RİSALE-İ NURDA  İSLAM KARDEŞLİĞİ – MUHAMMED NASRULLAH
Bu yazı kez okundu.
22 Nisan 2014 14:40 tarihinde eklendi

RİSALE-İ NURDA  İSLAM KARDEŞLİĞİ – MUHAMMED NASRULLAH

Üstad Said Nursi Hazretlerinin bütün eserlerinde işlediği temel mesele imandır, imandan sonra en mühim ikinci mesele ittihat ve uhuvvettir. Üstad her zaman, İslâm birliği ve din kardeşliğinin önemi üzerinde ısrarla durmakta ve bunu, Müslümanların Allah’a içten bir imanla bağlanmalarının neticesi olarak düşünmektedir. Nitekim, “Sadâ-i Hakikat” adlı yazısında “Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi İttihad-ı İslâm’dır” demek suretiyle bu hassasiyetini dile getirmektedir. Yine aynı yazıda “Bu ittihadın meşrebi muhabbettir. Husumeti ise, cehalet, zaruret ve nifaktır” ifadesiyle, birlik ve kardeşliğin ancak muhabbetle oluşabileceğini insaf ehline ilân etmektedir. Çünkü; “iman muhabbeti, İslâm uhuvveti gerektirir.”

Üstad Said Nursi Hazretleri; İslâm kardeşliği ile unsuriyet ve şahsî menfaatlere dayalı kardeşliği mukayese ederek; birincisinin sâdıkane, hakikî ve bütün ümmet-i İslâmiye’yi kuşatacak kadar geniş, ikincisinin ise, mecazî, gayr-i hakikî ve geçici olduğunu beyan etmektedir. İslâm birliğinin tesis edilebilmesi de; öncelikle İslâm kardeşliğinin bütün yönleriyle tesis edilip pekiştirilmesiyle mümkündür. Bu da tabii ki, dünya hayatının geçici heveslerindeki ortaklığa dayanan bir kardeşlikle değil, dünya ve ahireti kuşatan, ilâhî bir kuvvetten destek alan kardeşlikle gerçekleşir.

Üstad mektubat adlı eserinde müminlere karşı kin ve düşmanlık ile ilgili şöyle buyurmaktadır:

“Mü’mine adavet zulümdür:

Evvela; hakikat’ nazarında zulümdür. Ey mü’mine kin ve adavet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir evde bulunsan; seninle beraber, dokuz mâsum ile bir cani var; o gemiyi batırmaya ve o evi yakmaya çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semavata işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ, bir tek mâsum, dokuz cani olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılamaz.

Aynen öyle de, sen, bir hâne-i Rabbaniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir mü’minin vücudunda iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi dokuz değil, belki yirmi sıfat-ı mâsume varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir cani sıfatı yüzünden, ona kin ve adavet bağlamakta o hane-i mâneviye-i vücudun mânen gark ve ihrâkına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen onun gibi şeni ve gaddar bir zulümdür.”

Allah’a hâlisâne bir şekilde inanan mü’mine düşmanlık etmek sadece hakikatte değil, hikmet nazarında dahi zulümdür. “Zira malumdur ki, adavet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar.”

“Evet, mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla, ıslahına çalışır.” “…Ve asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk etmek değil, belki daha ziyade uhuvvetini kuvvetlendirip ıslahına çalışmak ehl-i sadakatin şe’nidir.” Onun içindir ki, Resulullah Efendimiz ,mü’minin mü’mine üç günden fazla dargın durup konuşmamasına müsaade etmemiştir.

Üstad Said Nursî; İslâmî vasıflarıyla kıymetlenen bir mü’mine düşmanlık etmeyi; “adi küçük taşları Kâbe’den veya Uhud Dağı’ndan daha ehemmiyetli görmek akılsızlığına” benzetmekte ve şöyle demektedir:

“Tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.”

“Mümine muhabbet etmek gerekir,” çünkü “mü’min kâinata bir uhuvvet beşiği olarak bakar.”

…”Bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuur ile sana gösterdiği ve bildirdiği Esma-i İlahiye adedince vahdet alâkaları ve uhuvvet münasebetleri var. Meselâ; her ikinizin Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir, bir, bir… bine kadar bir, bir.

Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir. Bir, bir.. yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir… ona kadar bir, bir. Bu kadar bir bir’ler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde, şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakiki adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o râbıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebet-i uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu, kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın.”

Bu cümleleriyle mü’minleri imanda birleşmeye teşvik ve ikna eden Üstad Said Nursî; aralarında bu kadar ortaklık bağı varken tefrikaya sebep olan bir takım gurupların mensuplarına hitaben de şöyle sesleniyor:

“…Ey divâneler! İşitmediniz mi, anlamamış mısınız ki, Müminler ancak kardeştir’ (Hucurat,49:10) âyeti bir namus-u İlahîdir veya körleşmiş misiniz ki, görmüyor musunuz ki, Sizden biriniz, kendisi için istediği şeyi kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olmaz’ hadîsi bir düstur-u Nebevî’dir. Acaba şu sıdk ve kizb mabeyninde mütereddit olan inkâr mes’elesi, nasıl oldu da, şu iki esas-ı azim ve metine nâsih olabildi ?”

Üstad Said Nursî; İslâm kardeşliğini sadece tavsiye etmekle kalmamış, iman birliğine zarar verecek bir davranışla karşılaştığında bizzat müdahale edip buna sebep olan insanlarla mücadele etmiştir. Onun bu tavrı bize, aklında ve kalbinde sağlam temellere oturttuğu iman kardeşliği için gerektiğinde cesaretle ayağa kalkabilmenin lüzumunu göstermektedir. Çünkü o; “Topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi uzlaştırdı. O’nun nimetiyle kardeşler hâline geldiniz” (Al-i İmrân,3:103) ayetindeki sağlam ipe, yani Kur’an’a tam manasıyla yapışan bir mü’mindir. “…Evet, Kur’ân, arşı ferşe bağlamış bir zincir, bir hablullahtır” diyerek çağın yeniden aydınlanmasının ancak bu ipe tutunmakla mümkün olduğunu söylemiştir.

Bediüzzaman Said Nursî, Kur’ân’a hakkıyla sarılmanın tabii bir sonucu olarak Kur’ân hizmetine ömrünü vakfetmiş, şahsiyetini İslâm’a feda etmiş, din kardeşlerinin ayrılığa düşmemesi uğruna pek çok sıkıntılara katlanmış, fakat doğru hedefin İslâm kardeşliğinde birleşmek olduğunu her fırsatta haykırmaktan vaz geçmemiştir. Onun uhuvvet hakkındaki fikirlerini, tam manasıyla anlayabilmek ancak sözlerinin ispatı olan hayatını anlamakla mümkündür. Said Nursî; hayatının bütün dönemlerinde karşımıza hep aynı özellikleri taşıyan mükemmel bir şahsiyet olarak çıkmaktadır. Söyledikleri yaşadıklarının aynası bir müslüman olarak şu tek cümlesi bu kanaatimizin en bariz delili olmaya kâfidir: “Bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete feda ederim.”

“Allah’a ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Yoksa korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz elden gider. Sabredin, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 8:46) Üstad, bu ayetin izahında da titizlikle kardeşlik müessesesinin devamını temine çalışarak uyarıyor ve diyor ki: “Bu hizmet-i Kur’âniyye’de bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde fazilet-furuşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir. Çünkü, nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez; bir gözü bir gözünü tenkit etmez; dili kulağına itiraz etmez; kalp ruhun ayıbını görmez.. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder; yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.” Devamında bunun sırrını şöyle açıklar:

“Bu sırrın sırrı şudur ki: hakiki, samimi bir ittifakta her bir fert, sair kardeşlerin gözüyle bakabilir ve kulaklarıyla de işitebilir. Güya on hakiki müttehid adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda kıymeti ve kuvvetleri vardır.”

“Risale-i Nur nifak ve şikakı, tefrikayı, fitne ve fesadı kaldırıp; kardeşliği, uhuvvet-i diniyeyi, tesanüd ve teavünü yerleştirir. Risale-i Nur mesleğinin bir esası da budur.”

“Evet, bahtiyar odur ki; Kevser-i Kur’ânî’den süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enaniyetini o havuz içine atıp eritendir.”

Üstad islama hizmetin temelinin kardeşlik olduğunu vurgular ve bu kardeşliği İhlas Risalesinde şöyle anlatır:

“Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize; şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-ı maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ en latif ve güzel bir hakikat-ı imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki; en masumane, zararsız bir menfaattir. Mümkün ise, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaş ile yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevab kazanayım, bu güzel mes’eleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur. Fakat mabeyninizdeki sırr-ı ihlasa zarar gelebilir.”

“Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirane iftihar etmektir. Ehl-i tasavvufun mabeyninde “fena fi-ş şeyh, fena fi-r resul” ıstılahatı var. Ben sofi değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte “fena fi-l ihvan” suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna “tefani” denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani: Kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır. Zâten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürid mabeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz “Haliliye” olduğu için, meşrebimiz “hıllet”tir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üss-ül esası, samimî ihlastır.”

“Ey kardeşlerim! Kur’an-ı Hakîm’in hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı; şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip, onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek” olduğundan, mabeynimizde bu nevi hubb-u câhtan gelen rekabet tesir etmemek gerektir. Çünkü mesleğimize bütün bütün münafîdir. Madem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük şeref-i manevîyi, şahsî, hodfüruşane, rekabetkârane, cüz’î bir şerefe ve şöhrete feda etmek; Risale-i Nur şakirdlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim. Evet Risale-i Nur şakirdlerinin kalbi, aklı, ruhu; böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste nefs-i emmare bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir. Bir derece hükmünü; kalb, akıl ve ruhun rağmına olarak icra eder. Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı ittiham etmem. Risale-i Nur’un verdiği tesire binaen itimad ediyorum. Fakat nefs ve heva ve hiss ve vehim bazan aldatıyorlar. Onun için, bazan şiddetli ikaz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefs ve heva ve hiss ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız. Evet eğer mesleğimiz şeyhlik olsa idi, makam bir olurdu veyahut mahdud makamlar bulunurdu. O makama müteaddid istidadlar namzed olurdu. Gıbtakârane bir hodgâmlık olabilirdi. Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir. Gıbtakârane müzahameye medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur; hizmetini tekmil eder.” (21. Lem’a)

Üstad Said Nursi Hazretleri; nefsin yerine kardeşini, rekabetin yerine ihlâsı, dünya hevesi yerine âhiret saadetini koymanın önemini bize şu şekilde anlatmaktadır:

“Kardeşlerinizin nefislerini, nefsinize -şerefte, makamda, teveccühte, hatta menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde- tercih ediniz.” Bir başka yerde şöyle diyor: “Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız! Tenkit edilecek, kardeşlerinizden hariç dairede, çok var. Ben, nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telakki ediyorum; siz de üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Adeta her biriniz ötekinin faziletlerine naşir olunuz.”

Üstad Said Nursi Hazretleri; İslâm âleminde özellikle Sünnîlerle Alevîler arasına sokulan tefrikanın, mezhep farklılığını körükleyerek kanlı çatışmalara kadar götüren esas düşmanın bu tefrikadan istifade ederek her iki tarafı kendisine kul etmeyi plânladığını açıklayarak, bu iki guruba seslenerek diyor ki:

“Ey ehl-i hak olan Ehl-i sünnet ve cemaat! Ve ey l-i Beytin muhabbetini meslek edinen Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizaı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birbirinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde istimal edecek.”

Bundan dolayı, İslâm dairesi içinde, hangi meşrepte olursa olsun, sevgi, kardeşlik ve ittifaka sebep olacak pek çok ortaklığımız bulunduğunu düşünerek hareket etmek zorundayız. Müslümanları küfrün baskısından ancak müspet hareketin, müspet milliyetin ve ehl-i hakla ittifakla Müslümanlar arasında bir şahs-ı manevî oluşturacağını vakit geçmeden anlamalı, bunun için nefsimizi hissiyata kurban etmeyip ihlası şiar edinmeliyiz.

Yakınlaşmayı, kardeş olmayı emreden, ayrılığı ve parçalanmayı yasaklayan dinimiz tevhit dinidir, vahdet dinidir. Ayrı ayrı parmaklar gibi durup aramızda yabancı ve tehlikeli rüzgârların esmesine izin vermemeliyiz. Aksine bugün, kurşunla perçinlenen bir duvar gibi’ dostu düşmanı ayırabilecek anlayış yüceliğine ermeliyiz. Müslümanlar, ancak böylece gerek fert ve gerekse toplum olarak şefkat ile şiddeti yerli yerince ve yeterince kullanabileceklerdir. Ancak o zaman “Onlar kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametlidirler” (48, Fetih, 29) ayet-i kerimesinin, ve “Müminler, birbirini destekleyip kuvvetlendirmede bir binanın elemanları gibidir” hadis-i şerifinin gerçek anlamı anlaşılacaktır.

Kardeşlerim, gelin,içinde yaşadığımız  çağın en ziyade kanayan şu tefrika yarasını, muhabbete, uhuvvete ve ittifaka çağırarak sarmaya çalışan Üstad Said Nursi Hazretlerinin bu güzel, tatlı, kıymetli merhemini kabul edelim ve tıpkı onun gibi can ü gönülden diyelim ki:

“Ya Erhame’r-Râhimîn, meded! Bizi muhafaza eyle. Bizi cin ve insî şeytanların şerrinden kurtar. Kardeşlerimin kalblerini birbirine tam sadakat, muhabbet, uhuvvet ve şefkatle doldur.” (Amin). Vesselam .

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv