VELAYET VE AMELLER – İMAM HUMEYNİ (RA)
Bu yazı kez okundu.
8 Nisan 2014 14:34 tarihinde eklendi

بالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی الشَّيخِ الاَقدَم، مُحَمَّد بنِ يَعقوبَ الکُلَينی، رضون الله عَليه، عَن أَحمَدَ بنِ مُحَمَّدٍ، عَنِ الحُسَينِ بنِ سَعيدٍ، عَمَّن ذَکَرَهُ، عَن عُبَيدِ بنِ زُرارَةَ، عَن مُحَمَّدٍ بنِ مارِِدٍ، قالَ: قُلتُ لأَبی عَبدالله، عَلَيه السَّلام: حَديثٌ رُوِیَ لَنا أَنَّکَ قُلت: إِذا عَرَفتَ فاعمَل ما شِئتَ. فقالَ: قَد قُلتُ ذلک. قالَ قُلتُ: وَ إِن زَنَوا وَ إِن سَرَقوا وَ إِن شَرَبو الخَمرَ؟ فقالَ لی: إِنا لله وَ [إِنَّا] إِلَيهِ راجِعونَ. وَالله، ما أَنصَفُونا أَن تَکونَ أَخِذنا بالعَمَلِ وَ وُضِعَ عَنهُم! اِنَّما قُلتُ إِذا عَرَفتَ فاعمَل ما شِئتَ من قَليلِ الخَيرِ وَ کَثيرِهِ، فَإِنَّهُ يُقبَلُ مِنکَ.

Ravi, İmam Sadık’a (a.s), “Bizlere nakledildiği üzere siz, “(İmamlar hakkında) Marifet elde ettiğiniz takdirde, istediğiniz gibi amel edin.” diye buyurmuşsunuz” deyince İmam (a.s), “Evet ben öyle dedim” diye buyurdu. Ravi, “Eğer zina eder, hırsızlık yapar ve şarap içerse de mi?” diye sorunca, İmam (a.s) şöyle buyurdu: “İnna lillah ve inna ileyhi raciun. Allah’a andolsun ki bizlere insafsızlık etmişler. Bizler bile amellerimizle sorguya çekilecekken, nasıl olur da onlardan hesap kaldırılmış olabilir. Ben sadece şöyle dedim: “(İmamları) Tanıdıktan sonra az veya çok hayır amellerini yerine getirirseniz bu sizden kabul edilir.”[1]

 

Şerh

“Hadisun” mübteda (özne) ve “ruviye” ise haberidir (yüklemidir). “Enneke” ise hazfedilmiş olan mübtedanın haberidir ve aslı “huve enneke”dir.

“İza erefte” cümlesindeki “marifet”ten maksat, İmam (a.s) hakkındaki marifettir. Hadisteki “kale kultu” kelimesi ise, “kultu” veya “kulte” diye de okunabilir.

“inzenev” cümlesindeki “in” harfi vasliyye (bağlantı) içindir ve anlamı şudur: “Tanıdıktan sonra büyük günahlardan da olsa istediğini yapsınlar”

“İnna lillah” cümlesi ise, “istirca” kelimesi olup musibet ve azamet makamında söylenir.

Bu iftira veya yanlış anlama, büyük bir musibet sayıldığından İmam (a.s) şiddetle sakınarak böyle buyurmuşlardır.

“Ennekune” cümlesi ise, “fi ennekune”dir ve de, “mükellef olduğumuz ve sorguya çekileceğimiz hususlarda, bize inandıkları için mükellef olmadıklarını ve sorguya çekilmeyeceklerini söylemekle insaflı davranmadılar. Daha sonra da maksatlarını açıklayarak velayetin amellerin kabul şartı olduğunu beyan etmişlerdir.”

Konuyla ilgili açıklamalar inşallah ileride gelecektir.

 

1. Bölüm: İbadete Teşvik Eden ve Günahlardan Sakındıran Hadisler ile Zahiren Buna Aykırı Hadisleri Uzlaştırmanın Beyanı Hakkında

Bil ki Resulullah (s.a.a) ve Hidayet İmamları’nın (a.s) haletleri, ibadetleri, Rabb’ul İzzet dergahına yakarmaları, Allah’tan korkuları ve Kazi’ul Hacat (ihtiyaçları gideren Allah) ile yaptıkları münacat niteliği hakkındaki tevatür haddini aşan bir çok hadislere; Resulullah’ın, Emir’el Müminin’e ve bazı imamların diğer baz imamlara yaptığı vasiyetlere; İmamlar’ın bazı halis taraftarlarına yaptığı bir takım tavsiyelere ve Allah hakkında kendilerine yaptıkları uyarılara ve aslî-fer’î teklifler hususunda hadis kitaplarının dolup taştığı rivayetlere müracaat edildiği takdirde, bazı rivayetlerin zahir esasınca nakledilmiş hadislere aykırı olduğunu gördüğünde, bunların zahirinin kastedilmediğini kesin bir ilimle bilir.

Dolayısıyla dinin zaruriyatından olan bir takım kesin hadislerle münafat içinde olmaması için tevil imkanı varsa mutlaka tevil etmeli, veya örfî olarak uzlaştırma imkanı varsa uzlaştırmalı, aksi taktirde ilmini sahibine döndürmeliyiz. Biz şu anda bu sayfalarda, söz konusu hadisleri bir araya toplayıp aralarını cem etmeye çalışma durumunda değiliz. Ama hakikatin ortaya çıkması için iki tarafın hadislerinden bir örnek zikretmek zorundayız.

Kafi’de yer alan bir hadiste Ebi Abdillah şöyle buyurmuştur: “Bizim Şiilerimiz hüzün ve keder içinde olanlardır. Onların aşırı hüzün ve ibadetten dolayı bedenleri oldukça zayıf düşmüştür. Akşam onları bürüyünce de, geceyi hüzünle karşılarlar.”[2] Bu hususta Şiilerin alametlerini beyan eden rivayetler oldukça çoktur.

Hakeza Ebi Abdillah Mufazzal’a şöyle buyurmuştur: “Sefih insanlardan sakın. Şüphesiz ki Ali’nin Şiileri midesini ve tenasül organını iffetli tutan, cihadı şiddetli olan, yaratıcısı için amel eden, sevabını ümid eden ve azabından korkan kimsedir. Bunları gördüğün zaman şüphesiz ki onlar, Cafer Bin Muhammed’in Şiileridir.”[3]

“Hakeza İmam Bakır Hayseme’ye şöyle buyurmuştur: “Ey Hayseme! Şiilerimize de ki bizlere güvenerek amelden geri kalmasınlar. Şiilerimize de ki, Allah-u Teala’nın nezdinde olan şeylere sadece amelleriyle ulaşabilirler. Şiilerimize de ki kıyamet gününde insanların en çok hasret duyacak olanı, adaleti bildirdikten sonra adalete muhalefet ederek başkasının tarafına geçen kimsedir. Şiilerimize de ki eğer Allah-u Teala’ya itaat edecek olurlarsa, şüphesiz kıyamet günü kurtuluşa ermiş olurlar.”[4]

Hakeza Ebi Cafer (a.s) şöyle buyurmuştur: “Batıl yollara koyulmayınız. Allah’a yemin olsun ki bizim Şiilerimiz, sadece Allah’a itaat edenlerdir.[5]

Hakeza Ebi Cafer (a.s), Cabir’e şöyle buyurmuştur: “Ey Cabir Şii olduğunu söyleyen birine sadece biz Ehli Beyt’i sevmesi yeterli midir? Vallahi bizim Şiilerimiz sadece Allah’tan sakınan ve sadece Allah’a itaat edenlerdir. O halde Allah’tan korkunuz ve Allah indinde olanlara (sevaba) ulaşmak için amel ediniz. Allah ile sizin hiç biriniz arasında herhangi bir yakınlık yoktur. Allah-u Teala’ya en sevgili olanınız, şüphesiz en takvalı olanınız ve itaatte en iyi amel edeninizdir. Ey Cabir! Vallahi Allah-u Teala’ya sadece itaatle yakınlık elde edilebilir. Bizimle ne cehennemden kurtuluş için bir beraat ve ne de herhangi bir kimse için Allah katında bir özür vardır. Kim Allah’a itaat ederse o bizim dostumuzdur, ve her kimse Allah’a isyan ederse o bizim düşmanımızdır. Bizim velayetimize, sadece amel etmek ve günahlardan sakınmak ile nail olunur.”[6]

Hakeza Kafi’de yer alan bir hadiste İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ey Al-i Muhammed’in Şiileri! Sizler orta yolda olunuz ki ileri gidenler sizlere geri dönsün ve geride kalanlar sizlere katılsın.” Sa’d adında ensardan birisi şöyle arz etti: “Fedan olayım ileri gidenler kimlerdir?” İmam şöyle buyurdu: “Onlar öyle kimselerdir ki bizim kendi hakkımızda demediğimiz şeyleri, onlar bizim hakkımızda derler. Dolayısıyla onlar bizden değildir ve biz de onlardan değiliz.”

“O halde geride kalanlar kimdir?” diye sorulunca da İmam şöyle buyurdu: “Onlar hidayet talibidir; ama bunun yolunu bilmiyorlar. Kendilerine hayrın ulaşmasını ve amel etmeyi istiyorlar.” İmam daha sonra Şiilerine dönerek şöyle buyurdu: “Allah’a andolsun ki, bizde Allah’ın azab ve gazabından kurtuluş için bir beraat ve kurtuluş yoktur ve bizimle Allah arasında bir akrabalık söz konusu değildi ve bizim Allah katında bir özrümüz yoktur. Biz Allah-u Teala’ya sadece itaat ile yakınlaşırız. Sizden her kim Allah-u Teala’ya itaat ederse bizim velayetimizin ve dostluğumuzun da kendisine bir faydası vardır. Ama kim Allah’a itaat etmezse bizim velayetimizin ona hiç bir faydası yoktur. Eyvahlar olsun size, sakın gururlanmayın; eyvahlar olsun size, sakın gururlanmayın.”[7]

Kafi’de yer alan bir rivayette de İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Resulullah Safa’da durarak şöyle buyurdu: “Ey Haşimoğulları! Ey Abdulmuttalib oğulları! Ben sizlere gönderilmiş Allah’ın bir elçisiyim. Ben sizlere karşı şefkatliyim. Benim amelim kendim içindir ve sizlerin ameli de kendiniz içindir. “Muhammed bizdendir ve yakında onun girdiği yere gireceğiz” demeyiniz. Hayır Allah’a andolsun ey Abdulmuttalib oğulları! Sizden olsun ve olmasın benim dostlarım sadece sakınanlardır. Kıyamette diğer insanlar ahireti yüklenirken sizler dünyayı yüklendiğiniz halde yanıma gelecek olursanız, sizleri asla tanımam.”[8]

Hz. İmam Bakır (a.s) Cabir’e şöyle buyurmuştur: “Ey Cabir! Batıl mezhepler ve bozuk görüşler seni kandırmasın ve Ali sevgisinin yeterli olduğunu sanma. Acaba ameli çok olmadığı halde ben Ali’yi seviyorum demek ve Ali’nin velayetine inanmak insan için yeterli midir? Eğer (Hz. Ali’den daha iyi olan) Resulullah’ı bile birisi sevdiğini iddia eder, ona uymaz ve sünnetiyle amel etmezse, bu sevginin kendisi için her hangi bir faydası olmaz?”[9]

Tavus’un meşhur hikayesinde yer aldığı üzere Tavus aniden birinin ağlayıp yakardığını ve acı acı inlediğini duydu. Sonunda o kimse adeta kendinden geçerek ağlayıp yakarmaları kesildi. Tavus baş ucuna gelince o kimsenin Ali bin Hüseyin olduğunu gördü. İmam’ın başını kucağına aldı ve ona; “Sen Resulullah’ın evladısın, sen Fatıma’nın ciğerparesisin, siz cennetliksiniz” gibi bir takım sözler söyledi. İmam şöyle buyurdu: “Habeşli bir köle bile olsa, Allah-u Teala cenneti kendisine itaat ve ibadet eden kimseler için yaratmıştır ve Kureyş soyundan bile olsa ateşi de günah işleyenler için yaratmıştır.”[10]

Bu birkaç hadis, biz dünya ehlinin sahip olduğu yalancı isteklerin yanlış ve batıl olduğunu göstermekte, bunların şeytani heveslerden olup, akıl ve nakille çeliştiğini göstermektedir. Ayrıca bu rivayetlere şu ayetleri de ilave et: “Herkes kazancına bağlı bir rehindir”[11]

Hakeza: “Zira kim zerre kadar bir hayır işlediyse onu görecek, kimde zerre kadar bir kötülük işlediyse onu görecektir.”[12]

Hakeza: “Herkesin kazandığı kendi lehine, yüklendiği vebal da aleyhinedir.”[13]

Allah-u Teala’nın kitabında her sayfada bu ve buna benzer bir çok ayet vardır. Bunları tevil ve tasarruf etmek ise mümkün değildir. Bunların karşısında bir takım muteber kitaplarda yer alan hadisler de vardır. Ama bunları tür itibariyle uzlaştırma imkanı vardır. Eğer bu uzlaştırma beğenilmez ve tevil edilmezse, yine de bütün bu sahih, açık, mütevatir; Kur’an, akl-i selim ve müslümanların zaruretinin teyit ettiği hadislere karşı koyması imkansızdır.

Nitekim, Ebi Abdillah şöyle buyurmuştur: “İman ile olan hiç bir amel zarar görmez ve küfür ile olan hiçbir amelin de faydası yoktur.”[14] Bu manada birkaç hadis daha vardır.[15]

Allame Meclisi bu ve benzeri hadisleri, “Zarardan maksat ateşe girmek ve ateşte ebedi kalmaktır.”[16] diye yorumlamıştır. Elbette zarardan maksat ateşe girmek bile olsa, bunun berzah ve kıyametteki diğer azaplarla bir münafatı yoktur.

Ama yazarın zannına göre bu hadisler şöyle yorumlanabilir: İman kalbi öylesine bir nurlandırmaktadır ki, farzen insan bazen günah veya hata yapsa bile, o nur ve iman melekesi vasıtasıyla tevbe ederek ve Allah’a yönelerek bu yaptıklarını telafi edebilir. Allah’a ve ahiret gününe iman eden insan, amellerini hesap gününe bırakmaz. Hakikatte bu hadisler imana sarılmaya ve imanın bekasına teşvik mesabesindedir. Nitekim Hz. Sadık’dan nakledilen bir rivayette, Hz. Musa (a.s), Hz. Hızır’a, “Ben seninle olduğum sebebiyle şerafet ve hürmet sahibi oldum. O halde bana bir vasiyet et” deyince Hz. Hızır şöyle buyurmuştur: “Gayrisiyle olduğun takdirde hiçbir şeyin sana bir faydasının dokunmadığı ve kendisiyle birlikte olduğun zaman da hiçbir şeyin sana zarar veremediği şeyle birlikte ol.”[17]

Hz. Ali (a.s) bir çok defasında hutbede şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Dininizi koruyunuz. Dinden el çekmeyiniz. Zira dindar iken yapılan bir günah, dinsizken yapılan bir iyilikten daha iyidir. Zira dinde günah bağışlanır, ama din dışındaki ibadet ve iyilikler asla kabul edilmez.”

Hak dine bağlanmayı teşvik eden bu ve benzeri hadisler, müminlerin ve hak din sahiplerinin kötülüklerinin bilahare bağışlanacağına delalet etmektedir. Nitekim Allah-u Teala da şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah bütün günahları bağışlar.”[18] Bu yüzden onların kötülüklerinin, diğerlerinin hiç bir zaman kabul edilemeyecek olan iyiliklerinden daha iyi olduğu; hatta iman ve velâyet gibi kabul şartları olmadığından zulmet içinde olan iyiliklerin, iman nuru vasıtasıyla korku ve reca içerisinde olan müminlerin kötülüklerinden daha karanlık ve zulmani olduğu da söylenebilir. Özetle bu hadis iman ehlinin kötülüklerinden dolayı hesaba çekilmeyeceğine delalet etmemektedir ve hadislerin zahirinden de bu anlaşılmaktadır.

Şia ve Ehl-i Sünnet arasında meşhur olan bir hadiste ise şöyle yer almıştır: “Ali sevgisi öyle bir iyiliktir ki, hiç bir kötülük onunla zarar vermez. Ali’ye (a.s) düşmanlık etmek de öyle bir kötülüktür ki onunla hiç bir iyiliğin faydası olmaz.”[19]

Bu hadis-i şerif de daha önceden iman hakkında naklettiğimiz diğer hadislerle aynı konumdadır ve merhum Meclisi’nin söylemiş olduğu ihtimale göre de bu hadislerde yer alan zarardan maksat da ateşte ebedi olarak kalmak veya ateşe girmektir. İman ve imanın kemale erme sermayesi olan Hz. Ali’nin sevgisi, insanın şefaatçilerin şefaati vasıtasıyla ateşten kurtulmasına neden olmaktadır. Daha öncede dediğimiz gibi bunun, berzahtaki çeşitli azaplarla da hiç bir çelişkisi yoktur. Nitekim bir rivayette şöyle yer almıştır. “Sizler berzahınızı ıslah edin, biz kıyamette sizlere şefaat edeceğiz.”

Ya da bizim dediğimiz üzere, Hz. Ali’nin sevgisi kalpte bir nuraniyet ve iman melekesi icad etmektedir ki böylece insan günahlardan sakınmaktadır. Bazen günaha düşse bile, tevbe vasıtasıyla bunu onarmaktadır. İşlerin kötü bir yere varmasını önlemekte ve nefsini kontrol etmektedir. Bu hususta da Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır:

“Onlar, Allah’la beraber başka bir ilaha ibadet etmezler. Allah’ın haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmezler, zina da yapmazlar. Kıyamet gününde azabı katlanır ve azapta tahkir edilerek ebedi kalır. Ancak tevbe ve iman edip yararlı iş görenler müstesna. Çünkü böylelerinin kötülüklerini Allah iyiliğe çevirir. Allah çok bağışlayıcı çok esirgeyicidir.”[20]

Bu ayetin tefsirinde bir çok hadisler yer almıştır ve biz bu hadislerden sadece birini aktarmakla yetiniyoruz. Zira hepsi de mana ve içerik açısından birbirine yakındır.

Değerli muhaddis Muhammed bin Müslim-i Sakafi şöyle diyor: “İmam Bakır’a (a.s) mezkur ayetin manasını sorunca şöyle buyurdu: “Günahkar mümin kıyamet günü hesap durağına getirilince Allah-u Teala onu hesaba çeker, günahlarını hiç kimseye bildirmez, daha sonra günahkar mümine kendi günahlarını söyler ve o mümin de böylece kendi günahlarını itiraf eder. Allah-u Teala katiplerine, günahkar müminin günahlarını iyiliğe çevirmelerini ve insanlara bu iyilikleri açıklamasını söyler. Daha sonra insanlara şöyle denir: “Bu kulun bir tek günahı bile yoktu.” Ardından onu cennete götürmelerini emreder. Evet ayetin tevili budur ve bu, özellikle de Şiilerimizden günahkar olanlar içindir.”[21]

Gerçi ayeti tam olarak aktararak konuyu epeyce uzattım; ama bu oldukça önemli bir konudur. Minber ehlinden bir çoğu halka bu hadisleri kötü anlatmaktadır. Bu ayeti zikretmedikçe ayet ile ilişkileri belli olmadığı için, uzunca aktarımı sıkıcı da olsa bunu yapmak zorunda kaldım. Ayetin baş ve sonlarını okuyan kimse, insanların mutlak bir şekilde kendi amellerinden sorumlu olduğunu ve kötülükleri sebebiyle sorguya çekileceklerini bilir. Elbette iman edenler, günahlarından tövbe edenler ve salih amellerde bulunanlar bunun dışındadır. Bu üç husus kimde bir araya gelirse kurtulanlardan olur, Allah’ın lütfüne erer, Allah-u Teala’nın huzurunda saygınlık elde eder ve böylece de bütün günahları iyiliklere çevrilir.

İmam Bakır (a.s) da ayeti böyle te’vil ederek bu tür şahısların hesaba çekilme ve Allah’ın huzurunda durdurulma niteliğinin bu şekilde olduğunu beyan etmiştir. Ama bu, Ehl-i Beyt Şiilerine has bir şeydir. Diğer insanlar bundan mahrumdur. Zira iman sadece Ali ve onu vasilerinin velayetine inanmakla hasıl olur. Allah’a ve Resul’üne iman bile, velayet olmadıkça kabul edilmez. Nitekim sonraki bölümde inşaallah bunu da zikretmeye çalışacağız. Dolayısıyla bu ayet-i şerifeyi ve bunu tefsir eden rivayetleri ilk delillerden saymak gerekir. Zira bu rivayetler, iman sahibi bir insanın, tevbe ve salih amel vasıtasıyla günahlarını telafi etmediği taktirde bu ayetin kapsamına girmediğine delalet etmektedir.

Ey aziz, o halde şeytan ve nefsani isteklerin seni aldatmasın. Elbette şehvetlerine, dünya ve makam sevgisine düçar olan yazar gibi tembel bir insan, daima kendi tembelliğini teyit etmek için bir takım bahaneler peşinde koşar durur. Şehvetleri ile uyum içerisinde olan ve nefsani istek ve şeytani hayallerini teyit eden her şeye yönelir. Hakikati hakkında hiç bir araştırma yapmadan ve karşıtlarına dikkat bile etmeden göz ve kulaklarını, nefsani istek ve şeytani hayallerini teyit eden şeylere doğru açar..

Zavallı, Şii olduğunu söylemekle ve Ehl-i Beyt muhibbi olduğunu iddia etmekle Allah korusun her türlü günahı işlemeye izin aldığını ve teklif kaleminin hakkında kaldırıldığını sanmaktadır. Zavallı, şeytanın kendisini körleştirdiğini, ömrünün sonunda bu hakikatten yoksun faydasız muhabbetin de elinden alınacağını ve dolayısıyla da kıyamette Ehl-i Beyt’in düşmanları safında yer alacağını bilmemektedir. Muhabbet iddiasında bulunan kimsenin delili olmadığı takdirde bu iddiası asla kabul edilmez. Ben sizinle dost olduğum ve sizi halis bir şekilde sevdiğim takdirde asla sizin amacınıza aykırı teşebbüste bulunamam. Muhabbet ağacının semeresi, bu muhabbetle uyumlu bir şekilde amel etmektir. Eğer bu meyvesi yoksa, bilmek gerekir ki bu sevgi de yoktur ve bu muhabbet, hayali bir muhabbettir.

Peygamber-i Ekrem ve mükerrem Ehl-i Beyt’i, bütün ömrünü, Allah’ın hükümlerini, ahlakî ilkeleri ve itikadî meseleleri yayma yolunda tükettiler. Onların tek amacı Allah’ın hükümlerini yaymak ve beşeri ıslah etmek idi. Bu yolda her türlü öldürmelere, yağmalara, zillete ve ihanete sabrettiler ve çalışmaktan geri kalmadılar. O halde Şii de onların yolunda yürüyen ve onların dediği üzere amel eden kimsedir.

Hadis-i şerifte dille ikrar ve organlarıyla amel etmenin imanın erkanından sayılması, tabii bir sırrın ve cari olan sünnetullahın beyanı içindir. Zira imanın hakikati, izhar (açığa vurmak) ve amel etmek ile birliktedir. Aşkını izhar etmek, sevgilisi karşısında kur yapmak, Allah ve velilerine duyduğu sevgi ve imanın gerekleriyle iman etmek, aşığın yaratılışında yer alan bir özelliktir. Dolayısıyla da amel etmediği takdirde mümin değildir. Muhabbeti doğru bir muhabbet olamaz. Bu yüzden bu imanın sureti ve anlamsız/hakikatten yoksun muhabbeti de en küçük bir olay ve baskı karşısında ortadan kalkar ve insan ahiret alemine eli boş olarak intikal eder.

2. Bölüm: Ehl-i Beyt Velayetinin Amellerin Kabul Şartı Olduğunun Beyanı Hakkında

Şia mezhebinin kesin ve zaruri hükümlerinden biri de Ehl-i Bey’tin velayet ve marifetinin amellerin kabul şartlarından biri olmasıdır. Bu hususta o kadar hadis ve rivayet vardır ki, burada hepsini nakletmek imkansızdır. Bu hadisler tevatür haddini bile aşmış bulunmaktadır. Biz sadece teberrüken bazısını nakletmek istiyoruz.

Ebi Cafer (a.s) şöyle buyurmuştur: “İşin zirvesi, yücesi, anahtarı, eşyaların kapısı ve Allah-u Teala’nın rızası tanıdıktan sonra İmam’a itaat etmektir. Bil ki birisi geceleri ibadet etse, bütün ömrü boyunca gündüz oruç tutsa, tüm malını sadaka verse, her yıl hacca gitse, ama Allah’ın velisinin velayetini tanımaz, velayetine tabi olmaz ve tüm amellerini İmam’ın yol göstericiliğiyle yapmazsa, Allah’ın üzerinde sevap açısından hiç bir hakkı yoktur ve o iman ehlinden değildir.”[22]

Hakeza Ebi Abdillah şöyle buyurmuştur: “Kıyamette Allah-u Teala’nın huzuruna sizlerin inandığı şeylere inanmadan gelen kimsenin ne bir iyiliği kabul edilir ve ne de bir kötülüğü bağışlanır.”[23]

Hakeza Ebi Abdillah şöyle buyurmuştur: “Vallahi, eğer Allah’ın lanetlediği şeytan, günah ve tekebbürden sonra dünya var oldukça Allah için secde de etseydi, Allah’ın emrettiği üzere Adem’e secde etmediği müddetçe onun hiç bir ameli kabul edilmezdi. Hakeza ümmetin asileri de Resulullah’ın kendileri tayin ettiği imamı terk ettiği müddetçe aynı durumdadır. Allah’ın emrettiği yoldan Allah’a dönmez, Allah’ın velayetini emrettiği imama itaat etmez, Allah ve Resulü’nün kendileri için açtığı kapıdan girmezlerse, onların hiç bir ameli kabul edilmez ve onların hiç bir iyiliği Allah’ın katına yükselmez.”[24]

Bu anlamda hadisler oldukça çoktur. Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere, velayet, amellerin kabul şartıdır. Hatta Allah’a ve Resul-u Ekrem’in nübüvvetine imanın da kabul şartıdır. Ama bazı alimlerin buyurduğu gibi velayetin, amellerin sıhhat şartı olduğu hususu ise, kesin bir şekilde belli değildir. Hatta zahire bakılırsa velayeti kabul etmek amellerin sıhhat şartı değildir. Bu bir çok hadisten de anlaşılmaktadır. Nitekim sonradan Şii olanların geçmiş amellerini kaza etmesi gerekmediğini bildiren rivayetlerde de yer aldığı üzere, ehlinden gayrisine verdiği zekat dışında hiç bir amelini kaza etmesi gerekmez ve Allah-u Teala ona ecrini verecektir.[25]

Başka bir rivayette ise şöyle yer almıştır: “Namaz,oruç, Hac, ve sadakanız ise katılır ve ardınızdan gelir. Ama zekatı ehli olmayana verdiğin için onu yerine vermen gerekir.”[26]

Başka bir ayette yer aldığına göre “Ameller Perşembe günü Resulullah’a arz edilir ve Arefe günü Allah-u Teala amellere teveccüh eder ve tümünü havaya savurur.” Kendisine, “Bu ameller kimin amelleridir?” diye sorulduğunda ise şöyle buyurmuştur: “Bu ameller biz Ehl-i Beyt’i ve Şiilerimizi sevmeyenlerin amelidir.”[27]

Bu hadis açıkça anlaşıldığı üzere amellerin sıhhatine, ama kabul edilmediğine delalet etmektedir. Velhasıl bu konu görevimizin dışında kalmaktadır. Başta da sonda da, hamd Allah’a mahsustur.

 

 

 


[1] Usul-i Kafi, c. 2, s. 464 Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab-u enne’l İman la Yezurru meahu seyyietun, 5. Hadis 

[2] Usul-i Kafi, c. 2, s. 233, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ul-Mu’min ve alamatihi, 7. hadis 

[3] Usul-i Kafi, c. 2, s. 233, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ul-Mu’min ve alamatihi, 9. hadis 

[4] Emali, s. 380, 13. cüz 

[5] Usul-i Kafi, c. 2, s. 73, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ut-Taat ve’t-Takva, 1. hadis 

[6] Usul-i Kafi, c. 2, s. 74, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ut-Taat ve’t-Takva, 3. hadis 

[7] Usul-i Kafi, c. 2, s. 75, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ut-Taat ve’t-Takva, 6. hadis 

[8] Revze-i Kafi, c. 8, s. 182, 205. hadis 

[9] Usul-i Kafi, c. 2, s. 74, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ut-Taat ve’t-Takva, 3. hadis 

[10] Bihar’ul-Envar, c. 46, s. 81-82, Tarih-u Ali b. Hüseyin (a.s), 5. bab, 75. hadis 

[11] Müddessir/38 

[12] Zilzal/7-8 

[13] Bakara/286 

[14] Usul-i Kafi, c. 2, s. 464, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Enne’l-İman la yezurru meehu seyyietun, 4. hadis 

[15] a.g.e. 3, 5 ve 6. hadisler 

[16] Mir’at’ul-Ukul, c. 11, s. 396, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Enne’l-İman la yezurru Meehu seyyietun, 2. hadis 

[17] Usul-i Kafi, c. 2, s. 464, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Enne’l-İman la yezurru meehu seyyietun, 6. hadis 

[18] Zümer/53 

[19] Menakıb, c. 3, s. 197 

[20] Furkan/68-70 

[21] Emali, s. 70, 3. cüz 

[22] Usul-i Kafi, c. 2, s. 19, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Deaim’il-İslam, 5. hadisin bir bölümü 

[23] Vesail’uş-Şia, c. 1, s. 91, Kitab’ut Taharet, 3. Hadis. 

[24] a.g.e. s. 92, 5. hadis 

[25] Vesail’uş-Şia, c. 1, s. 97, Kitab’ut-Taharet, Ebvab-u Mukaddimet’il-İbadattan 31. bab, 1. hadis 

[26] Vesail’uş-Şia, c. 1, s. 97, Kitab’ut-Taharet, Ebvab-u Mukaddimet’il-İbadattan 31. bab 

[27] Bihar’ul-Envar, c. 23, s. 345, Kitab’ul-İmamet, 20. bab, 37. hadis
Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv