolayısıyla da dışarıda istifa kelimesinin bir gereğidir; anlamı değildir.

“Kabe” ise Allah’ın evinin adıdır. Bazılarına göre küp şeklinde olduğundan veya dört köşeli oluşu sebebiyle “kabe” olarak adlandırılmıştır.[6]

“Mukaab” ise, matematik terminolojisinde birbirine eşit karelerden meydana gelen altı yüzlü şekil (küp) demektir.

“Ruh” ise doktorlar örfünde canlıların kalbinde, kanın sıcaklığından oluşan latif bir buhardır. Söylendiği üzere kalb için, iki boşluk vardır. Bu boşluğun biri, sağ tarafta olup böbreklerden gelen kan oraya cezb olmakta, orada kalbin hararetiyle buharlaşmakta ve o buharlar kalbin sol boşluğunda cereyan etmektedir. Orada kalbin faaliyeti sonucunda latif hale gelmekte, hayvani ruhu teşkil etmekte ve yerinde söylendiği gibi damarlarda kalbin açılıp kapanmasıyla cereyan etmektedir. O halde bu hayvani ruhun kaynağı kalp ve cereyan ettiği yerler ise damarlardır. Bazen ruh kelimesi böbrekte toplanan kan anlamındadır. Bunun da mecrası, kanı kalbe götüren damarlardır. Ona da tabii ruh denmektedir. Nitekim filozofların terminolojisinde ise ruh kelimesi, “nefsani ruh” anlamını ifade etmektedir. Bunun da mebdei “beyin” mecrası ise sinirlerdir. Bu da“ona ruhumdan üfledim” sözüyle işaret edilen sübhani sır ve ruhullah olan “emr”in yalın ruhunun zuhuru ve düşük mertebesidir. İleride inşallah bu ruhun ilahi nefhayla üfürülmüş ve yüce Hak Teala’nın seçtiği bir ruh olduğu açıklanacaktır.

 

 

 

 

1. Bölüm: Adem’in, İlahî Tam Mazhar ve Allah’ın En Büyük İsmi Olduğunun Beyanı Hakkında

Marifet erbabı ve kalb ashabının buyurduğu üzere ilahî isimlerden her birinin zatî bir sevgi ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği gayb anahtarlarının[7] talebi vasıtasıyla, Hz. İlmiye-i Vahidiye’de[8] feyz-i akdes ile tecelliye tabi olan bir sureti vardır ve o surete ehlullah terminolojisinde “ayn-i sabit” denmektedir. Bu feyz-i akdesle tecelli sayesinde evvela esmaî tecelliler ve bu ismî tecelli sebebiyle de ayan-i sabite olan esmaî suretler vücuda gelmektedir. Ahadiyet ve feyz-i akdes tecellisi ile Hz. İlmiye-i Vahidiye’de zuhur eden ve aynasında tecelli eden ilk isim ilahî/kuşatıcı ism-i azam’ın ve “Allah” müsemmasının makamıdır ki, gaybi cihetinde feyz-i akdesle tecellinin ve zuhurî kemal tecellisinde ise bir itibara göre cem-i vahidiyet[9] makamının ve bir itibara göre de esmaî kesretin[10] aynısıdır.

İsm-i cam’i[11] ve suretinin tecellisi ise insan-ı kamil’in ve hakikat-i Muhammediye’nin (s.a.a) aynısıdır. Nitekim feyz-i akdesin aynî tecellisinin mazharı da feyz-i mukaddestir ve vahidiyet makamının tecelli mazharı ise uluhiyet makamıdır. İnsan-ı kamilin ayn-i sabitinin tecelli mazharı ise ruh-i a’zam’dır. Diğer esmaî, ilmî ve aynî varlıklar ise bu sayfaları aşan ve Misbah’ul Hidaye kitabında detaylarını zikrettiğimiz[12] güzel bir düzen esasınca, bu hakikatlerin tikel ve tümel mazharlarıdır.

Buradan anlaşıldığı üzere, insan-ı kamil, “ismi cam’i”in mazharı ve ism-i azamın tecelli aynasıdır. Nitekim kitab ve sünnette de buna birçok yerde işaret edilmiştir. Örneğin Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “O, Adem’e bütün isimleri öğretti”[13] Bu ilahî öğretim, Hz. Vahidiyet’te, Adem’in batın alemine oranla, Celal ve Cemal’in, cem’î ve gaybî elinin yoğrulmasıyla oluşmuştur. Nitekim şehadet aleminde suret ve zahirinin yoğrulması da, Celal ve Cemal’in elinin tabiat mazhariyeti şeklinde zuhuruyla gerçekleşmiştir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Doğrusu biz emaneti göklere ve dağlara sunduk.”[14] İrfan ehli nezdinde ayette geçen emanet, insan dışında hiç bir varlığın layık olmadığı mutlak velayet makamıdır. Bu mutlak velayet ise Kur’an’da Allah-u Teala’nın şu ayette işaret buyurduğu feyz-i mukaddes’tir. “Allah’tan başka her şey yok olacaktır.”[15]

Kafi’de yer alan bir hadiste ise İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Biz Allah’ın veçhiyiz.”[16]

Nudbe duasında ise şöyle buyurulmuştur: “Evliyanın teveccüh ettiği vechullah nerededir? Yer ve gök ehli arasındaki bağlantı sebebi nerededir?”[17]

Camia-i Kebire ziyaretinde ise şöyle yer almıştır: “Mesel’ul a’la”[18] Bu meseliyet (örneklik) ve vechiyet (Allah’ın veçhi oluş) ise, şu hadiste buyurulan şeydir. “Allah-u Teala Adem’i kendi sureti üzere yarattı.” Yani Adem; Allah’ın en yüce meseli (örneği), büyük ayeti, en kamil mahzarı, sıfat ve isimlerinin tecelli aynası, vechullah, aynullah, yedullah ve cenbullah’tır. “O Allah’la duyar, görür ve tutar. Allah da onunla görür, duyar ve tutar.”[19]

Bu vechullah ise şu ayetteki nurdur: “Allah göklerin ve yerin nurudur.”[20]

İmam Bakır (a.s) ise Ebu Halid-i Kabili’ye şöyle buyurmuştur: “Allah’a andolsun ki imamlar, Allah’ın inzal buyurduğu nurlardır. Allah’a andolsun ki imamlar Allah’ın göklerdeki ve yerlerdeki nurudur.”[21]

Kafi’de yer alan bir hadiste de İmam Bakır (a.s) “Neyi soruyorlar? Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri büyük bir olay olan tekrar dirilme haberini mi?”[22] ayetlerinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: “Bu ayet Emir-el müminin (a.s) hakkında nazil olmuştur. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyordu: “Allah’ın benden büyük bir ayeti ve benden daha büyük bir haberi yoktur.”[23]

Özetle Hz. Adem’in örneklerinden biri olduğu insan-ı kamil, Allah’ın sıfat ve isimlerinin mazharı, en büyük ayeti, örneği ve nişanesidir. Hakk Teala misli ve benzeri olmaktan münezzehtir. Ama Allah’ı ayet ve alamet manasına gelen “mesel”den (örneklerden) tenzih etmemek gerekir. “En üstün örnekler O’nundur.”[24]

Kainatın tüm zerreleri aziz ve yüce olan o Cemil Cemal’in tecellilerinin aynası ve ayetleridir. Ama hepsi de kendi vücud kapasitesi oranında. Dolayısıyla ve yaratıcısının azameti sebebiyle azameti yüce ve mukaddes olan berzahiyet-i kübra ve kevn-i cam’i[25] makamı dışında hiçbir şey, her şeyi kuşatan ism-i azam’ın (yani Allah’ın) ayeti değildir. “Allah-u Teala insan-ı kamili ve ilk Adem’i kendi cam’i sureti üzere yaratmıştır ve onu, isim ve sıfatların aynası kılmıştır.” Şeyh-i Kebir ise şöyle demiştir: “İlahi surette olan bütün isimler, bu insanı yurtta zuhur etti. İnsan bu vücudu ile ihata ve cem rütbesine sahip oldu. Hakeza bu vücutla Allah’ın hücceti meleklere sabit oldu.”

Bu bilgiler ışığında; Allah-u Teala’nın diğer varlıkların farklı suretleri arasında insanın kuşatıcı suretini tercih etmesinin, meleklere üstün kılınmasının, diğer varlıklar arasında üstün tutmasının, “Onu yapıp ruhumdan üflediğimde”[26] ayetinde ruhunu kendisine isnad etmesinin sırrı da açıklığa kavuşmuş oldu. Biz burada özetle bahsettiğimiz için ilahî nefhanın hakikati, bu ilahi nefhanın Adem’deki niteliği ve varlıklar arasında bu ilahi nefhanın insana özgü kılınışı gibi konuları açıklamaya girmiyoruz. Başta da sonda da hamd Allah-u Teala’ya mahsustur.

 

 


[1] Usul-i Kafi c. 1 s. 134 Kitab’ut Tevhid bab’ur Ruh, 4. Hadis 

[2] Uyun-i Ahbar’ir-Rıza, c. 1, s. 119, 11. bab, 12. hadis 

[3] Mir’at’ul-Ukul, c. 2, s. 84, Kitab’ut-Tevhit, Bab’ur-Ruh, 4. hadis 

[4] Tefsir-u Kur’an’il-Kerim, Sadr’ul-Müteellihin, c. 2, s. 235 ve Futuhat-i Mekkiyye, Osman Yahya’nın araştırması, c. 1, s. 78 

[5] İlel’uş-Şerayi’, c. 1, s. 26 

[6] Mecme’ul-Beyan, Maide suresi, 97. ayetin tefsirinde ve Kamus’ul-Lugat, Ka’b ve Ka’be kelimesinin tefsirinde 

[7] En’am/59. ayete işarettir: “Gaybın anahtarları O’nun katındadır, onları ancak O bilir.” 

[8] Uluhiyet ve gayb’ul guyub (gaybların gaybı ve mutlak gayb) mertebesi. (Müt.) 

[9] Cem kavramı “fark” kavramının karşıtıdır.Fark halk sebebiyle hakk’tan örtülü kalmaktır. Cem ise halk olmaksızın Hakk’ı müşahede etmektir. bu da salikin fena makamıdır. Zira salikin varlığı oldukça halksı Hakk’ı müşahede etmek mümkün değildir. Cem’ul cem ise halkı Hakk ile müşahede etmektir. (Müt.) 

[10] Vücud, vahdet içinde olmasına rağmen tüm makam ve kemallere sahip bir kesrete de sahiptir. Vücud aleminde oluşan ilk kesret, sıfat ve isimler mertebesidir. (Müt.) 

[11] Allah’ın en cam’i (kapsamlı ve kuşatıcı) ismi, Allah veya Rahman’dır. (Müt.) 

[12] Misbah’ul-Hidaye ile’l-Hilafet-i ve’l-Velaye, s. 28-42 ve 54-56 

[13] Bakara/31 

[14] Ahzab/72 

[15] Kasas/88 

[16] Usul-i Kafi, c. 1, s. 145, Kitab’ut-Tevhid, Bab’un-Nevadir, 7. hadis 

[17] Zad’ul-Mead, 11. bab, s. 399 ve Mefatih’ul-Cinan, s. 537 

[18] Men la Yehzuruh’ul-Fakih, c. 2, s. 370, Bab-u Ziyaret’il-Camia ve Uyun-i Ahbar’ir-Rıza, Şeyh Seduk, 68. bab, 1. hadis 

[19] Usul-i Kafi, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Men Eze’l-Müslimin, 7. hadis 

[20] Nur/36 

[21] Usul-i Kafi, c. 1, s. 194, Kitab’ul-Hüccet, Bab-u Enne’l-Eimmete Nurullah, 1. hadis 

[22] Nebe/1-2 

[23] Usul-i Kafi c. 1, s. 207, Kitabu’l Hüccet, Bab-u enne’l ayet’el leti zekereha Allah fi kitabihi, 3. Hadis 

[24] Rum/27 

[25] Maksat; Allah’ın bütün zatî, sıfatî, esmaî ve efalî boyutlarıyla tecelli ettiği; son peygamberlik, mutlak velayet, en yüce insan, en yüce halife, varlığın özeti, cevheri, varlık aleminin usaresi, berzahiyet-i kübra ve hilafet-i uzma makamına sahip olan ve cem’ul cem, berzahiyet-i ula, heyuliyet-i mutlaka, hakikat’ul hakayik, mirat-i cem ve tafsil, ve “daha da yakınlaştı” makamı olarak da bilinen temiz, arınmış, Ahmedî, ahadî, cem’i ve Muhammedî kalptir. (Müt.) 

[26] Hicr/29 ve Sad/72
Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv