Hayır ve Şer
Bu yazı kez okundu.
11 Nisan 2014 15:33 tarihinde eklendi
Etiketler :

بالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی رُکنِ الاِسلامِ، مُحَمَّدِ بنِ يَعقُوبَ الکُلَينیِّ، رضوان الله عَلَيه، عَن عِدَّةٍ مِن أَصحابِنا، عن أَحمَدَبنِ مُحَمَّدِ بنِ خالِدٍ، عَنِ ابنِ مَحبوبٍ وَ عَلیَِّ بنِ الحَکَمِ، عَن مُعاويَةَ بنِ وَهَبٍ، قال سَمِعتُ أَبا عَبدِالله، عَلَيه السَّلام، يَقولُ: إِنَّ مِمَّا أَوحیَ الله إلی موسی، عَلَيه السَّلام، وَ أَنزَل عَلَيهِ فی التوراة: أَنّی أَنا الله، لا اله إلا أَنا. خَلَقتُ الخَلقَ وَ خَلَقتُ الخَير، وَ أَجرَيتُهُ علی يَدَی مَن أُحِبُّ؛ فَطوبی لِمَن أَجرَيتُهُ علي يَدَيه. وَ أَنا الله لا إله الا أَنا. خَلَقتُ الخَلقَ و خَلَقتُ الشَّرَّ، وَ أَجرَيتُهُ عَلی يِدِی مِن أُريدُهُ؛ فَوَيلٌ لِمَن أَجرَيتُهُ علی يَدَيه.

Muaviye b. Leheb, Hz. İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu işittiğini nakletmektedir: “Allah’ın Musa’ya vahyettiği ve Tevrat’ta kendisine gönderdiği şey şu idi: “Şüphesiz ki Allah benim, benden başka bir ilahî yoktur. Yaratıkları yarattım. Hayrı yarattım ve onu sevdiğim insanların eliyle cari kıldım. Onu eliyle cari kıldığım insanlara ne mutlu. Ben şüphesiz ki Allah’ım ve benden başka ilahî yoktur. Yaratıkları yarattım ve kötülüğü yarattım ve onu irade ettiğim kimselerin eliyle cari kıldım. Onu eliyle cari kıldığım kimselere eyvahlar olsun.”[1]

 

Şerh

“İlah, elehe ve ilaheten” kelimeleri, “abede ibadeten” anlamındadır. “İlah”, “fial” vezninde olup mef’ul anlamındadır. Tıpkı kendisine uyulan “imam” kelimesi gibi ve ilah, kelimesi, “Allah” kelimesinin aslıdır. “Elif lam” aldıktan sonra “hemze”si düşmüştür. Bazılarının dediğine göre ise “elif lam” takısı, “hemze”nin yerine geçmiştir.[2] Bu her iki görüşün de, zikredilmesi gerekmeyen bir takım edebi delilleri vardır. Ehlullah dilinde “ilahiyet ve uluhiyyet” genellikle fiili tecelli ve feyz-i akdes ile tecelli makamı hakkında kullanılmaktadır. İsm-i Celale olan “Allah” kelimesi ise, genellikle bütün sıfatları haiz olan zat makamı hakkında kullanılmaktadır. Bazen de tam tersine kullanılmaktadır. Bu hadis-i şerifte ise örfi ve lügavi anlamda kullanılmış olması muhtemeldir. Yani, “ben mabudum ve benden başkası mabud değildir” anlamındadır. Eğer bu anlamda olursa, ubudiyetin özgün kılınışı, her ne kadar insanların yanlışı sebebiyle mabud kılınmış olsa dahi, ya başkasının buna layık olmadığındandır veya kalp ashabı ve marifet erbabının, “Her mertebede ibadet, kamil ve mutlak bir ibadettir ve insan, Allah’ın kendisini üzerinde yarattığı fıtratı esasınca[3] her ne kadar kendisi bu fıtrattan örtülü olsa ve tecellilere bağlandığını zannetse bile, mutlak cemili talep etmektedir” sözüne dayalıdır.

İyiliği ve kötülüğü kendine isnad eden hadisin devamı münasebetiyle, belki de buradaki ilahtan maksad uluhiyet makamıdır. Bu da büyük filozofların dilinde “vücutta Allah’tan başka bir etken yoktur” sözüyle ifade edilen efalî tevhide işarettir. Bunu inşallah ileride açıklayacağız.

Allame Meclisi bu hadisin açıklamasında şöyle demektedir: “Hayır ve şer; itaat ve günah, itaat ve günahın nedenleri; tahıl ürünleri, meyveler ve yenilen hayvanlar gibi faydalı yaratıklar ile zehirler, yılan, akrep, nimetler ve belalar gibi kötü varlıklar hakkında kullanılmaktadır. Eş’ariler bütün bunların Allah-u Teala’nın fiili olduğunu söylemişlerdir. Mu’tezile ve İmamiye ise kulların fiilleri hususunda onlara muhalefet etmişlerdir. Allah-u Teala’nın hayır ve şerri yarattığı hususundaki rivayetleri, kulların fiilleri dışında diğer manalara tevil etmişlerdir.”

Allame Meclisi daha sonra şöyle diyor: “Ama filozofların çoğu vücutta Allah’tan başka bir etkenin olmadığını söylemektedirler. Onlara göre kulların iradesi, sadece Allah-u Teala’nın o fiilleri kulların eliyle icad etmesi için bir ön şarttır. Bu, filozoflar ve Eş’arilerin görüşüne uygun bir yorumdur ve elbette bu rivayetlerde takiye edildiğini söylemek de mümkündür.”[4]

 

Hayır ve Şer Hakkında Bir Araştırma

Hayır ve şer her yerde, zat veya sıfatlarda kemal ve noksanlık veya vücud ile vücudun kemalleri hakkında kullanılmaktadır. Bizzat hayırların tümü, vücudun hakikatine dönmektedir. Diğer şeyler hakkında kullanılması ise onların vücud türünün mülahaza edilmesiyledir. Nitekim bizzat şer de, vücudun veya vücudun kemalinin yokluğuyla ilgilidir. Eziyet edenler ve zararlı hayvanlar türünden şeyler hakkında kullanılması ise ilinekseldir ve bu husus, zaruri hükümlerden olup güçlü kanıtlar ile de sabittir.

Kulların fiillerinin yaratılışı hususunda İmamiye ve Mu’tezile mezhebinin, Eşârilere muhalefet ettiğine, hayır ve şerri Allah’a isnad eden ayet ve rivayetleri tevilde bulunduğuna gelince…Cebir inancına sahib olan ve mezhepleri akıl, kanıt ve vicdana aykırı bulunan Eşâriler’e muhalefeti doğrudur. Ama ayet ve rivayetler, tefvize inanan Mu’tezile mezhebini de red etmektedir. Mu’tezile’nin görüşü Eşâriler’den daha batıl, kötü ve berbattır.

Ama İmamiye, Ehl-i Beyt’in hidayet nuru, vahy ve ismet hanedanının bereketiyle ayet-i şerifeler, güçlü kanıtlar, büyük ariflerin mesleği ve kalb ashabının zevkiyle de uyum içinde olan doğru yolu seçmiştir. Onlar bu ayet ve rivayetleri merhum Meclisi’nin işaret ettiği anlamda tevil etmezler. İmamiye mezhebine ve İmamlar’ına göre kulların fiillerinin hiç birinde Allah’ın iradesi azledilmemiş ve hiç bir şeyin emri kullara tefviz edilmemiştir.

Allame Meclisi’nin, filozofların vücutta Allah’tan gayri bir etkenin olmadığına inandığını ve bunun Eşâriler’in mezhebiyle uyum içinde olduğunu söylemesine gelince…Vücutta Allah’tan başka bir etkenin olmadığının filozoflardan çoğunun görüşü olduğu doğrudur. Hatta bütün filozofların ve marifet ehlini görüşü budur. Buna inanmayan filozofların kalbine hikmet nurunun girmediğini ve batınının marifetlerle donanmadığını söylemektedirler. Ama bu, kulun iradesinin Hakk’ın icadı için hazırlayıcı ve ön şart olduğu manasına değildir. Nitekim ehli nezdinde bu konu oldukça açık bir konudur. Eşariler’in mezhebi ile örtüşmesi de doğru değildir. İlginç olanı da Eşariler’in mezhebi ile filozofların görüşünün bir olduğunun söylenmesidir. Zira bunlar arasında oldukça uzak bir ayrılık vardır. Eşâriye mezhebini batıl bilmeyen ve ona muhalefet etmeyen filozoflar oldukça azdır.

Bu rivayetin takiyyeye yorumlanmasının da mümkün olduğunu söylemesi ise birinci olarak yersizdir. Bu hadislerin zahiri, hak mezheb ve kanıtla da uyum halindedir. Ayrıca ikinci olarak bu rivayetler, Kur’an’daki birçok ayetlerle de örtüşmektedir. Dolayısıyla da takiyyeye yorumlamak anlamsızdır ve üçüncü olarak bu rivayetlerin, tercihlerden biri olan çelişki durumunda takiyyeye yorumlanmasına neden olacak bir çelişiği de yoktur. İnsanın hayır ve şerrin faili olduğunu bildiren rivayetlerle de uyuşmaktadır. Dördüncü olarak bu rivayetler kendi dediği gibi zahiren çoğunluğun görüşü olmayan Eş’ari mezhebine uygundur. Dolayısıyla bu gibi yerlerde takiyyeye yorumlamak uygun değildir. Beşinci olarak açık olduğu gibi bu ve diğer inançlar hakkındaki benzeri rivayetler, çelişkili haberler hususundaki tercih sebeplerine sahip değildir.

“Tuba” kelimesi hakkında Cevheri şöyle diyor: “Fu’la” vezninde olup “tib” kökündendir. “ya” harfi öncesindeki “ötre” sebebiyle “vav”a dönüşmüştür. Mecme’de yer aldığına göre ise “tuba lehum”, “hayat onlara tatlı olsun” anlamındadır. Söylendiği üzere “tuba” hayır ve arzuların sonudur. Bazılarına göre ise “tuba” cennette bir ağaç adıdır. Bazılarının görüşüne göre ise “tuba” Hint dilinde cennet anlamındadır. “tuba leke ve tubak” şeklinde kullanılmaktadır. Rivayette yer aldığına göre Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Tuba” kökü benim evimde dalları ise Ali’nin evinde olan bir cennet ağacıdır.”[5]

“Veylun” kelimesi hakkında ise Cevheri şöyle diyor: “Veyh” rahmet kelimesidir. “Veyl” ise azap kelimesidir. Yezidi ise her ikisinin de bir anlamda olduğunu söylemiştir. “Veylun li zeydin ve veyhun li zeydin” şeklinde ibtidaiyyet esasınca ötre ile okunabilir bir fiil taktire alındığında ise “üstün” ile okunabilir. “el-zemehullah el-veyleh” (Allah onu azaba düçar kıldı) cümlesinde olduğu gibi.

Bazılarının dediğine göre ise “veylun” cehennemde bir vadi adıdır. Eğer dağı bile bu vadiye atacak olsalar, hararet şiddetinden erir gider.[6]

Bazılarına göre ise cehennemde bir kuyu adıdır.[7]

 

1. Bölüm: Hayır ve Şerrin Yaratılışa İlgisinin ve İlahi Kaza ve Kaderde Şerrin Meydana Geliş Niteliğinin Beyanı Hakkında

Bil ki yüce ilimlerde açıklandığı üzere vücud alemi, kemal ve hayrın en son mertebesinde ve güzelliğin doruğunda bulunmaktadır. Bu konu, özetle bir tür limmi kanıtlarla[8] ve bir beyanla da detaylı olarak ispat edilmiştir. Gerçi bunun detaylarını bilmekte Allah’a ve O’nun vahiy veya ilahî öğretimine bağlıdır. Daha önce de söylendiği gibi kemal, cemal ve hayır cinsinden olan her şey, vücudun hakikatinin aslından hariç değildir. Zira ondan başka bir şeyin oluşumu yoktur. Vücudun hakikati karşısında ya yokluk veya mahiyet vardır ki hiç birisi zatı itibariyle bir şey değildir, değeri yoktur, salt butlan veya sırf itibardır.

Vücud nuruyla nurlanmadığı ve onun zuhuruyla zahir olmadığı müddetçe, onlar için hiç bir sübut yoktur. Ne zatlarında, ne sıfatlarında ve ne de eserlerinde sübut vardır. Vücud onlara gölge ettiği ve geniş rahmet elini okşadığı zaman da, her birisinin bir takım zuhuru, hususiyeti ve eserleri ortaya çıkar. O halde bütün kemaller mutlak cemilin cemalinin nuru ve mutlak kamilin mukaddes nurunun tecellisi sayesindedir.. Diğer varlıklar kendiliğinden bir şeye sahib değildir ve salt fakirlik ve mutlak yokluktur. O halde bütün kemaller O’ndandır ve O’na dönmektedir. [9]

Yerinde de isbat edildiği üzere zat-ı mukaddesten zuhur eden her şey, hiç bir yokluk ve mahiyet sınırıyla sınırlanmaksızın vücud ve varlık aleminin kendisidir. Zira yokluk ve mahiyet Allah’tan ortaya çıkmamıştır ve feyizdeki sınırlılık ise feyiz sahibinin sınırlılığını gerektirir. Ehl-i marifetin beyan ettiği esasınca Allah’ın yaratış ve feyiz niteliğini bilen kimse, Allah’ın feyzinde hiç bir sınırlılığın düşünülemeyeceğini onayladığı gibi, Allah-u Teala’nın mukaddes feyzini de, her türlü noksanlık imkanî sınırlılıktan ve mahiyetsel noksanlıklardan tenzih etmek gerekir. Dolayısıyla onun mukaddes feyzinde her türlü huduttan imkanı sınırlardan ve mahiyete dönen her türlü olanaklardan tenzih etmek gerekir. Mutlak cemilin gölgesi olan feyzi de mutlak cemil tam cemal ve kemaldir. “O zatında, fiillerinde ve sıfatlarında cemildir.” Vücud dışında hiç bir şey Allah’ın icat ve yaratış konusu olamaz.[10]

Hakeza kendi yerinde isbat edildiği üzere, bu tabiat aleminde ve karanlık cehennem darlığında var olan bütün bu şerler, felaketler, hastalıklar, helak edici ve eziyet edici garib hadiseler, varlıklar arasındaki niza ve çatışmadan oluşmaktadır. Bunların varlıksal boyutuyla hiç bir ilgisi yoktur. Bütün bunlar tabiat yurdundaki noksanlıktan kaynaklanmakta, sınırlılık ve noksanlıklara dönmektedir. Dolayısıyla bütünü ile yaratış nurunun sınırları dışında ve icat makamının altında bulunmaktadır. Nur hakikatinin aslı vücuddur ve bütün bu şerlerden, ayıplardan ve noksanlıklardan münezzehtir. Noksanlıklar, şerler, zararlı ve eziyet edici şeyler, noksanlık ve zarar cihetiyle bizzat icat edilmiş değildir. Ama kanıtsal ve araştırmacı görüş hasebiyle bunlar ilineksel olarak icat konusu olmaktadır. Zira eğer tabiat aleminin aslı oluşmasaydı ve vücud cihetiyle icat konusu olmasaydı; fayda, hayır ve kemal oluşmadığı gibi, noksanlıklar ve şerler de bu alemde vücuda gelmezdi. Zira bu yokluklar, mutlak yokluklar değildir. Belki rölatif yokluklardır ve melekeler vasıtasıyla ilineksel olarak gerçekleşmektedir. Bunlardan oluşan önermeler de ma’dule veya salibet’ul mahmul önermeleridir[11]; salibet’ul muhassele değil.[12]

Özetle bizzat yaratış ve icat sınırlarında olan şeyler, hayır ve kemallerdir. İlahi kaza ve kaderde zararlı ve şer varlıkların zuhuru ise tabi olma ve çekilme sebebiyledir. “Sana ulaşan iyilikler Allah’tan, sana ulaşan kötülükler nefsindendir”[13] ayet-i şerifesi de bu ilk makama işaret etmektedir. “De ki, her şey Allah indindendir”[14] ayeti de ikinci makama işaret etmektedir. Ayet-i şerifelerde ve Ehl-i Beyt’in birçok hadis-i şeriflerinde, örneğin hayır ve şerrin icat ve yaratışla ilgili olduğunu beyan eden bu hadis-i şerifte, her iki makama da işaret edilmiştir.

 

2. Bölüm: Allah’ın Hayır ve Şerri Kulları Eliyle Cari Kıldığının Beyanı Hakkında

Ehli için bu bilgiler ışığında, Allah’ın hayır ve şerri kulların eliyle icra etme niteliğinin, cebir fesatlarını gerektirmediği gerçeği, açıkça anlaşılmaktadır. Konunun açıklığa kavuşmasını ve bu husustaki problemlerin ortadan kalkmasını sağlayacak bir araştırma, bir çok mezheplerin detaylıca açıklanmasını ve önbilgilerin aktarılmasını gerektirmektedir ve biz bu detayları buraya aktarmaktan mazurum. Ama buraya uygun düşecek bir şekilde kısaca bir işaret etmek zorundayım

Bil ki varlıklardan hiç birinin, fail veya icat eden kimse tarafından caiz olan bütün yoklukları “malul” (“sonuç”) hakkında engellemesi dışında hiç bir amelde istiklali yoktur. Eğer bir varlık vücut hususunda yüz şartı haiz olur ve “neden”, “sonuç”tan mümkün yokluklardan doksan dokuzunu şart koşar, ama şartlardan biri yerde kalırsa, o nedenin, o sonucu icat etmede “bağımsız neden” olması imkansızdır. O halde nedenseldeki istiklal ve bağımsızlık, o nedenin sonuç için mümkün olan bütün yoklukları ortadan kaldırmasına bağlıdır. Eğer bu yoklukları ortadan kaldırırsa, sonuç, vücub haddine ulaşır ve mevcud olur. Zarureten ve kanıt üzere belli olduğu gibi, bütün “mümkün varlıklar” dairesi; yüce ceberut aleminden ulvi melekut alemine, oradan da mülk ve tabiat alemine kadar, var olan her şey, batınî ve zahirî bütün faal kuvveler bu makamdan azledilmişlerdir. Zira sonuç için varlığı mümkün olan ilk yokluk, etken ve fail nedenin yokluğu sebebiyle yokluğudur. Mümkün varlıklar silsilesinde hiç bir varlık, sonucun yokluğunu bu cihetten ortadan kaldıramaz. Zira bu zatî imkanın zatî vücuba intikal etmesine ve mümkünün imkan dairesinden çıkmasına sebep olur ve bu imkansız bir şeydir. Dolayısıyla icad hususundaki istiklal, vücud hususundaki istiklali gerektirmektedir. Bu ise mümkün varlıklarda asla gerçekleşmez.

Bu açıklamadan anlaşıldığı üzere, icad ve vücudî işlerin hiç birinde tefviz, varlıklardan hiç birisi için mümkün değildir. Bu mükellefler ve onların fiilleriyle ilgili bir şey de değildir. Gerçi mütekellimlerin sözlerinden birtakım ihtisas ve özgünlük anlaşılmaktadır. Ama çeşitli konulardan bu çekişmenin genel bir çekişme olduğu anlaşılmaktadır. Ama mükelleflerin fiili bahsinde önemli bir yer işgal ettiği için, kelam ehli de çekişmeyi orda söz konusu etmişlerdir. Özetle biz mütekellimlerin çekişmesiyle ilgilenmiyoruz ve biz Hakk’ı araştırıyoruz. O halde hiç bir işin hiç bir varlığa tefviz edilmediği anlaşılmış oldu.

 

Cebrin İptalinin Beyanı Hakkında

Cebriye mezhebinin butlanı da mezheplerine işaret edildikten sonra kendiliğinden anlaşılacaktır. Cebriye mezhebine göre, vücudî araçlardan hiç birisi varlıkların icadında etkinliğe sahip değildir; ama insan etkinliğinin olduğu kuruntusuna kapılmaktadır. Örneğin ateş kuvvesi hararette hiç bir etkenliğe sahip değildir. Sadece adetullah cari olduğundan narî (ateşsel) suretin icadından sonra, hararet icad olmaktadır. Ateş suretinin onda hiç bir etkinliği yoktur. Eğer adetullah gereği ateş suretinin ardından soğukluk meydana gelseydi, yine de şu andaki durumuyla bir farklılık söz konusu olmazdı. Özetle Hakk hiç bir vasıta olmaksızın kendi mukaddes zatıyla mükelleflerin tüm fiillerini ve varlıkların eserlerini icad etmektedir.[15] Kendi hayallerince Cebriye mezhebine Allah-u Teala’yı eli bağlı olmaktan tenzih etmek için inanmışlardır! Bu tenzih sebebiyle “elleri bağlansın, lânet olsun.”[16]

Kanıt ve irfan ekolünde bu tenzih, noksanlık ve teşbihi gerektirmektedir ve de akılların tatil edilmesine neden olmaktadır. Önceki bölümde açıkladığımız gibi Allah-u Teala mutlak kemal ve salt vücuttur. Allah’ın zat ve sıfatlarında hiç bir noksanlık yoktur. İcad ve ilahî yaratış sınırlarında olan her şey mutlak vücud ve mutlak mukaddes feyizdir. Sınırlı ve eksik bir vücudun mukaddes zat tarafından icad edilmesi mümkün değildir. İcatta hiç bir noksanlık yoktur. Bütün noksanlıklar ve sınırlılıklar “sonuç” ve feyizlenen varlıklardandır. Mütekellimler de buna inanmıştır ve bu konu kendi yerinde de ispat edilmiştir.[17] O halde Allah-u Teala’nın mukaddes zatından olan her şey mutlak vücud ve sırf vücuddur. Bu ise ya ariflerin görüşü üzere “feyz-i mukaddes”tir veya filozofların görüşü üzere soyut akıl ve ilk nurdur.

Başka bir ifadeyle şüphesiz varlıklar vücudu kabullenme hususunda farklılık arz etmektedir. Bazı varlıklar ilk etapta ve bağımsız olarak vücudu kabul etmektedirler. Örneğin cevherler böyledir. Bazı varlıklar ise başka bir şeyin varlığından sonra vücudu kabul etmektedirler. Örneğin ilinekler ve vücudu zayıf olan varlıklar da böyledir. Mesela Zeyd’in konuşması mevcud olacaksa bu uyrukluk ve tabi olma vesilesiyle vücuda gelebilir. Hakeza ilinek ve sıfatlar da cevherler ve sıfat sahipleri olmaksızın vücuda gelemez. Bu varlıkların vücudî noksanlığından ve zatî kusurundandır; Allah’ın faaliyeti ve mucidiyetinin noksanlığından değil. O halde anlaşıldığı üzere, cebir ve varlıklar silsilesindeki vücudî vasıtaların nefyi mümkün değildir.

Bu husustaki güçlü kanıtlardan biri de şudur ki mahiyet nefsi esasınca tesir ve teessürden (etkilemek ve etkilenmekten) uzaktır. Bizzat icat edilmemişlerdir. Ama vücudun hakikati, zatı gereği tesirlerin menşeidir. Vücuttan tesirleri nefyetmek mutlak bir şekilde zatî inkılabı gerektirir. Dolayısıyla esersiz veya olumsuz etkileriyle vücud mertebelerinin icadı, mutlak bir şekilde mümkün değildir ve bir şeyin kendi zatından nefyedilmesini gerektirmektedir.

Özetle anlaşıldığı üzere tefviz ve cebir, tam kanıt ile aklî kanunlar esasınca batıl ve imkansız bir şeydir. Marifet ehli ile yüce hikmet ashabının görüşünde “iki emir arasındaki emir” (itidal yolu, orta yol) sabit kılınmıştır. Ama bunun manası hususunda alimler arasında büyük ihtilaf çıkmıştır. Bütün görüşler arasında en güçlü, çekişmelerden uzak ve tevhid esaslarıyla da uyumlu olan görüş, kalb ashabı ile ariflerin görüşüdür. Ama bu görüşler, ilahî marifetlerin her birinde sehl’ul mumteni[18] türündendir; dolayısıyla da bunları tartışma ve kanıt yoluyla halletmek mümkün değildir. Tam bir kalbî takva ve ilahî tevfik olmaksızın insan bunu idrakten acizdir. Dolayısıyla bunu ehli olan evliyaya bırakmak gerekir. Biz tartışma ashabının metoduyla bu vadiye giriyoruz. O metot ise, varlıkların tesirde istiklalini ifade eden tefviz ile etkinliğini nefyeden cebri reddetmemiz, iki menzil arasındaki menzili (etkinliğin varlığını ve istiklalin yokluğunu) ispatlamamız ve icadın konumunun, vücud ve vücudun sıfatları gibi olduğunu dememizdir. Nitekim varlıklar mevcuttur; ama varlıklarında müstakil değillerdir. Onların birtakım sıfatları da vardır ve bu sıfatlar hususunda da bağımsız değillerdir. Onların birtakım fiil ve eserleri de vardır; ama vücud hususunda bağımsız değillerdir. Failler ve varlıklar, faaliyet ve icat hususunda özgür değillerdir.

Bilmek gerekir ki bu bilgiler ışığında da anlaşıldığı üzere, hayır ve şerler, hem Allah’a hem de yaratıklarına isnad edilmektedir ve her iki isnad da sahihtir. Dolayısıyla bu hadiste de, “Hayırları ve şerleri ben kullarımın elleriyle icra ettim” diye buyurulmuştur. Ama buna rağmen hayırlar, Allah-u Teala’nın zatına bizzat, kullara ise ilineksel olarak isnad edilmektedir. Kötülükler ise bunun aksinedir. Diğer varlıklara bizzat mensupken, Allah-u Teala’ya ise ilineksel olarak mensuptur. Bu manaya hadis-i kudside şöyle işaret edilmiştir: “Ey Ademoğlu ben iyiliklere senden daha evlayım ve sen kötülüklere benden daha evlasın.”[19] Buna önceden işaret ettiğimiz için yeniden ele almaktan sakınıyoruz. Başta da sonda da, hamd Allah-u Teala’ya mahsustur.

 


[1] Usul-i Kafi, c.1, s.154. Kitab’ut Tevhid, bab’ul Hayr ve’ş Şer, 1. Hadis 

[2] İlk görüş hakkında Bihar’ul-Envar, c. 4, s. 187, Ebvab-u Esmaihi Teala ve Hekaikiha ve Sıfatiha ve Meaniha’dan 3. bab’a müracaat ediniz. İkinci görüş hakkında ise, Mecme’ul-Beyan, Hamd suresi, “Bismillahirrahmanirrahim” ayetinin tefsirine müracaat ediniz. 

[3] Rum/30 

[4] Mirat’ul Ukul, c. 5, s. 171-172, Kitab’ut Tevhid, Bab’ul Hayr ve’ş Şer, 1. hadis 

[5] Mecme’ul-Beyan, Ra’d suresi, 29. ayetin tefsirinde 

[6] Mecme’ul-Bahreyn ve Lisan’ul-Arap, Veyl kelimesinin açıklamasında 

[7] Kamus’ul-Muhit, “veyl” kelimesinin açıklamasında. Bir rivayette de Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Veyl” cehennemde bir vadidir. Kafir, kırk yıl bu vadiye indiği halde dibine ulaşamaz.” (Tefsir-u Nur’us-Sakaleyn, c. 1, s. 93 ve Tefsir-i Kebir, c. 3, s. 140) 

[8] Nedenden sonuca varılan delil türü 

[9] Esfar-i Erbea, c. 2, s. 292 ve Esfar-i Erbea, c. 1, Asalet’ul-Vücud konusu 

[10] Esfar-i Erbea, c. 2, s. 292, 25-29. fasıllar. 

[11] Konu ve yüklemin her ikisi veya biri olumsuz ve yokluksal bir şey oldu mu, o önermeye ma’dule denir. Mucibe-i salibet’ul mahmul ise, yüklemi olumsuz olan olumlu önermedir. Konu ve yüklemi varlıksal şeylerden olan önermeler ise muhassele önermelerdir. Salibet’ul muhassele ise konu ve yüklemi varlıksal işlerden olan olumsuz önermelerdir. (Müt.) 

[12] Esfar-i Erbea, c. 7, s. 58-62, 3. kitap, 8. Mevkif, 2. fasıl 

[13] Nisa/72 

[14] Nisa/78 

[15] Keşf’ul-Murad, s. 239-244 fi İlm’il-Kelam, c. 2, s. 62, 78 ve 79 

[16] Maide/64 

[17] Esfar-i Erbea, c. 2, s. 127 ve sonrası, 2. kitap, 6. merhale, İllet ve ma’lul konusu, özellikle 2, 13, 14, 25, 26, 28 ve 29. fasıllar ile c. 6, s. 320 sonrası, 3. kitap, 4. Mevkif, 3. fasıl 

[18] Edebiyatta şairin yaygın kelimeler kullanması, ama duyan kimsenin aradaki ilgiyi anlamakta zorlanmasıdır. Kelimeye bakınca kolay görünmesi, ama dikkat edince zor görünmesidir. (Müt.) 

[19] el-Cevahir’us-Seniyye, s. 279
Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv