İHLAS SURESİ VE HADİD SURESİNİN İLK AYETLERİNİN TEFSİRİ
Bu yazı kez okundu.
11 Nisan 2014 15:54 tarihinde eklendi

بالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی الشَّيخَ الاَقدَمِ وَ الرُّکنِ الاَعظَم، مُحَمَّد بنِ يَعقوبَ الکُلَينی. رَضی الله عنه، عَن مُحَمَّدِبنِ يَحيی، عَن أَحمَدَبنِ مُحَمَّدٍ، عَن الحُسَينِ بنِ سَعيدٍ، عَنِ النَّضرِبن سُوَيدٍ، عَن عاصِمِ بنِ حُمَيدٍ قال قال: سُئِلِ عَلِیُّ بنُ الحُسَينِ، عَلَيهِما السَّلام، عَن التَّوحُيد. فقال: إِنَّ عَزَّ وَ جَلَّ عَلِمَ أَنَّهُ سَيَکونُ فی آخِرِ الزَّمانِ أَقوامٌ مُتَعَمِّقونَ، فَاَنزَلَ الله تعالی: قل هو الله احَد. وَ الاياتِ مِن سورَةِ الحَديد إلی قولِهِ: وَ هوَ عَليمٌ بِذاتِ الصُّدورِ فَمَن رامَ وَراءَ ذلکَ فَقَد هَلَک.

 

Asım’ın naklettiğine göre Ali b. Hüseyin (a.s), tevhid hakkında sorulunca şöyle buyurmuştur:“Şüphesiz Allah-u Teala ahir zamanda derinliğine araştıran bir topluluğun geleceğini biliyordu. Bu yüzden Allah-u Teala İhlas suresi ile Hadid suresinin O kalplerde olanı bilendir” ayetine kadar olan ilk ayetlerini nazil buyurdu. O halde bundan gayrisini taleb eden şüphesiz helak olmuştur.”[1]

 

Şerh

Molla Sadra şöyle diyor: Asım b. Humeyd, Hz. Seccad zamanında yaşamamıştır. Dolayısıyla bu hadis merfudur.[2]

“Kale” kelimesinin tekrar edilmesi, belki de hadisin kesilmesi sebebiyledir ve belki de istinsah edenlerin yanlışlığından kaynaklanmıştır veya faili mezkur olduğu halde kalemden düşmüştür ya da faili caiz olduğu esasınca hazfedilmiştir ya da birincisinin faili, Nazr b. Suveyd’e dönen zamirdir. Bu ihtimal oldukça uzaktır.

“et-Tevhit” kelimesi “tef’il” babındandır. Bu ya vahdetin ve yalınlığın nihayetinde karar kılmak anlamında fiilde teksir içindir, ya da “tekfir ve tefsik” gibi mef’ul’un fiilin aslına intisabı anlamındadır. Fazilet ehlinden bazılarının görüşüne göre tef’il babı mef’ul’un intisabı anlamında değildir. Bu anlamda tefsik ve tekfir de yanlıştır. Aksine onlar, fısk ve küfre davet anlamındadır. “tekfir” yerine “ikfar” kullanılmalıdır. Nitekim Kamus’ta da “kefere” maddesinde “tekfir”, küfre intisab anlamında kullanılmamıştır. Yazara göre her ne kadar Kamus’ta bu anlam yer almamışsa da fazilet ehli kimsenin dediğine göre Cevheri, tekfiri bu manada zikretmediği halde “ikfar”ı bu anlamda kullanmıştır. Ama edebiyat kitaplarında “tef’il” babının bir anlamının da mef’ul’un fiilin aslına intisabı olduğu söylenmiştir. Buna örnek olarak da “tefsik” kelimesini zikretmişlerdir. Özetle tevhit, vahdaniyete intisap etmektir.

“Muteemikun” kelimesinin kökü olan “emk” ve “umk” ise, kuyu ve çukurun dini anlamındadır. Bu yüzden matematikçiler, üst alandan başlayıp alt alanda sona eren cismin üçüncü boyutu (derinlik) hakkında kullanmışlardır. Bu itibarla, dakik görüş sahibi kimseye “muteammik” ve derin görüşe de “nezer-i amik” denmektedir. “Gayr-i amik” ise yüzeysel görüş anlamındadır. Adeta ilmi konular için de bir derinlik vardır ve derin düşünen kimse, bu derinliğe inmekte, hakikatleri dibinden çıkarmaktadır. Yüzeysel kimse ise, yüzeyde kalarak derinliğe inmemiş sayılmaktadır.

“Rame yerumu” kelimesi ise, halef anlamındadır. Bazen de “kuddam” (ön anlamında mekan zarfı) anlamındadır. Dolayısıyla zıt anlamlar taşımaktadır. Bu hususlarda kullanılması ise birinci anlamı sebebiyledir.

 

1. Bölüm: Mübarek İhlas Suresinin Tefsirine Kısaca bir İşaret

Bil ki mübarek İhlas Suresi ile Hadid Suresi’nin ilk ayetlerini tefsir etmek bizim gibi insanların uhdesinden gelebileceği bir iş değildir ve gerçekte bu işe girmek görevinden çıkmaktır. Allah-u Teala’nın araştırmacı alimler ve derin görüşlü kimseler için indirdiği bir şeyin tefsirine benim gibilerin girişmesi insaf şeriatına sığacak bir şey değildir. Burhan tefsirinde yer aldığı üzere İmam Bakır (a.s), “samed” kelimesinin bazı esrarlarını beyan ettikten sonra şöyle buyurmuştur:“Eğer Allah’ın bana verdiği, ilmî taşıyacak kimseleri bulsaydım tevhid, İslam, iman, din ve şeriatları samed kelimesinde neşrederdim.”[3]

Büyük filozof molla Sadra Hadid suresinin ayetleri hususunda şöyle buyuruyor: “Bil ki, hadiste işaret edilen bu altı ayetten her biri, ilahiyet ve tevhid ilminin büyük bir bölümünü içermektedir. Rububiyet ve samediyet hükümlerinden sağlam bir hususu kapsamaktadır. Eğer ilmini Muhammedi (s.a.a) nübüvvet kandilinden ve hikmetini ismet ve taharet ashabının hadislerinden almış rabbani bir arife zaman mühlet verir ve yardım ederse, şüphesiz, bu ayetlerden her birinin tefsiri için bir cilt, hatta ciltler dolusu kitap yazması gerekir.”

Özetle, yazar gibi olan kimseler, bu meydanın eri değildir. Ama akıl sünnetinde, mümkün olmayan bir şeyin, mümkün bir şeyi geçersiz kılmadığından dolayı, büyük alimlerden, marifet ehlinin kitaplardan ve Ehl-i Beyt’in nurlar kandilinden elde ettiklerimizi özet ve işaret şeklinde beyan etmeye çalışacağız. Hidayet şüphesiz Allah’tandır.

 

Bismillah’a İşaret Makamında

Bilmek gerekir ki marifet ehlinin mesleği esasınca her surenin başında yer alan bismillah, bizzat o sureye aittir. Zira ismullah; zuhuri makam esasınca meşiyetin tamamı, ahadî tecelli esasınca feyz-i akdes makamı, vahidiyet makamı hasebiyle isimlerin ahadî cem makamı ve boylamına iniş ve çıkış zincirlemesinde vücud mertebeleri ve kevn-i cam’i, enlem zincirlemesinde ise aynî hüviyetlerden birisi olan ahadiyet-i cem hasebiyle bütün bir alemdir. Allah kelimesinin manası, isimdeki itibar esasınca farklılık arz etmektedir. Zira o itibarlar, isimlerin müsemmasıdır. Lafızda “bismillah”ın ait olduğu ve manada ise mazharı bulunduğu Kur’an surelerinden her biri, hatta “bismillah”ın başlangıç noktası olan her fiil hasebiyle “bismillah”ın manası farklılık arz etmektedir ve o “bismillah”, o fiile ait bulunmaktadır. İlahî isimlerin mazhar ve zuhurların bilen bir arif, tüm fiil, amel, suret ve ilineklerin, mübarek ism-i azam ve mutlak meşiyet makamıyla zahir ve olduğunu müşahede eder. Dolayısıyla bu ameli yerine getirirken kalbinde bu manayı anar. Onu tabiat ve mülk mertebesine kadar aktararak “bismillah” der. Yani vücudu açan rahmaniyet makamı sahibinin mutlak meşiyeti makamıyla, vücudun kemal makamını açan rahimiyet makamıyla veya zuhurla tecelli ve vücudu açma makamı olan rahmaniyet makamının sahibiyle veya batiniyet tecellisi ve vücudun daralma makamı olan rahimiyet makamıyla “yiyorum, içiyorum, yazıyorum veya şöyle böyle yapıyorum” der.

O halde ilallah sâliki ve Allah arifi bir insan, bir bakışta, bütün fiilleri ve varlıkları, mutlak meşiyetin zuhuru ve ondaki fenası görür. Bu bakışında vahdet sultanı galebe çalar. Bismillah’ı bütün Kur’an surelerinde ve bütün fiil ve amellerde bir tek manada görür. Fark[4] ve fark’ul fark alemine teveccüh ettiği başka bir bakışta ise her surenin ve yapmak istediği işin başındaki her bismillah için bir mana görür ve diğer gayrisini müşahede eder.

Biz şu anda İhlas Suresi’ni tefsir etme makamındayız. Dolayısıyla da bu suredeki bismillah’ı“kul” (de ki) kelimesine ait kabul edebiliriz. Bu surette tecrid[5] ve tevhid galebesi kisvesindeki bismillah’tan maksat, mutlak meşiyet makamıdır. Ama teksir kisveti ve kesretlere teveccüh makamında ise, maksat, meşiyetin ilmi suretleridir. Berzahiyet-i kübra makamı olan iki makam arasındaki cem makamında ise meşiyet; vahdet, kesret, zuhur ve batınlar makamı; rahmaniyet ve rahimiyet ise ikinci manadadır. “Kul huvellahu ahad” (De ki O Allah bir tektir) ayetinde, gaybî ahadiyet ve esmaî uluhiyet arasını cem ettiğinden “ismullah” da üçüncü makam esasınca, yani berzahiyet makamıyla kastedilmiştir. Bu yüzden ahadî gayb makamından; temiz, pak, ahadî, Ahmedi ve Muhammedi kalbe, ismullahın zuhuruyla bu berzahiyet-i kübra alemi hasebiyle “de ki” diye bir hitab gelir ki, o da mutlak meşiyet, rahimiyet içinde rahmaniyet ve daralma halinde açılma zuhurunun sahibinin makamıdır.

Ayet-i kerimede geçen “huve” (O) ise hiç bir esmaî veya sıfati, hatta ahadiyet makamında itibar edilen zatî isimlerin tecellisi söz konusu olmaksızın, bizzat mutlak hüviyet makamına işarettir. Bu işaret ise, bu kalbin ve makamın sahibinden başkasından olamaz. Eğer Hakk’ın isnatlarını zahir etmekle görevli olmasaydı, ezelen ve ebeden bu kelime-i şerifeyi diline almazdı. Ama takdir-i ilahî bu işareti Resulullah’ın (s.a.a) izhar etmesine hükmetmiştir.

Mutlak cezbede baki olmadığından ve berzahiyet makamına sahip olduğundan dolayı da“Allah-u Ahad” (Allah bir tektir) diye buyurdu. “Allah”, kapsamlı en büyük isim ve hatemin (son peygamberin) mutlak rabbidir. Vahidiyet zuhuruyla isimlerin kesret berzahı, ahadiyet makamıyla gizli gaybi tecellinin aynısıdır. Böyle bir sâlikin kalbinde ne ahadiyet vahidiyetten üstündür ve ne de vahidiyet ahadiyetten. İtibarda zatî isimler öncelikli olduğu halde, bu ayette “Allah” isminin “ahad” isminden önce zikredilmesi, belki de sâlikin kalbine tecelli makamına işarettir. Zira zatî tecellilerde, evliyanın kalbine, ilk önce Hz. Vahidiyet’te olan sıfatî isimler, daha sonra zatî ve ahadî isimler tecelli eder.

İsimler arasında sadece Allah isminin zikredilmesi -oysa süluk ve diğer isimler olan ismullah mahzarları ile tecelli niteliği hasebiyle, salikin kalbiyle uyumlu olarak tecelli etmektedir. Daha sonra da sıfatî isimlerde sülukun tamamlanışında, ismullah ile tecelli etmektedir- ya özellikle ilahiyette zahir ve mahzarın birliği babından her isimle tecellinin Allah ismiyle tecelli olduğuna ya da vahidi sülûkun nihayetine işarettir ki, o gerçekleşmedikçe, sâlik ahadî sülûka başlayamaz.

Özetle bu beyan üzere “huve” kelimesi, işaret edilemeyen, ariflerin ulaşamadığı ve her türlü isim, resim, tecelli ve zuhurdan münezzeh olan bir makama işarettir. Ahad ise, gaybî ve batınî isimlerle tecelliye işarettir. Allah ise zahirî isimlerle tecelliye işarettir. Bu üç şeyle, Hz. rububiyetin ilk itibarları toplanmaktadır. En kapsamlısı “samediyet” olan diğer dört isim ise, bazı rivayetler esasınca[6] selbi ve tenzihi isimlerdendir ki cemali ve sübutî isimlerin tabi oluşuyla itibar edilmektedir. Nitekim hadislerin birinin şerhinde buna işaret edilmiştir.[7]

Bütün bu zikredilenler, “bismillah”ın “kul” kelimesine ait olduğu takdirine bağlıdır. Elbette bu “bismillah” bu suredeki her cüzden birine de ait olabilir. O halde surenin tefsiri ve bismillah bunlardan her birine göre farklı mana arz etmektedir. Detayları uzayacağından geçiyoruz.

Arif şeyhimiz Şahabadi (ruhum ona feda olsun) şöyle buyuruyordu: “Huve” kelimesi ihlas suresinde bu kelimeden sonra zikredilen diğer altı isim ve kemalin kanıtıdır. Zira mukaddes zat da, “huve” gibi salt vücuda işaret eden “mutlak” olduğundan bütün esmaî kemallerin sahiptir ve bu yüzden de Allah’tır (c.c). Çünkü salt vücut, yalın hakikatiyle bütün esma ve sıfatlara sahiptir. Bu esmaî kesret, mukaddes zatın vahdetine zarar vermez; zira “ahad”dir. Sırf ve salt olan bir şeyin mahiyeti olmadığından da “”samed”dir. Sırf ve salt olan bir şeyin noksanlığı olmadığından, başkasından hasıl olmadığından, tekerrür etmediğinden, “valid” ve “mevlud” da değildir. O’nun bir “eşi” de yoktur.”

Bilmek gerekir ki rivayetlerde “samed” kelimesi için birçok manalar zikredilmiştir ki, detayları konumuz dışında kalmaktadır ve ayrı bir çalışmayı gerektirmektedir. Bu makamda sadece şu espriye işaret edelim ki eğer “samed” bazı itibarlar hasebiyle bizzat mahiyete işaret ise, “Allah-u samed” cümlesindeki Allah’ın manası da vahidiyet makamının itibarlarından ve isimlerin cem ahadiyeti makamındandır. Ama bazı rivayetlerde yer aldığı üzere rölatif sıfatlardan birine işaret ise, o zamanda mukaddesle feyizle tecellide, isimlerin cem ahadiyeti makamına işarettir ve manası da “Allah yerlerin ve göklerin nurudur” manasıyla örtüşmektedir.

 

 

 

 

2. Bölüm: Hadid Suresinin İlk Altı Ayetinin Kısaca Tefsiri

Birinci ayet[8] tüm varlıkların, hatta bitki ve cansız varlıkların bile Allah’ı tesbih ettiğine delalet etmektedir. Bu ayeti sadece akıl sahibi varlıklara tahsis etmek, akıl erbabının aklının hicablarından ve zulmetindendir. Bu ayet farzen tevil edilse bile, bunun benzeri diğer ayetler te’vil edilmez. Örneğin şu ayet: “Göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanların ve insanların bir çoğunun Allah’a secde ettiklerini görmüyor musun?”[9]

Tesbihin tekvini veya fıtri olduğunu söyleyen teviller de oldukça soğuk ve uzak tevillerdir. Bir çok rivayetler ve ayetler bunu reddetmektedir. Ayrıca dakik ve güçlü kanıtlar ile irfanî zevkle de çelişmektedir. Ne yazık ki Molla Sadra gibi büyük bir filozof bile varlıklardaki tesbihin nutki (düşünsel) tesbih olmadığına ve çakıl taşları gibi bazı cansızların düşünsel konuşmasının, velinin mukaddes nefsinin halleri esasınca ses ve kelimeleri inşa türünden olduğuna inanmaktadır. Dolayısıyla bütün varlıkların düşünsel bir hayata sahip olduğunu söyleyen marifet ehlinin görüşünü, kanıta muhalif saymış, “ta’til” ve “kasr”ın[10] devamını gerektirdiğini ifade etmiştir.[11] Halbuki bu bizzat kendisinin buyurduğu sözlerle çelişmektedir. Hak ve irfanın özü olan bu inanç asla birtakım fesatları gerektirmemektedir. Eğer konu uzamasaydı birtakım önbilgiler ışığında şerh etmeye çalışırdım. Ama konu uzayacağından sadece kısaca bir işaret etmekle yetiniyorum.

Önceden de dediğimiz gibi vücudun hakikati şuur, irade, ilim, kudret, hayat ve diğer hayati özelliklerin aynısıdır. Eğer bir şeyin mutlak olarak ilmi ve hayatı yoksa vücudu da yoktur. herkim vücudun asaletini ve müşterek-i manevi[12] oluşunu irfanî bir zevkle idrak edecek olursa, ilmî ve zevkî açıdan bütün varlıkların hayat, ilim, irade, konuşma ve diğer hayati özelliklere sahip olduğunu onaylayacaktır. Eğer manevi riyazetlerle müşahede makamına ermiş ise, o zaman da varlıkları tesbih ve takdisini aynen müşahede eder. Şu anda tabiatın uyuşturuculuğu göz, kulak ve diğer duyu organlarımızı uyuşturduğu için, bizlere vücudun hakikatleri ve ayni hüviyetleri mahcub ve örtülü kılmıştır. Nitekim bizimle Allah-u Teala arasında zulmani ve nurani birçok hicablar olduğu gibi, bizimle diğer varlıklar, hatta nefsimizle kendimiz arasında da bir takım hicablar vardır ki bize onların hayat ve diğer özelliklerini mahcub ve örtülü kılmıştır. Ama hicabların en zoru insanı her şeyden alıkoyan yersiz yere inkar hicabıdır. Bizim gibiler için en iyi şey teslim olmak, ayetleri ve evliyanın rivayetlerini onaylamak, kendi görüşlerimiz ve zayıf aklımla örtüşen tefsirlerden kaçınmaktır.

Farzen tesbih ayetlerini tekvini veya bilinçsel fıtri tesbih olarak tevil etsek bile, “Sonunda, karıncaların bulunduğu vadiye geldiklerinde bir karınca: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman’ın ordusu farkına varmadan sizi ezmesin” dedi.”[13] Ayetine ne demeliyiz? Hz. Süleyman’a Saba şehrinden haber getiren kuş olayını nasıl yorumlamalıyız? Muhtelif hususlarda Ehl-i Beyt’ten nakledilen ve asla tevil edilemeyecek türden olan rivayetlere ne yapmalıyız?

Özetle eşyanın ilmî/şuurî tesbihini ve hayatını, yüce felsefenin inkar edilmez ilkelerinden ve şeriat erbabının kesin inançlarından saymak gerekir. Ama her varlığın tesbih niteliği, kendine özgü zikri olduğu, kapsamlı zikrin sahibinin sadece insan olduğu ve diğer varlıkların sadece kendi konumları münasebetiyle bir zikre sahip olduğu gerçeğinin özetle isimler ilminde ilmî ve irfanî bir ölçüsü vardır. Detayları ise açık keşf ilimlerindendir ve bu ilimler mükemmel velilere özgüdür.

Nitekim önceki bölümde de dediğimiz gibi her suredeki bismillah bizzat o sureye aittir. Burada da “sebbehellah” cümlesine aittir. Bundan cebir ve tefviz meselesinde hakk ehlinin görüşü istifade edilmektedir. Zira her iki isnad da mevcuttur; yani hem fiilî meşiyet makamı olan ismullaha ve hem de gökler ve yerdeki varlıklara isnad edilmiştir. Bu isnad şuhud ve marifet erbabının keşfinin nihayeti sayılan oldukça latif bir şekilde yapılmıştır. Allah’ın meşiyetine isnadın takdimi ise Allah-u Teala’nın kayyumiyetini ve ilahi boyutun insani boyuttan önceliğini ifade etmek içindir. Eğer sözün uzamasından korkmasaydım, tesbihin hakikatini, hamdı gerektirdiğini, her tesbih ve hamdın sadece Allah için vaki olduğunu, “ismullah” için “ismullah” ile yapılan hamd ve tesbihin açıklamasını, el-Aziz ve el-Hakim isimlerinin özgünlüğünü, bu iki ismin Allah ile olan oranını, “bismillah”ta yer olan “Allah” ile “sebbehellah” ayetinde yer alan “Allah” arasındaki farkı, gökleri ve yeri, marifet ve felsefe ehlini ekollerinin farklılığı hasebiyle göklerde ve yerde olanları ve irfanî bir zevkle bu ayetteki “huve” kelimesi ile “kul huvellahu ahad” ayetinde yer alan “huve” kelimesi arasındaki farkı açıklamaya çalışırdım. Ama biz bu kitapta özet ve işaret ile yetinmeyi kararlaştırmış bulunmaktayız.

İkinci ayet[14] ise Allah’ın yer ve göklerin melekutu üzerindeki malikiyetine işaret etmektedir. Bu malikiyet, saltanat ihatası, kudret nüfuzu ve tasarrufu sayesinde ihya, öldürme, zuhur, dönüş, açılma ve daralma meydana gelmektedir. Bu tüm tedbir ve tasarrufların Allah’ın tedbir ve tasarrufundaki izmihlali görüşüdür ve bunun nihayeti ise fiilî tevhittir. Bu yüzden melekutî tasarrufların büyük mazharlarından biri veya açılma ve daralmanın toplamı olan ihya ve imateyi (diriltme ve öldürmeyi) mukaddes zatın malikiyetine isnad etmiştir. Halbuki ihya rahmaniyetin, öldürme ise malikiyetin özelliklerinden olmakla birlikte, her ikisini de malikiyete isnad etmiştir. Elbette bu, her ismin bütün isimleri ahadî ve gaybi bir surette kendinde topladığı gerçeğini ifade eden büyük irfanî bir espri sebebiyle olabilir ki şu anda bunu açıklama imkanımız yoktur. Ayetin baş ve sonu ise feyz-i mukaddesle fiilî tecelli makamında vahdette kesret ve kesrette vahdete işaret olabilir. Nitekim bu ehli nezdinde oldukça açık bir şeydir.

“Lehu”zamiri ise zahiren “Allah”a dönmektedir. “Aziz” ve “hakim”e dönmesi de mümkündür. Elbette bu durumda, ehli olan kimselere düşünmekle belli olacağı gibi, ayetin anlamı değişmektedir.

Allah’ın malikiyetinin ve diriltme/öldürme niteliğinin muzaria fiili kipinde (“yuhyi” ve “yumit” olarak) beyan edilmesi, yenilik ve devamlılığın ifadesi içindir. “Huve” zamirinin mercisi, mercilerin farklılığında manaların değişimi ve de muhyi, mumit ve kadir isimlerinin zat isimleri veya sıfatları veya fiilleri olduğunun beyanı ise yerinde açıklanmalıdır. Nitekim diriltme ve öldürmenin niteliği, İsrafil’in surunun hakikati, iki diriltme ve öldürme nefhası, Hz. İsrafil ve Azrail’in işleri ve makamları, diriltme ve öldürme niteliği gibi konuların oldukça uzun örfî açıklamaları ve felsefi kanıtları vardır.

Üçüncü ayete gelince… “O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiç bir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir.”

Yakin ve marifet erbabının hak marifetlerini bilen arif ile kalb ehlinin ve saliklerin yolunda seyredenlerin bildiği gibi, sâliklerinin sülukunun nihayeti ve ariflerin emellerinin zirvesi bu muhkem ayet-i kerimeyi anlamaktır. Dostun canına andolsun ki zatî ve esmaî tevhidin hakikatini bundan daha iyi tabir edecek bir ifade yoktur. Bütün marifetler ashabının bu tam Muhammedî irfan ve Ahmedi kapsamlı keşf ve ilahî muhkem ayeti için secde etmesi ve toprağa kapanması yakışır. İrfan ve aşkın hakikatine yemin olsun ki cezbe ehli arif ve mahbubun cemalinin aşığı kimse, bu ayeti duyunca, melekutî bir dalgalanma ve ilahî bir açılım içine girmektedir ki beyan elbisesi bedenine kısa gelir ve hiç bir varlık da buna tahammül edemez. “Allah pak ve münezzehtir. Mertebesi ne de yüce, kudreti ne de büyük, değeri ne de azim, şevketi ne kadar ulaşılmaz ve dergahı ne de yücedir!”

Büyük ariflerin sözlerine itiraz edenler şöyle bir baksınlar; hangi büyük ve rabbani alim veya cezbe ehli salik, bu ayet-i şerifeden ve ilahi kutsal mektuptan daha fazlasını beyan edebilmiş ve marifet pazarına bundan daha yeni açıklama getirebilmiştir. İşte bu ilahî ayet-i kerime ve işte ariflerin irfanıyla dolu kitaplar! Gerçi mübarek Hadid Suresi ve özellikle de ilk ayat-i şerifeleri ariflerin emellerinin ulaşamadığı birçok marifetleri kapsamaktadır; ama inancıma göre bu ayet-i şerife, diğer ayetlerin sahip olmadığı bir takım özelliklere sahiptir. Allah-u Teala’nın evveliyeti ve ahiriyeti, zahiriyeti ve batıniyeti, beyan edilecek ve kalemle yazmaya cesaret edebileceği türden bir şey değildir. O halde vazgeçelim ve idrakini muhiblerin ve evliyanın kalbine bırakalım.

Ama dördüncü ayet[15] yerlerin ve göklerin altı günde yaratıldığını ve arşa hükmedilmesini beyan etmektedir. Akıl erbabının aklı bu ayet-i şerifeyi tefsir etmekte şaşkınlık içerisindedir. Herkes ilim ve irfandaki tercihi esasınca, bu ayeti bir şekilde tefsir etmiştir. Nitekim zahir alimleri yaratılışın altı günde gerçekleşmesinden maksadın, zaman ölçüldüğü taktirde, altı güne tekabül ettiğini söylemişlerdir. Ama Molla Sadra bunu bin yıl olan altı rububiyet gününe uyarlamıştır Adem’in zuhurundan Muhammedi güneşin doğuşuna kadar olan altı bin yılı da bu altı güne uyarlamıştır ve de yedinci gün, kıyamet gününün ilki, Rahman’ın arşa hükmetmesinin başlangıcı olan yevm’ul cem ve cum’anın güneşinin doğuşunun başlangıcı olarak kabul etmiştir. Bunun özetini Usul-i Kafi’nin şerhinde, detaylarını ise tefsir kitabında beyan etmiştir.[16] Bazı marifet ehli ise, bu altı günü, iniş ve yükseliş aynasında vücud güneşinin nurunun seyir mertebeleri olduğunu söylemişlerdir.

İrfanî meslek esasınca vücudun nüzul mertebeleri, son nüzul mertebesine kadar, varlık güneşinin tecelliler örtüsüyle örtünmesi mertebesidir ve o da Kadir gecesinin hakikatidir. Kıyamet gününün başlangıcı ise, mülkün melekuta ilk dönüş mertebesi ve büyük kıyametin tam zuhurundan ibaret olan dönüş ve zuhur mertebelerinin sonuna dek tüm tecelliler örtüsünün yırtılışıdır. Göklerin ve yerlerin yaratılışının tamamlandığı, Hakk’ın istiva, istila ve kahhariyetinin nihayeti olan Allah ve Rahman’ın arşıyla sonuçlanan bu altı gün ise, büyük alemde altı suudi (yüceliş) mertebeleridir. Malikiyet ve tam kahhariyetle zuhur olan Hakk’ın istiva arşı ise, rahmani feyiz ve meşiyet mertebesidir ki tam zuhuru, tecelliler ortadan kalktıktan ve göklerin ve yerin yaratılışı sona erdikten sonra gerçekleşmektedir. Dolayısıyla gökler ve yerin vücudu var olduğu müddetçe, marifet ehli nezdinde, “Her gün bir iştedir”[17] ayeti ve “tecellide tekrar yoktur” hakikati gereğince yaratılışları tamamlanmamıştır. En büyük alem olan insanda ise yedi latife ve altı mertebe, hakiki kalbin mertebesi olan Rahman’ın arşıdır. Eğer sözün uzamasından korkmasaydım “feyizlenen” tarzıyla, bu açıklamanın diğer açıklamalardan daha uygun olduğunu beyan etmeye çalışırdım. Gerçi ilahî kitabın ilmi, Allah-u Teala’nın ve hitabına mahsus kimselerin nezdindedir. Ama biz zahire bakarak ihtimal ve münasebetler üzere konuşuyoruz.

Bu makamda mezkur irfanî beyanla çelişmeyen başka bir ihtimal vardır. Batlamyus evren modelini iptal eden modern astronomi[18] ilmine dayalı olan bu ihtimale göre, şu ana kadar bilinen güneş sistemi dışında sayısını hiç kimsenin tesbit edemediği birçok güneş sistemleri vardır. Göklerden ve yerden maksat, belki de bu güneş sistemi ve içinde yer alan yıldızlardır. Bunların altı günde sınırlandırması ise diğer güneş sistemleri esasıncadır. Bu ihtimal diğer ihtimallerden zahire daha yakındır ve irfanî ihtimallerle de çelişmemektedir. Zira bu da Kur’an’ın batınlarından bir batın esasıncadır.

“Yere gireni bilen O’dur” ifadesi ise Allah-u Teala’nın gayb ve şuhud ile nüzul ve suud silsilesinde vücud mertebelerinin tüm detaylarını bildiğine işaret etmektedir. O, sizinle berâberdir.” sözüyle de Allah’ın kayyumi birlikteliğine ve Allah’ın vücudî ihata ve kayyumî genişlik yoluyla olan detaylar hakkındaki ilmine işaret edilmiştir. Allah’ın bu kayyumiyetinin hakikatini Hakk’ın has velilerden başka kimse idrak edemez.

Beşinci ayet[19] ise Allah’ın malikiyetine, tüm vücud dairesinin Allah’a dönüşüne ve bunun “malik” ismiyle ilgili olduğuna işaret etmektedir. Nitekim hamd suresinde “O din gününün malikidir” diye buyrulmuştur. Bunların her birinin tefsir ve detaylı açıklaması ise ayrı bir çalışmayı gerektirmektedir.

Altıncı ayette[20] ise gece ve gündüzün farklılığı ile gecenin gündüze ve gündüzün geceye katıldığı beyan edilmiştir. Bu farklılıkta birçok faydalar vardır ki zikri görevimiz dışında olduğundan geçiyoruz. Hakeza bu ayet-i şerifenin burada zikretmediğimiz irfanî başka bir anlamı daha vardır.

 

 

 

Son Söz

Hadis-i şerifin sonunda yer alan “Bundan başkasını taleb eden şüphesiz helak olur.” ifadesi de İhlas suresi ile Hadid suresinin ilk altı ayetinde beyan edilen marifetlerin, en yüce marifetler ve beşerin ulaşabildiği en yüce ilimler olduğuna işarettir. Bunda daha yüce ilmin olabileceğini sananlar hata etmektedir. Bu ayetler insana en yüce ilimleri öğretmektedir. Bu marifetlerden geri kalan kimse helak olur ve rububiyet makamı hakkında bilgisiz kalır.

Elbette bu hadis-i şerif insanları ayetler üzerinde tefekkür ve derinleşmeye çağırmaktadır. Ama her ilmin bir ehli vardır ve her meydanın bir eri vardır. İhlas suresi ile Hadid suresinin ilk ayetlerinde, imamların münacatlarında hutbelerinde ve rivayetlerinde yer alan sayısız marifetlerin, insanın kendi fikri ve örfi zuhurları ile anlayabileceği sanılmamalıdır. Bu oldukça ham bir hayal ve şeytanî bir vesvesedir. Bu insanlık yolunun eşkıyası şeytan, tuzaklar kurarak insanları marifetlerden alıkoymak, hikmet ve marifetlerden mahrum bırakmak ve böylece insanı hayret ve dalalet vadisine sürüklemek istemektedir.

Allah şahittir ki –ki şahit olarak O yeter[21]- bu sözlerden maksadım resmi felsefe veya irfan pazarını yaymak değildir. Maksadım iman kardeşlerimin, özellikle ilim ehlinin, Ehl-i Beyt marifetlerine ve Kur’an öğretilerine teveccüh etmesini ve unutmamasını sağlamaktır. Resullerin bi’setinin ve kitapların inzalinin başlıca hedefi, tüm dünyevi ve uhrevi saadetleri temin eden bu marifetullah olmuştur. Ama ne yazık ki insan bu alemde ve bu hicablarda kaldığı müddetçe, mutluluk yolunu tesbit edememektedir. Evliya, enbiya ve alimler her ne kadar nasihatta bulunsalar ve davet etseler de bu insan uykudan uyanmamakta, gaflet pamuğunu kulağından çıkarmamaktadır. Gaflet uykusundan uyandığı zaman da artık mutluluk kazanma sermayesini kaybetmiş, hüsran ve pişmanlık içerisinde kalmış olmaktadır.

 

Dua ve Son

İlahi! Evliyanın kalbini muhabbet nuruyla nurlandırdın, cemal aşıklarının dilini bizden ve benden alıkoydun. Bencil ve alçak kulların elini azamet ve kibriya eteğinden mahrum kıldın. Bizleri dünyanın aldatması ve gafletinden uyandır. Tabiatın ağır uykusundan ayılt. Kalın hicabları ve bencilliğin perdelerini bir tek işaretinle yırt. Bizlere ihlaslı kullarının mukaddes dergahında yer ver. Bu kötü ahlak, kabalık ve sapkınlıkları bizden uzaklaştır. Hareket, duruş, amel, evvel, ahir, zahir ve batınımızı ihlaslı kıl.

İlahi! Senin nimetlerin karşılıksızdır. “Allah’ın ihsanına liyakat aranmaz.” Nimetlerin sonsuzdur. İnayet ve rahmet kapın ve sonsuz nimetler sofran açıktır.

Allahım! Bu heyecanlı kalbime, bu dağınık halime, yaslı kalbime, yaşlı gözlerime, sevdalı şaşkın aklıma ve şu parelenmiş ateşli göğsüme merhamet buyur.

Allah’ım! Akıbetimizi sana ihlas ve dergahının has kullarına, yani vücud defterinin önsözü ve gayb ve şuhud tomarının sonu olan Muhammed ve Ehl-i Beyt’ine sevgi ve muhabbetle sona erdir. Başta da, sonda da, zahirde de, batında da hamd Allah’a mahsustur.

Bu kitap; bu fakir yazarın fani eliyle 24.2.1939 tarihinde, Cuma günü, ikindi vaktinde sona ermiştir. Güven ve dayanma, başta da sonda da sadece Allah’adır.

 

 


[1] Usul-i Kafi c. 1 s. 93 Tevhid kitabı 3. Hadis 

[2] Şerh-i Usul-i Kafi, s. 246, Kitab’ut-Tevhit, Bab’un-Niyyet, 3. hadis 

[3] el-Burhan fi Tefsir’il-Kur’an, c. 4, s. 526 

[4] Fark, cem’in karşıtıdır ve hakk olmaksızın halka işarettir. Bazılarına göre ise ubudiyeti müşahede etmektir. Bazılarına göre de fark, sana isnad edilen, cem ise senden selb edilen şeydir. Yani kulun elde ettiği şeyler fark, Hakk tarafından olan şeyler ise cem’dir. (Müt.) 

[5] Salikin kalbinin Allah’tan gayrisinden soyutlanmasıdır. (Müt.) 

[6] Tevhid-i Seduk, s. 91, 4. bab, 3. hadis ve Tefsir-i Burhan, c. 4, s. 525 

[7] Usul-i Kafi, c. 1, s. 124, Kitab’ut-Tevhit, Bab-u Te’vil’is-Samed, 2. hadis 

[8] “Göklerde ve yerde olanlar Allah’ı tespih ederler. O güçlü-dür, hikmet sahibidir.” 

[9] Hacc/18 

[10] “Ta’til”, aklın işlevsiz hale getirilişini ve “kasr” ise cebir manasını ifade etmektedir. (Müt.) 

[11] Şerh-i Usul-i Kafi, s. 248, Kitab’ut-Tevhit, Bab’un-Nisbet, 3. hadis 

[12] Tüm kullanım alanlarında tek bir anlam taşımak ve eşanlam ifade etmek (Müt.) 

[13] Neml/18 

[14] “Göklerin ve yerin egemenliği O’nundur; diriltir, öldürür. O, her şeye kadirdir” 

[15] “Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden, yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilen O’dur. Nerede olursanız olun, O, sizinle berâberdir. Allah yaptıklarınızı görür.” 

[16] Şerh-u Usul-i Kafi, s. 249-250 ve Tefsir-i Sedr’ul-Müteellihin, c. 6, s. 160-164, Tefsir-i Sure-i Hadid 

[17] Rahman/29 

[18] Kopernik, Tycho Brahe, Galile, Kepler, Descartes ve Newton gibi büyük ilim adamlarının çalışmalarıyla yavaş yavaş gelişen ve Batlamyus-Aristoteles astronomi anlayışının yerini alan yeni astronomi. (Müt.) 

[19] “Göklerin ve yerin egemenliği O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülür.” 

[20] “Geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katar; O kalplerde olanı bilendir.” 

[21] Nisa suresi 79. ayetten iktibas edilmiştir.
Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv