MISIR’IN MUR”SİSİ”…
Bu yazı kez okundu.
11 Nisan 2014 15:41 tarihinde eklendi

Bugünlerde Mısır’da gelişen ve idam kararlarıyla ümmetin zamanını ve zihnini meşgul eden olayları konu alacağımız yazımızın başında şunu belirtelim ki bizler zulmün her türünü kınıyor ve dini, dili, ırkı, mezhebi ne olursa olsun bütün mazlumları kardeş biliyor, dertleriyle dertleniyoruz. Ve her ne şekilde, kılıkta ve yüzde karşımıza çıkarsa çıksın, büyük şeytanı ve siyonizmi lanetliyor ve onlardan beri olduğumuzu ilan ediyoruz. Ama bu vb. meseleleri değerlendirirken işin iç yüzüne bakmayı ve oynanan oyunları deşifre etmeyi de bir gereklilik olarak görüyoruz. Zira eğer bu bilince sahip olmazsak, küfrün ve nifağın tuzaklarına düşeceğimizi, bugünlerde her ortamda Mısır’dan bahsedip vahdeti bununla ilişkilendirecek kadar basiretlerini kaybedenlerle aynı konuma gelip, istemeden de olsa nifağın reklamını yapabileceğimizi düşünüyoruz. Bunları belirttikten sonra Arap baharı ile başlayan sürece kısaca bir bakıp bugünü anlamaya çalışacağımız yazımıza başlıyoruz.

Malumunuzdur ki İsrail’in direniş cephesiyle her alanda ve yönde kuşatılmasından sonra bir çıkış arayan büyük şeytan ve siyonist mahfiller, önceleri halkların zalimlere karşı bir kıyamı olan Arap baharını ellerine geçirip ters yüz ederek bu coğrafyalardaki halklara giydirince, Mısır vb. ülkelerde iktidara gelmesi gereken hak, batılın iktidarını gizleyen maskeye dönüştürülmüş, lidersiz bir hareketin sonucunda tüm çabalarının meyvelerini ister istemez zalimlere kaptıran halklar, kendilerinden görünen zalimlerin köşe başlarını tutmuş uşaklarının etkisinde kalarak onlara hizmet eder hale gelmiştir. Ümmetin genel olarak sahip olmadığı siyasi bilincini, “süfyani sistemlerin” başında bulunan nifak önderleri kendi lehlerine olacak şekilde şekillendirmiş ve İsrail’in yok olmasıyla neticelenecek bir kıyamı, onu ayakta tutacak bir ayaklanmaya çevirmişlerdir. Bu durumun oluşmasında elbette ki o halkların İslam İnkılabı ve velayet makamı ile ilişkilerinin zayıflığı da büyük rol oynamış ve velayete tabi olmayan hiçbir hareketin başarıya ulaşamayacağı da bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Halkların bu kıyamını şekillendirme sürecinde türlü dezenformasyonlarla mücahid diye tanıtılan Mursi, Mısır’ın başına yeni firavun olarak geçmiş, İslamı kendilerine maske olarak kullanan İhvan-ı müfsidinin halka dayalı gücünü eline geçirerek İsrail’e hizmet etmeye başlamıştır. Önce İsrail büyükelçisini Mısır’a tekrar çağıran Mursi, İsrail’e gönderdiği büyükelçiye verdiği mektupta siyonist cumhurbaşkanına “ekselans” diyecek kadar bağlı olduğunu ifşa etmiş, Gazze’ye yönelik ambargoyu arttırmasının yanında, tünelleri de havaya uçurarak İsrail için gerçekleştirdiği cihadı üst seviyelere çıkarmıştır. İhvanın eskileri tarafından öldürülen Enver Sedat zaliminin çocuklarına madalyalar takmış, onları ödüllendirmiştir. Bu da yetmezmiş gibi Suriye’de siyonizmin teşvikiyle ve İsrail’e nefes aldırmak için tezgahlanan savaşta, siyonistlerden yana tavır koymuş, Suriye büyükelçisini kovmuş, İran’da yapılan toplantılarda bile Suriye’ye, İnkılaba ve direniş cephesine olan kinini kusacak kadar hararetli bir siyonist olduğunu belli etmiştir. Tüm bunları yaptıktan sonra büyük şeytanın siyonist dış işleri bakanı olan ve burada kullanmamız uygun olmayan bir sıfatı sonuna kadar hak eden bayana gülücükler eşliğinde yaptığı icraatlerini anlatırken verdiği pozlarla sahibinden ödül bekleyen av köpeklerine taş çıkartmıştır.

Bütün bunlar olurken Mısır halkı yaptığı yanlışın farkına varmaya başlamış, bir zalimi devirip yerine yeni bir zalimi getirdiklerini anlayınca tekrar kıyam etmiş ve tam da başarıya ulaşacakken Mursi’nin atadığı kendi adamı olan Sisi devreye girip halkın kıyamını askeri bir darbeye çevirerek Mursi’yi ve siyonist iktidarı yine kurtarmıştır. Bütün prestiji halk nazarında yerle yeksan olan Mursi, kendi gibi siyonizmin kulu olan Sisi tarafından görevden alınınca(!), basiretsizler tarafından tekrar mücahid haline gelmiş, zindanlarda(!) verilen pozlarla oynanan tiyatronun inandırıcılığı arttırılmıştır. Bütün bir hareket olarak siyonizmin emrine giren ihvan-ı müfsidin, Suriye’de kıyılan onca cana, yağmalan bir vatana aldırış etmezken, siyonistlerin bu iktidar değişikliğiyle kendini mazlum gösterme sevdasına düşmüştür. Oysa daha bir iki yıl önce sırf kendilerinden farklı düşünüyor diye Hasan Şehate’yi evinden döverek çıkartıp şehit etmiş ve naaşını motorsikletin arkasına bağlayarak sokak sokak dolaştırıp, Yezidin torunları olduklarını ispat etmişlerdir.

Ümmetin kanına bulanmış elleri tüm bu oyunlarla temizlenmiş olmayacak ki bugünlerde ihvan-ı müfsidine bağlı olanlardan 529′una verilen idamla yeni bir senaryo devreye sokulmuş görünüyor. Yazımızın asıl konusunu da bu idam kararları oluşturuyor.

Öncelikle şunu belirtelim ki şahsi kanaatimizce bu kararlar uygulanmayacak ve sadece siyonizmin tüm ümmete verdiği bir gözdağı olarak tarihteki yerini alacaktır. Ama eğer uygulanırsa bizim duruşumuz ne olmalıdır? Bazı arkadaşlarımızın bizlere dayattığı gibi “vahdet” ilkesi gereği bu idamlarda taraf olmamız ve bugün tüm ümmetin kanını dökmeyi kendilerine helal görenlerle, bunları besleyip büyütüp meydana süren siyonistler arasında seçim yapmamız mı gerekir? Yoksa bu kararların nedenini sorgulayıp, vahdetin zalimlerle ve zalimlerin uşakları ile değil, halklarla uygulanması gereken bir ilke olduğunu hatırlayıp, ümmeti bu siyonist tiyatroya karşı uyarmamız mı gerekir? “Biz merhamet mektebinin talebeleriyiz, canımız ne kadar yanarsa yansın kardeşlerimize yapılan haksızlığa karşı çıkarız” tarzı söylemlerle ajitasyon yapan kardeşlerimizin yaptığı gibi, bu idamların muhataplarını kardeş olarak mı kabullenmeliyiz yoksa? Veya merhametimiz bir sırtlanın, bir vahşi canavarın yarasını sarmayı ve onun tekrar cinayet işleyecek kadar güçlenmesine katkıda bulunmayı mı gerektirir?

Yukarıdaki soruları sondan başlayarak cevaplandıralım. Bizler merhamet mektebinin olduğu kadar şecaat ve cesaret mektebinin da talebeleriyiz. Yetim çocukların babası olan İmam Ali’nin (a.s.) olduğu kadar, mızraklara takılan Kurana aldanmayan, alınları secdeden dolayı nasır tutmuşları gözlerinin yaşına bakmadan ikiye ayıran İmam Ali’nin (a.s.) de takipçileriyiz. Merhamet gösterilmesi gereken yerde merhamet, şecaat, hamaset ve cesaret gösterilmesi gereken yer de bu vasıflara uygun olarak davranmakla mükellefiz. Birbirinden beter iki düşman arasında tercih yapma zorunluluğumuz yoktur. Ve kendilerinden başka herkesi tekfir edip, kadın, çocuk, yaşlı demeden hepsinin katlini caiz görenler bizlerin kardeşleri olamazlar. Mümin müminin kardeşidir. Mümin münafığın, zalimin veya vahşinin kardeşi değildir. Vahşi canavarlara veya onları besleyen, büyüten ve destekleyenlere acımak mazlumlara ihanet ve zulümdür. Ayrıca şunu kendimize sormalıyız; Işıd ve nusra vahşileri birbirlerini öldürürken taraf tutmamız gerekir mi? Veya Işid yakaladığı 50 nusra teröristini idam edecekken ortalığı birbirine katıp bu kardeşlerimizi(!) kurtarmaya çalışmalı mıyız? Cevabınız hayırsa bu mevzuya bu bakış açısıyla yaklaşmamanız gerekmektedir.

Konumuz olan idamlara gelince bunun bizce üç sebebi olabilir. Birincisi daha önce de bahsettiğimiz gibi prestijini kaybeden ve foyası meydana çıkan ihvan-ı müfsidinin tekrar halkın gözüne girmesinin sağlanmaya çalışılmasıdır ki bunun en iyi metodu bu vahşileri mazlum göstermek ve halkın vicdanlarına hitap ederek acıma duygusuyla halkı galeyana getirip, yine zalimlerin kucağına atmaktır. Ki görünüşe göre bizim memlekette bu işe yaramış ve siyasi bilinçten uzak bazılarımız “kardeşlerimiz” diye ortalığı velveleye vermeye başlamışlardır. İkinci sebep ise İhvan-ı müfsidin içinde olup da hala halkla irtibatı olanları ve halkı sevenleri tasviye edip, hem ihvanı halkın gözünde mazlumiyetle meşrulaştırmak hem de ihvanın içindeki siyonist şebekenin önünde ki yolu açmaktır. Bu sayede siyonizme hizmet ederken kendi içinden çıkacak çatlak seslerle uğraşmak zorunda kalmayacaktır bu siyonizm uşakları. Bir diğer sebep de tüm ümmete, eğer “süfyani sistemlere” baş kaldırırlarsa başlarına gelecek olanı gösterip gözdağı vermek olabilir ki bu da tüm yeryüzündeki “süfyanilerin” artık yolun sonuna geldiklerini ve bütün halklardan korktuklarını gösterir.

Tüm bu çıkarımları neye dayanarak yaptığımızı merak eden arkadaşlara “süfyani sistemlerin” oyunlarına içinde yaşadığımız sistemden dolayı aşina olduğumuzu hatırlatırız. Ayrıca İslam İnkılabı ve velayet makamının bahşettiği basiret ve siyasi bilincin, siyonizmin bütün oyunlarını deşifre ettiğini, herhangi bir konuda ne yapacağını şaşıranların yüzlerini İnkılaba dönmeleri gerektiğini de belirtmek isteriz. Zira hak tektir, batıl çoktur.

Not: Farklı bir konuyla ilgili bir makale paylaşacakken bir kardeşimizden gelen talep üzerine bu yazıyı kaleme almayı uygun gördük. Bu tür talepleri olan kardeşlerimiz hem sitemizden hem de facebook sayfamızdan bizlere iletebilirler. Şunu da belirtmemiz gerekir ki yazılarımız kendi şahsi görüşlerimizdir ve doğruları mektebe, yanlışları bize aittir.

siyasetmektebi.com

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv