MARKSİST DÜŞÜNCEYE GÖRE DİN – MUHAMMED BAKIR ES-SADR
Bu yazı kez okundu.
22 Nisan 2014 14:59 tarihinde eklendi

MARKSİST DÜŞÜNCEYE GÖRE DİN – MUHAMMED BAKIR ES-SADR

Din, düşünce alanında herkesçe fark edilebilecek kadar büyük bir yer işgal etmektedir. Bu sebeple de insanın aklî oluşumunda etkin roller oynamıştır. Zaman süreci içerisinde din çeşitli şekillere bürünmüştür. Vahiy, nübüvvet ve Allah dinî pozitif gerçekleri kendi doktrinler ya­pısından uzaklaştıran marksizmin, din ve dini gelişimlere ilişkin maddeci bir yorum stili getirmesi zorunludur. Mad­deciliğe uymayan görüşe göre din; ilkel insanın tabiat ve tabiatın korkunç güçleri karşısında acze kapılıp zaaf duygusunun tutsağı haline gelmesi ve tabiatın kanunlarıyla sırlarından habersiz oluşundan ötürü doğmuştur. Ama marksizm bu tip bir yorumu benimsememektedir. Yorum, marksizmin temel yapısıyla uyuşmamaktadır. Çünkü bu doktrin; yorum ve izaha muhtaç olan tüm hususların yo­rumlayıcısı ve yegâne doğuş sebebi olması gereken üretim esasına dayalı olan ekonomik kondisyonla dini birbirine bağlamamak ve ekonomik kondisyonun, dini doğurduğunu kabul etmemeği hatalı saymaktadır. Bu meyanda Konstantinov şöyle der:

«Ne ki Leninci marksizm, tarihî maddeciliğin bu tür şe­kil değiştirmelerine her zaman karşı çıkmıştır. Sosyal, hukukî, siyasî ve dinî düşüncelerin kaynağının her şeyden ön­ce ekonomide aranması gerektiğini ispatlamıştır.» [1]

İşte bunun içindir ki marksizm, dinin doğuş sebebini top­lumun ekonomik kondisyonunda aramış, en sonunda sınıf­lı toplum bileşiğinde bulmuştur, güya. Sınıflı toplumda ezi­len sınıf perişan ve acınacak bir realiteyi yaşamaktadır. Te­selliye kavuşup avunabilmek için, ezilen sınıfın zihninde di­nî düşünceler -tabir caizse- adeta yanardağ gibi patlamak­tadır.

Bu konuda Marx söyle der:

«Dinî ihtiyaç, hayat realitesindeki ihtiyaçlılık ve düş­künlüğün ifadesidir. Dine sarılma ihtiyacı, aynı zamanda hayat realitesindeki sefaleti yenmek isteğinden ileri gel­mektedir. Din, omuzu elem yüküyle ağırlaşan kimselerin dostudur. Din, içinde ruh kalmamış olan bir dünyanın ru­hudur. Dîn, düşünce yönünden iflas etmiş bir dünyanın dü­şüncesidir. Din, milletleri uyutan bir afyondur! Şu. halde, göz yaşlarıyla dolup taşan bu (yoksullar) vadisini eleştire­bilmek için ilk etapta dini bir eleştiriye tabi tutmalıyız.» [2]

Marksizmin bu alandaki çabaları bir tek noktada toplan­maktadır. Şöyle ki: Din, toplumdaki sınıflar arası çelişkinin bir ürünüdür. Ne var ki marksizmin, dinin çelişkiden doğu­şunun ne şekilde olduğu hususundaki düşünceleri birbirini tutmamaktadır. Marksizm bazen şöyle bir düşünce beyanında bulunur: Din; ezilmekte olan sınıfın, kendi istek ve arzula­rını, siyasal fonksiyonlarını unutup sefil, perişan realiteleri­ne teslim olup boyun eğmeleri için, ezici sömürgen sınıf tara­fından ezilen mahkûm sınıfa içirilen bir afyondur. Bu şekliy­le de din; emekçilerle yoksulları aldatıp avlamak için örmüş olduğu bir tuzaktan başka bir şev değildir!

Marksizm bu sözleri söylerken tarihî bir realiteye karşı ga­fil davranmaktadır. Bu tarihî realite açıkça ispatlanmak­tadır ki; din, her zaman yoksullarla düşkünlerin, kucağında doğmuş, tüm toplumu nuruyla aydınlatmadan önce yok­sullarla düşkünlerin gönlünü nurlandırmıştır.

İşte size İsevîlik : Bu dinin bayrağını, ruhî bir aşk ate­şinden başka -ki bu aşk ateşi onların gönüllerini yakmak­taydı- hiç bir şeye sahip olmayan yoksul davetçiler, dünya­nın dört bir yanında özellikle Roma İmparatorluğunda dalgalandırmışlardı.

Yine bunun gibi İslâm davetine ilk kucak açan grup da -ki bu grup İslâm Ümmetinin çekirdeği idi- çoğunlukla Mek­ke toplumunun yoksul ve yoksulluk derecesine yakın insan­larından oluşmuştu. Şu halde dini; ezilenlerin sırtına bin­mek ve kendi çıkarlarım korumak amacıyla ezici sömürgensınıfın bir esiri olarak yorumlamak nasıl mümkün oluyor!

Marksizm mülk sahibi ezici sınıfın kendi çıkarlarını koru­ması için dini meydana getirdiğine inanıyorsa biz de marksizme şöyle bir soru yöneltebiliriz: İslâmlığın kesin olarak yasaklanmasından önce Mekke’de yüksek oranda faiz alınıp veriliyordu. Faize dayalı bir sermayeyi ortadan kaldırmakiçin İslâm dininin faal, etkin bir araç (Haramlık) ortaya koymuş olması, ezici sınıfın çıkarlarına maddi yönden ters düşmüyor muydu? Ezici sınıfın kendi aristokratik zihni­yetlerinden vazgeçmeleri, çıkarlarına ters düşmüyor muy­du? İslâm dini; insanlar arasında eşitliğin hâkim kılınma­sına, insana değer verilmesine, zenginlerin, hoş karşılanma­masına, zenginlerin haksız yere gururlanmalarına karşılık yerilmesine çağrıda bulunuyordu. Bu meyanda Hz. İsa’nın bir sözünü de nakletmekte fayda mülahaza ediyorum: İçi­nizde ulu olmak, yücelmek isteyen bir kimse varsa size hiz­metçilik yapsın. Bir devenin iğne deliğinden geçmesi, kibirli zenginin ilâhî, melekût (manâ) alemine yükselmesindençok daha kolaydır.

Bazen marksizmin, dînin sınıfsal yorumunu başka bir yoldan yaptığını da görüyoruz. Marksizm, dinin, ezilen ve sö­mürülen sınıfın gönlünü dolduran ümitsizlik ve sefalettenkaynaklandığını iddia etmektedir. Buna göre ezilenler, dini bizzat kendileri için icat etmektedirler. Dinde teselli bul­makta, dinin gölgesinde emel ve ümit beslemektedirler. Din: yoksulların, ezilenlerin ideolojisidir.. Ezici sınıfların eseri de­ğildir…

Şanslılık eseri olarak ilkel toplumların tarihlerinden öğreniyoruz ki din; sadece sınıflı toplumların fikri olgula­rından biri değildir. Tersine marksizmin, sınıfsız bir komünist rejiminde yaşadıklarını sanmış olduğu ilkel toplumlar bile bu tür düşüncelere girişmişler ve dinî inanç bu toplumlar­da çeşitli şekillerde dışa yansımıştır. Dünyanın ezilen ve sö­mürülen insanların gözyaşlarıyla dolup taşmasından, sınıfsal bileşimin meydana gelişinden önce din, insanın, ha­yatında var olduğuna göre o zaman dini sınıfsal bir yorum stiliyle yorumlamak veya dini, ezilen sınıfı kuşatan sömürü ortamlarının aklî bir yansıması olarak kabul etmek imkân­sız olur. Bütün bunlardan sonra marksizm, ekonomik kondisyonu, dinin yorumlanmasında esas olarak kabul ediyor!

Burada ele alınması gereken bir başka şey daha var: Marksizmin ikinci yorum şeklinde iddia ettiğine göre din, ezilenlerin ideolojisidir. Bu ideoloji ezilenlerin sefalet realitesi ve ekonomik çevresinden doğmaktadır. Buna göre dinî inancın varlığını, ezilenlerin sefalet realitesi ve ekonomikçevresinden ayrı olarak nasıl açıklayabiliriz? Ezilenlerin dı­şındaki kimselerin, ezilenlerin ekonomik realitesinden do­ğan ve ezilenlerce müjdelenen bu yoksullar ideolojisini ka­bullenmeleri nasıl mümkün olmaktadır?

Ezilenlerle kendi arasında hiçbir ilişki bulunmayan ba­zı kimselerin dinî inanca sahip olduklarını, bu kirdelerden bazısının gönlündeki inanç katiliğinin kendilerini inançları uğrunda fedaya sürükleyecek kadar ileri derecelerde oldu­ğunu marksizm hiç bir zaman inkâr edemez. Bu da açıkça ispatlamakta ki düşünür olan bir kimse, kendi ideolojisinin düşüncelerini her zaman kendi ekonomik realitesinden esin­lenerek elde etmez. Çünkü ezilmekte olan bu insanların dinî düşünceleri, bunların sefalet içerisinde oluşlarının -ki böyle bir şey de zaten yoktur.- Bir ifadesi ve çekmekte olduklarızorluklara karşı bir soluklanma ve en nihayet bunların eko­nomik ortamlarının bir yansıması değildir. Bu kişilerin ru­hî ve aklî şartlarıyla uyuşan bir inançtan başka bir şey değildir. Bu kişiler, fikrî temellere dayanarak bu inanca bağ­lanmış, iman etmişlerdir.

Marksizm, dini sınıfsal ekonomik bir yorum stiliyle yo­rumlamakla yetinmemektedir. Daha da ilerilere giderek, dinin gelişimini de ekonomik temellere dayalı olarak yorumlama­ya çalışmaktadır. Bütün milletler, ekonomik ortamları ge­lişip de bağımsız bir millî toplum kurma olanağım elde edin­ce, kulluk etmekte oldukları tanrılar da millileşirler. Tan­rıların egemenlikleri de milli sınırları aşamazlar. Bu millet­ler, bir dünya imparatorluğu olan Roma imparatorluğuna katılırca milliyetleri birbirine karıştı. Bir dünya imparator­luğu kurulunca, tüm dünyaya egemen olacak olan bir dine de ihtiyaç duyuldu. Bu din, 250. kuruluş yılında Roma dev­letinin resmi dini haline gelen Hıristiyanlık dini idi. -Bun­dan sonra Hıristiyanlık, feodal ortamlara göre şekil aldı. Katoliklik şekliyle Hıristiyanlık, gelişme süreci içinde bulunan burjuvazi güçlerle çatışmaya başlayınca, dinî bir reform ve­ya Protestanlık doğmuş oldu. [3]

Bu konuda şöyle bir düşünceye sahibim: Eğer Hıristiyanlık veya Protestanlık, marksizmin ima etmiş olduğu ob­jektif maddî ihtiyaçların bir ifadesi olmuş olsaydı tabii ola­rak Hıristiyanların dünyanın kumanda zincirini elinde bu­lunduran Roma imparatorluğunun kalbinde doğup gelişme­si gerekirdi. Ayrıca dini alandaki, reform hareketlerinin bir­çok Avrupa toplumlarında başlaması ve burjuvazi alanın­da daha da gelişip tekâmül etmesi gerekirdi. Oysaki tarihî gerçek, bunun tam tersi bir istikamettedir.

Hıristiyanlık, siyasal yığılım noktalarında meydana gel­memiştir. Dünya devletini kuran Romalıların arasında da doğmuş değildir. Romalılar Hıristiyanlığı geliştirmişlerdir. Hıristiyanlık bütün bunlardan uzakta Romanın doğudaki sömürgelerinden birinde doğmuştur. Ezilen bir Yahudi halkı arasında gelişmiştir. İmparatorluğun M.Ö. 6. yüzyıldan be­ri sömürmekte olduğu bu ezilen Yahudi halkı milli bir ba­ğımsızlık kurmaktan başka bir şeyi hayal etmiyordu.

Üzerinde hayal kurduğu tek şey; kendisini bu emperyalistlere bağlayan bağlan koparıp parçalamaktı. Bu halk altı asırlık süre zarfında birçok kereler baş kaldırmış, yüz binlerce kurban vermişti. Bu halkın maddî, ekonomik ve siyasal ortamı, sadece Roma imparatorluğunun ihtiyaçlarını kar­şılayan, o zamanın dünya çapındaki tek dini olan Hıristiyanlıktan doğmuş olabilir mîydi?

Avrupa’da fikrî bağımsızlığın önderliğini yapanlar tara­fından başlatılan dinî reform hareketini de burjuvalar baş­latmış değildirler. Burjuvaların reformculuktan bazı ka­zançlar sağladıklarını kabul ediyoruz. Fakat bu ayrı bir hu­sustur. Şu da bir gerçek ki; belirli bir ideoloji niteliğine sahip olması bakımından reform hareketi, sırf burjuva ekono­misinin gelişmesinden doğmuştur. Aksi takdirde reform ha­reketinin diğer Avrupa ülkelerine nispetle öncelikle İngiltere’de doğması gerekirdi. İngiliz burjuvazisi, diğer Avrupa ülkelerindeki burjuvaziden çok daha güçlüydü, o zamanlar. 1215 yılından itibaren İngiltere’de patlak veren devrimler, sıçramalar sayesinde İngilterenin sosyal ve ekonomik yön­den gelişmiş olması onu, diğer Avrupa ülkelerinin ulaşamayacağı bir düzeye yükseltmişti. Bütün bunlara rağmen Luther İngiltere’de ortaya çıkıp da burjuvazinin muhafazakâr­lığından yana olmamıştır. Tersine, İngiltere’den uzakta ortaya çıkmış, propaganda ve faaliyetlerini Almanya’da başlat­mıştır. Fransa da bu hareket, inatçı bir Protestan olan bu reformculuğun ikinci adamı olan Kalven tarafından başla­tılmıştır. Kalven zamanında Fransa’da Katoliklerle Protes­tanlar arasında kanlı boğuşmalar ve çatışmalar olmuştur. Alman Komutanı William Urang da güçlü ordusu ile bu ye­ni hareketi destekliyor ve savunuyordu.

Evet bütün bunlardan sonra Protestanlık, İngiltere’de resmi bir mezhep haline geldi. Fakat sunuda söylemek ge­rekir ki reformculuk, burjuva simimin muhafazakâr tutu­munun bir ürünü değildir. Tersine, feodalizmle yönetilen yerlerde yaşamakta olan halkın şuurlanışının bir ürünüdür.

Marksizmin dinlerin tarihî gelişimine ilişkin düşüncesi­ni alıp da bir diğer cihanşümul din olan Islama uygulamaya çalıştığımızda, marksist düşünce ile realite arasındaki çeliş­kiyi muhakkak ki göreceğiz. Avrupa bir dünya devleti olduğuna göre bütün dünyayı kapsayacak olan bir dine muh­taçtır. Arap yarımadasında ise tüm dünyaya hükmedecek olan bir din değil, sadece Arapları kapsamına alacak milli bir din de yoktu.

Araplar sadece çeşitli yörelere dağılan birbirinden kopuk topluluklardan ibarettirler. Her kabilenin tapmakta olduğu bir ilah vardı. Bu kabileler, taştan yapmış oldukları bu tanrı­lar karşısında boyun eğer, kulluk eder, itaat ederlerdi. Bir­birinden kopuk topluluklardan oluşan bu yarımadanın kal­binden cihanşümul bir dinin doğması için maddi ve siyasi ortam elverişli miydi? Bu yarımadanın birbirinden kopuk kabilelerinin bir araya gelip nasıl tek bir soy tek bir ırk ve -tek bir millet meydana getirdikleri hala anlaşılmış değildir. Üstelik bu kabilelerin; cihanşümul bir din olan islâmda so­mutlaşan en yüksek kaliteden bir birliği nasıl meydana ge­tirdiklerini anlayabilecek ve bu bilmecenin sırrım çözebi­lecek tek bir kişi yoktur. Maddi ihtiyaçlar ve siyasal kondisyonlarla bağlı olarak dinî tanrıların, milli tanrılıktan ci­hanşümul tanrılığa doğru yücelerek evrimleştikleri iddia edilmektedir. Peki buna göre Araplar, nasıl olmuş da kendi elleriyle yapmış oldukları kabile tanrılarına tapmaktan vaz geçip, kendisine mücerredin en yüksek derecesiyle yaklaş­mış oldukları cihanşümul bir mabud olan Allaha tapmaya başlamışlardır?

DİPNOTLAR

[1] Konstantinov : T. G. İ. F. R S. 4

 [2] K.Marx: S. 16-17

 [3] Ludwing Feuerbach. S. 103 – 105

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv