İSLAMÎ DÜŞÜNCEYİ ARINDIRMA – MURTAZA MUTAHHARİ
Bu yazı kez okundu.
22 Nisan 2014 14:35 tarihinde eklendi

“İşte böyle sizin insanlığa şahit olmanız, Rasûl’ün de size şahit olması için sizi mutedil bir ümmet kıldık.”(Bakara 143)

Kaynağından çıkan suyun ne kadar temiz ve berrak olduğunu görmüşsünüzdür. Bu kadar berrak ve temiz olan su bir mecraya, yatağa veya ırmağa akar akmaz tedricen bulanmaya ve kirlenmeye başlar. Kirliliklerden bazıları elle tutulur ve gözle görülür bir niteliği haiz iken, bazıları da görülmez ve hissedilmez bir keyfiyete sahiptir. Gözle görülebilen kirliliklere toprak, çamur ve benzeri artıkları örnek verebiliriz. Suyun cereyan ettiği mecrada bunların suya bulaşması veya keçi ve koyun arığının inağının toprakla birlikte suya bulaşması neticesinde suyun rengi ve tadı değişebilir. Bu gözle görülebilen kirlilik cinsidir. Bazen de oluyor ki suya bakıyorsunuz su berrak, saf ve temiz görünüyor, ama bu temiz görünen suyun kirli olması mümkündür. Fakat, mecradaki suyla kaynaktan çıkan su arasında gözle görülebilen bir fark müşahede edilmiyor. Bildiğiniz gibi eğer veba hastalığına yakalanan biri, bir köyün suyunu kullandığı bir ırmak veya kanala düşerse, tüm köy halkının bu hastalığa yakalanması mümkün olabilir. Halbuki görünürde su temiz ve berraktır. Fakat bir mikroskopla görülebilen küçük mikropların suya bulaşmış olduğunu ancak donanmış olan göz fark edebilir. Yani mikroskop veya benzeri teçhizatla ancak görünürdetemiz olan suyun kirliliği keşfedilebilir. Buna karşılık olarak bu- bulanmış ve kirlenmiş olan suyu temizleyen ve temizleme teçhizatı ve mekanizmaları da olabilir.

Bu durum manevi konularda da söz konusudur. İlk günlerinde pak ve temiz olan bir manevi pınarın aşamalı olarak başka düşünce ve akımların yatağına kaydırılıp bir iki nesil sonra görünen veya görünmeyen kirliliklere bulaşması mümkündür. Düşünce ve maneviyat alanındaki kirliliklerin de görünen bölümünü herkes fark edebilir, ama görünmeyen kısmını ise yalnızca mikroskopla donanmış olan alimler görebilirler. Kirlenmiş suyu temizlemek ve arıtmak için bir şehirde arıtma tesislerinin kurulması gerektiği gibi, manevî ve fikrî akımlarda da durum böyledir, yani arıtma cihazlarına ihtiyaç vardır.

Dünyanın en büyük fikri ve manevi akım pınarı İslâm’dır. Biz şunu görmek ve öğrenmek istiyoruz ki, bir nehir misali akıp on dört asrı geride bırakan İslâm, bu tarihi seyri ve mecrasında, suyun kirlenmesi gibigörünen veya görünmeyen kirlilikler, artıklar ve mikroplara bulaşmış olabilir mi? Eğer kirlenme mümkünse İslâm dünyasında ne gibi fikir ve düşünceler meydana gelmiştir ki, bu pak ve temiz olan maneviyat pınarını bulandırmışlardır?

Bu konu hakkında izahatta bulunmadan önce bir noktayı huzurunuza arz etmek istiyorum. Araştırma ehli olmayan avam insanlar, cereyan eden hadiseler ve gelişen olaylar içerisinden ancak tarih açısından önemli olan hadiseleri önemli saymaktalar. Bu tip insanların çoğuna İslam tarihinin önemli hadiseleri nelerdir diye sorduğumuzda akıllarına gelen ilk hadise saldırısı olacaktır. Doğrudur, hem maddi ve insani kaybı açısından ve hem de manevi kaybı açısından Moğol saldırısı oldukça önemli ve mühimdir. Nice kütüphane ve kitap yok edildi ve nice alim öldürüldü. Moğol saldırısı İslâm âlemine oldukça pahalıya mal oldu. Bîr çok âlim ve Müslüman öldürüldü, şehirler harabeye çevrildi, bazı şehirleri hiç bir izi kalmayacak şekilde tahrip ettiler. Bu şehitlerden birisi de zamanın önemli ilim merkezlerinden olan ve çeşitli  zaman dilimlerinde başkentlik de yapmış olan Nişabur şehriydi. Cengiz Han bu şehirde canlı namına bir şeyin bırakılmaması emrini vermişti.(Şehir tahrip edildikten sonra,Cengiz’in emriyle Moğol askerlerinin şehir alanında çift sürerek şehri bir tarla haline getirdiği tarihi kayıtlarda geçiyor. Mütercim)  Bu önemli olan bir hadisedir. Tabii ki hadise kendisini gösterdiği oranda mühimdir. Suyun görünen kirliliği gibi. Fakat İslam dünyasında fiziki hacmi mikrop misali küçük olan, gözle görülmeyen fakat tahribatı Moğol saldırısından fazla olmazsa bile az olmayan akımlar oluşmuştur. Örnekleri sonra arzedeceğim.

İlk olarak biz şunu öğrenmeliyiz, İslâm dinimizin mecra ve yatağının etrafında da bu türlü tahrip edici akımlar oluşmuş mu oluşmamış mı? Belli bir sınıra kadar hayır, fakat o sınırı geçtikten sonra evet bu akımların, oluşumu mümkün olmuştur. Oluşmadığı sınır semavi kitabımız Kur’an’dır. Bu kitap İslâm’ın belkemiği ve güiçlü dayanağıdır. Bu semavi kitap korunmuş, dokunulmamış, pak ve berrak kalmıştır ve hiç bir el veya güç bukitapta tahrifatyapıp müdahalelerde bulunamamıştır.

“Zikri (Kur’an’ı) biz indirdik O’nu biz muhafaza edeceğiz.( Hicr,9) Kur’an-ı Kerim’i, Allah Celle ve A’la öyle bir fesâhet, belagat edebi güzellik, çekicilik ve yüksek bir maneviyatla nazil etti ki, nazil olur olmaz, müminlerin göğsünde korunmaya başlandı. Buna ilaveten Peygamberin emriyle yazıldı. Gerek ahmak dostlar ve gerekse sinsi düşmanlar bu mukaddes kitapta hiçbir değişiklik ve tahrifat yapamadılar. İşte bu kitap arıtma tesisi gibi işlev görmektedir.

Bunu geçersek diğer husus ve kaynaklarda, bu cümleden Resulullah’ın sünnetinde kirlenmeler mümkün olmuştur. Bunun delili Resul-ü Ekrem’in kendi buyruğudur. Peygamberin şu hadisini hem Şiî ve hem de Sünnî kaynakları nakletmişlerdir.: “bana yalan atfedenler çoğalacaktır.Eğer benden bir hadis işitirseniz, onu Kur’an’a arz ediniz. Kur’an’a muhalif olduğunu görürseniz, bunun benden olmadığını ve bana nispet edilerek uydurulduğunu biliniz.” Peygamber-i Ekrem henüz İslâm’ın ilk yıllarındayken bu hadisi buyurmuşlardır. Peygambere yalan atfedenlerin sayısı belki o zamanlar pek fazla değildi, fakat Peygamber gelecekte bunlarınçoğalacağını tahmin etmişti. Peygamber zamanında eğer birisi Peygamber adına 1 yalan uyduruyorduysa, küçük bir iş ve şahsi bir menfaat ve gaye için bunu yapıyordu. Veya kabul ettirmek için Peygamberden şöyle söylediğini işittim diyordu. Fakat daha sonaki dönemlerde Peygamber adına yalan uydurmak toplumsal bir boyut kazanmış oldu. Yani bu gibilerin elinde bir araç halini almış oldu. Siyasiler imanı zayıf olan, dünyanın ve paranın  muhaddisleri elde etmek ve istedikleri herhangi bir konuda hadis uydurmalarını eiçin büyük miktarda para harcıyorlardı. Örneğin Muaviye, Sumret İbn-i Cundeb’e dinar verdi. Buna karşılık olarak kendisinden Hz. Ali aleyhine bir hadis uydurmasını Sumret İbn-i Cundeb de: “Ben Peygamberden;

“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’ın rızasını almak için kendini feda eder.”(Bakara 207) âyet-i celilesini Abdurrahman İbn-i Mülcem (İmam Ali’nin katili) hakkında indiğini işittim.” (Bu ayetin nüzul sebebi Hz. Ali’dir.. Hicret gecesi Hz Ali ölümü göze alarak Peygamberin yatağında yattı. Müt.)  dedi.  Böyle bir hâdise de Mansur Abbasi’nin oğlu ve Abbasilerin üçüncü halifesi Mehdi zamanında yaşandı. Mehdi’nin güvercinlerle oynama alışkanlığı çok fazlaydı. O bu konuda oldukça maharet kazanmıştı, yarışmalar tertipliyordu. Bu yalancı muhaddislerden biri, bir gün Mehdi’nin yanına geldi. Mehdi’nin gönlünü almak için şöyle dedi: “Ben Peygamber1 den şöyle işittim:

Yarışma ancak koşu hayvanları, ok atma ve kuşlarla yapılabilir.”(Atıcılık ve binicilik hakkında çeşitli hadisler kaynaklarda vardır. Ama kuşları yarıştırmanın cevazı veya fazileti hakkında herhangi bir hadis yoktur. Mütercim)

Tair (kuş) ifadesini kendisinden eklemişti. Bundan oldukça hoşlanan Mehdi kendisine çokça para verdi. Bu gibi akımlara İslâm dünyasında sıkça rastlanmaktaydı. Hadis uydurma veya tahrif etmede inisiyatif Yahudilerin elindeydi. Yahudiler kendi inanç ve düşüncelerini hadis formunda Müslümanlar arasında yayıyorlardı. Bunlar nifak yapmakta da mahirdirler. Müslümanlık tezahüründe bulunuyorlar, Müslümanlara gidip geliyorlar, Müslümanlarla sıkı bir diyalog içerisinde oluyorlar, böylece kendi fikir ve düşüncelerini hadis kanalıyla Müslümanlar arasında yayıyorlardı. Bu işte oldukça başarılıydılar. Hristiyanlar ve maneviler de(Manevilik İslam öncesi eski İran dinlerinden birisidir. Mütercim) bu alanda çalıştılar, fakat Yahudilerin maharet ve başarısını bunlar gösteremediler. Çünkü Yahudiler Müslüman görünmek ve İslâm tezahüründe bulunmakta oldukça başarılıydılar, öyle ki Müslümanlar bu münafıkları bazen kendilerinden daha mü’min ve muttakî zannediyorlardı. Önce Yahudi sonra da Müslümanolan ve bir kızı bulunan biri hakkında şöyle bir rivayet vardır: Daha önce Yahudi olan bir genç sonra Müslüman oluyor ve bu önceleri Yahudi olan adamın kızını istemeye gidiyor, adam bir türlü kızı vermiyor. Kendisine “niye kızı vermiyorsun”diyesorulduğunda, benbu gencin İslam’ınainanmıyorum çünkü ben Müslüman olduktan on beş sene sonrasına kadar hep yalan söylüyordum, bu Yahudi olan genç ise daha yedi senedir Müslüman olmuş, ben bunun İslâm’ına ve yalan konuşmadığına inanmıyorum şeklinde cevap veriyor.

Bunlar fikir mecrasında meydana gelen kirliliklerdir. İslâm’ın bu türlü kirlilikleri temizleye­cek arıtma mekanizması bulunmaktadır. İlk etapta Kur’an’ın kendisi arıtma işlemini yapmak­tadır. Biz işittiklerimizi Kur’an’a sunmalıyız. Bir diğer arıtma mekanizması ise akıldır. Kur’an aklı hüccet kabul etmektedir. Üçüncü arıtma mekanizması ise Rasûl-i Ekrem’in mütevatir hadis ve sünnetleriyle Ehl-i Beyt imamlarından bize ulaşan mütevatir rivayetlerdir. Örneğin imamlar bir arıtma mekanizması hükmünde olan Kur’an’dan nasıl yararlanıyorlardı? Abbasi Halifesi Me’mun’un döneminde ilmi bir hareket şekillendi. Me’mun birçok ilmi seminer ve münazara meclisi düzenliyordu, kendisi bilge ve ilimsever biri olduğu için ilmi toplantı ve tartışmalardan çokça hoşlanıyordu. Bütün dinlere ve mezheplere hürriyet vermişti, İmam Rıza (a.s)’nın çeşitli din, mezhep ve meslek sahipleriyle yaptığı bahis ve tartışmalarının çoğu Me’mun’un bu ilmi toplantılarında gerçekleşiyordu. Bilhassa Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Şia hakkında çokça ilmi toplantı düzenliyordu. Kâdî Behlu’l Behçet Efendi adındaki bir Türk şahsiyetin kaleme almış olduğu ‘Teşrih ve Muhakeme” (Açıklama ve Yargı) adlı kitabı çok nefis ve ilginç bir kitaptır. Bu kitap Farsçaya da tercüme edilmiştir. Bu değerli kitapta Me’mun’un, Ehl-i Sünnet ulemasıyla hilafet hususunda yapmış olduğu tartışmalar nakledilmiştir. Me’mun ve emsalleri imamlar ile diğerleri arasında sık sık münazara toplantıları tertipliyordu. Bazen de Hişam bin el-Hakem bu toplantılara katılıyordu. Bu toplantıların bir benzeri Şiîlik ve Sünnîlik hakkında, daha çocuk yaşta olan imam Cevad ile Ehl-i Sünnet alimleri arasında tertiplenmişti. Bu toplantıda Ehl-i Sünnet alimi Ebu Bekir ve Ömer’in fazileti hakkında Rasûlullah’tan hadisler nakletti. İmam’a: “Siz Şeyheyn8 hakkında ne diyosunuz? Halbuki biz Rasûlullah’ın:

“Muhakak ki Ebu Bekr ve Ömer Cennet ehlinin yaşlılarındandırlar.” dediğini işittik.” Ayrıca bu babda bir hadis daha nakletti: Bir gün Cebrail Hz. Peygamber’e geldi. Allah tarafından şöyle dedi; ben (Allah) Ebu Bekir’den razıyım, ondan sor acaba o da benden razı mı değil mi ?” Hz. Cevad (as) cevaben şöyle dedi:” Biz Ebu Bekir’in faziletini inkar etmiyoruz. Fakat bir husus var ve tüm Müslümanlar da bunu kabul ediyorlar, o da şudur: Peygamber Veda Haccında buyurdu ki,

“Benim adıma yalan uyduranlar çoğalmıştır.” Peygamber bir de ölçü koydu, o da Kur’an’dır. Benden işittiğiniz bir şeyi Kur’an’a arzedin (sunun), eğer Kur’an’a uyuyorsa kabul edin yoksa reddedin. Kur’an tüm cennet ehlinin genç olduğunu söylüyor. Diğer hadise gelince Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor. Andolsuninsanı biz yarattık ve nefsinin kendine fısıldadıklarını da biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.”9 Peki nasıl oluyor da Kur’an’ın kendisini bu şekilde tanıttığı Allah Peygamber’den soruyor ki ben filan kulumdan razıyım, sen de ondan sor acaba o benden razı mı değil mi?

 

Demek ki Kur’an’ınkendisi bir ölçüt ve tarihin seyri içerisinde meydana gelen kirlenmeleri temizleyici bir aygıttır. Bu iki üç şey bizim hoşnutluğumuzun mayasını oluşturmaktadır, Bunun içindir ki kimse bize, dinimizin de diğer dinler gibi başlangıçta temiz ve berrak ama tarihin seyri içerisinde kirlenerek tamamen bozulduğunu söyleyemez. Örneğin Zerdüştiliği ele alalım. Kimse bu dinin asıl kaynak ve kitabının ne olduğunu bir türlü anlayamıyor, zaten bu kaynak kitabı bulmak mümkün olmuyor. Zerdüşt’ün hangi yıllarda yaşadığını anlamak da zor. Birkaç yıl öncesine kadar böyle bir şahsın yani Zerdüşt’ün varlığına bile kuşkuyla bakılıyordu. Yani gerçekten böyle bir şahıs var mı, yoksa efsanevî kahramanlar olan Rüstem ve İsfendiyar gibi bu da efsanevi bir şahsiyet midir? Farzedelim ki böyle gerçek bir şahsiyet varmış ve bir zamanlar geçerli ve doğruymuş. Ama bu dinin esasını teşkil eden “iyi konuş, iyi düşün ve iyi yap” ilkeleri yalnız başına dinî ta’lim ve öğreti olamaz ki. Çünkü dünyada belki var olan en küçük sözdür bu söz. O kadar geneldir ki, hiç bir anlam taşımamaktadır. Bir manası yoktur. Herkes kendi sözünü güzel söz niteliyor. Herkes kendi yaptığını iyi olarak görüyor. İyi zan ve iyi düşünce hususunda da durum bundan ibarettir. Dünyada var olan ekol ve meşreplerin her biri, kendi düşüncesini iyi ve belki de en güzel düşünce olarak niteliyor. Örneğin kapitalist dünya belli bir takım sözler, eylemler ve fikirler için bunlar iyidir diyor. Komünist dünya ise metot ve düşünceler sunuyor, . Komünizm de doğruyu savunduğunu söylüyor. Yalnızca iyi söz, iyi düşünce, iyi amel demekle yetinen bir ekol, dünyada yaşama şansına sahip değildir. İyi söz dedikten sonra, iyi sözün ne olduğunu belirleyen, güzel düşünceyi ve güzel eylemi belirleyip şablon ve çerçevesini çizen bir ekol ancak yaşama şansını yakalayabilir.

Hıristiyanlık ve Yahudilikte de durum bundan pek farklı değildir. Dünyada temel ilke ve prensipleri sarsılmamış ve kirlenmemiş olan tek din olarak ancak İslâm gösterilebilir. Bunun sırrını da arz ettim. İslâm dünyasında hiçbir yanlış ve kirli fikir akımının vücuda gelmediğini söylemek istemiyorum. Çeşitli yanlış ve kirli fikir akımları İslâm dünyasında da meydana Fakat İslâm dini vücuda gelecek muhtemel her türlü kirli ve yanlış akımı rafine edip arıtacakgüçlü bir aygıta ve temiz bir fikrî akıma sahiptir. Bu aygıtın (arıtma mekanizmasının) en önemli ve ilk unsuru Kur’an’ın kendisidir. Büyük ölçüt Kııran’dır. Kur’an’dan sonra Peygamberin mütevâtir hadis ve sünneti tüm Müslümanlar için ve biz Şiîler için ayrıca Ehl-i Beyt imamlarının kat’i ve mütevâtir sünneti, önemli diğer iki unsurdur. Yani bu kadar şüpheli ve zayıf hadis içerisinde bizler için delil ve hüccet olacak kesin ve mütevâtir hadisler vardır. Bunlar mi’yar ve ölçü olabilir. Diğer yandan Kur’an-ı Kerim başından beri aklı bir hüccet kılmıştır. İslâm hiç bir zaman aklın aleyhine kıyam etmemiştir. Sapık Bahailik fırkasının sapık başı Huseyn Ali Baha -ki, buna mensup olan bir fırka veya dinin başı demek dahi yanlıştır -şöyle diyor: “Kör ol ki cemalimi göresin, sağır ol ki nağmemi işitesin.” Bu nasıl bir cemaldir ki, kişi onu görmek için kör olmalı veya bu nasıl ses ve nağmedir ki onu işitmek için insan sağır olmalıdır? Ama Kur’an’ın deyişi ise gözünü aç ki cemalimi göresin, kulağını aç ki sesimi, nağmemi işitesin. Gerçeklerimi anlamak için zihnini ve fikrini aç. Kur’an gözünü, kulağını ve düşüncesini kullan­mayan ve ahmakçasına bir teslimiyet ve taabbüde bürünen insanları sert bir dille yermektedir.

Kur’an hiç bir zaman Müslümanları “Ey iman edenler” veya “Ey Müminler” hitabından başka bir hitap veya çağrıyla çağırmamıştır Ey Allah’ın koyunları demiyor. Siz koyunsunuz ve koyun gibi teslim olmalısınız demiyor. Kur’an, tarihi de aklî bir mantıkla yorumlamaktadır. Kur’an namazdan bahsederken, namazın felsefesinden de bahsetmektedir. Kur’an Allah’ın ispatını yaparken delillendirme mantığıyla hareket etmekte ve şöyle demektedir:

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Çünkü onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır, onlarla işitmezler, işte onlar hayvanlar gibidirler hatta daha da aşağıdırlar (şaşkındırlar) ve işte asıl gafiller onlardır.”(Araf 179) Kur’an’ın üslûbu çok edeplice bir üsluptur. Ancak iki üç yerde istisnaî bir durum söz konusudur. Ve Kur’an bu yerde hakaretvari ifadeler kullanmaktadır. Bu hakaretvari ifadelerin kullanıldığı yerlerden biri de imam Kazım (as)’ın ifadesiyle natik hüccet olan aklın ihmal edildiği ve insanın bu hücceti kullanmadığı yer ve zamandır. Kur’an bu hususta yine buyurmaktadır ki:

“Allah indinde en kötü canlılar hangileridir? Allah nezdinde en kötü insanlar, Allah’ın kendi­lerine dil verdiği halde dilsiz (kekeç) olanlar, kulak verdiği halde sağır olanlar ve akıl verdiği halde akıllarını kullanmayan ve düşünüp taşınmayan kimselerdir.” (Enfal 22)

Bu ölçüt ve kıstasları İslam bize kullanmamız için vermiştir. Şimdi İslâm tarihinde meydana gelen yanlış fikri akımları de alıp inceleyelim. İslâm dininde bir arıtma mekanizmasının bulunduğunu sizlere anlatmak için bu gece oldukça çaba gösterdim, bilmiyorum iyi anlatabildim mi, yoksa anlatamadım mı? Fakat şunu da bilmelisiniz ki kirletici ve bunaltıcı olanlar İslâm’ın ilk yıllarından günümüze dek devamlı var olagelmişlerdir. Biz bu kirli ve bunaltıcı akımları tanıyamazsak, arıtma mekanizmasından istenilen şekilde yararlanamayız. Bu yanlış ve kirli akımların zarar ve ziyanları Moğol saldırısının tahribatından fazla olmazsa bile az değildir. Moğol saldırısı gözle görülebilen somut bir kirlilik idi. Gözle görülmeyen soyut kirlilikler de vardır. Dün gece ben Harici cereyanından bahsettim. Bu cereyan yalnızca askeri bir boyutu haiz bir olgu değil ki, savaş meydanındaki bir yenilgiyle dosyası kapanmış olsun. Bu cereyanın dinî ve mezhebi boyutu da vardır. Mezhebi boyutu var diyoruz çünkü kendilerine mahsus fıkıh tedvin etmişlerdi ve hatta bu fıkıh diğer İslâm fırkalarının fıkıhçılarını da etkilemiştir.

Değindiğim bir diğer ekol (akım) ise Eş’arîlikti. Haddi hesabı olmayan bir zahirperestlik vardır bu ekolde. Peygambere nispet edilen her hadisin doğru olduğunu söylüyorlardı. Bunlar her cümleyi binlerce muhalif karinenin bulunmasına rağmen, zahirî (görünen) manasına hamlediyorlardı.Bir zamanlar Edward Brown’in “Edebiyat tarihi” adlı kitabının birinci cildini okuyorken, Eşarîlik gibi itikadî mezhepleri açıklayan bölümüne gözüm ilişti. O bölümde Brown dünya çapında saygınlığı olan Hollandalı oryantalist “Dezi”den şöyle bir hadis naklediyor: Peygamber şöyle buyuruyor: “Bedir savaşında Allah’ı gördüğünüz gibi kıyamet gününde de Allah’ıgöreceksiniz.” Çok şaşırdım, ne demek bu? Sonraları araştırdım ve bu rivayeti hadis kitaplarında değil kelam kitaplarında buldum. Tabiî ki Bnown’in naklettiği şekilde değil de şu şekilde:

Yani siz dolunayı gördüğünüz gibi kıyamet gününde Rabbinizi göreceksiniz” On dördüncü gecede dolunay halini alan aya araplar “Bedr” diyorlar.   Yazar Leyletu’l-Bedr’i yani dolunay gecesini Bedir savaşı olarak anlamış. Biz kelam kitaplarında var olan bu hadisin gerçekten hadis kitaplarında olup olmadığını araştırdık. Şii hadis kitaplarında asla böyle bir hadis yoktur. Sünnî kitaplarında ise başka bir şekilde nakledilmiş ve mutekellimelerin elinde bu hale gelmiştir. Hadisin başlangıcı şöyledir:” Adamın biri Rasûl-i Ekrem’in huzuruna gelip şöyle sordu: Nasıl olur da bir anda bütün insanlar Allah’ı görecekler? Peygamber bu sorunun cevabında buyurdular; nasıl ki insanlar bir yaratık olan ayı bir anda görebiliyorlar, aynı şekilde ayın yaratıcısını da o şekilde göreceklerdir.”

Bakın zaman seyri içerisinde bir hadis ilk şeklinden uzaklaşıp nasıl yeni bir şekil kazanıyor! Arıtma mekanizması olan Kur’an bu gibi durumlarda hemen imdadımıza yetişmektedir. Kur’an şöylebuyurmaktadır.

“Gözler onu (Allah’ı) göremez, hâlbuki o gözleri (bakışları) görür”(En’am 103)

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv