FİRAVUNLARIN KARAKTERİ DEĞİŞMEZ – 5
Bu yazı kez okundu.
3 Ocak 2015 15:14 tarihinde eklendi

FİRAVUNLARIN KARAKTERİ DEĞİŞMEZ – 5   MUHAMMED NASRULLAH

 

FİRAVUNLARIN MÜSTEKBİRLİĞİ – HALKLARI KÜÇÜMSEMESİ VE  EZMESİ

 

“Firavun, milletine şöyle seslendi: “Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?”

“Yahut ben zavallı ve neredeyse konuşamayan bu kimseden daha üstün değil miyim?”

“Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardım edecek melekler gelmeli değil mi?”

“Firavun, milletini küçümsedi ama, onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti.”

(Zuhruf – 43/51-54)

 

“Firavun, milletine şöyle seslendi: “Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?”

 

Firavun Allah’ın kendisine insanların hizmetine kullansın diye verdiği milli serveti kendisinin zannederek ve ülkesinde yaşayan insanları da kölesi addederek her türlü ekonomik geliri, yani akarları kendisinin zannetmiş (ve o şekilde de hareket etmiş ) hatta bu zannını ve uygulamasını insanlara kabul ettirmeye çalışmıştır.

 

Firavun, kendi yanlışına, kendi sapıklığına, insanları da ortak etmek istiyordu. Ülkeyi kendisinin mülkü olarak görüyor ve memlekette kendisini mutlak yetki sahibi olarak görüyordu. Kendisini mülkün sahibi görüyor, Hz. Musa’yı da gariban birisi görerek ve göstererek küçümsüyordu. Firavun, Allah’ın kendisine verdiği bu imkanlarla Allah’a hamd etmesi gerekirken, sahip olduğu imkanlarla, insanlara Rablık taslamaya çalışıyordu. Bakın Musa(as)yı küçük, kendisini büyük görerek şöyle diyor;

 

“Yahut ben zavallı ve neredeyse konuşamayan bu kimseden daha üstün değil miyim?”

 

Firavun üstünlüğün ekonomide olduğunu düşünerek Hz. Musa’nın ekonomik durumunun zayıflığına değinerek çevresindeki materyalist ve kapitalist insanları etkilemeye ve onları Hz. Musa’dan uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Ayrıca, neredeyse konuşamayan bir kimse!, diyerek Hz. Musa’nın onların dünyasına hitap etmediğini, onun alt tabaka insanlara hitap ettiğinden bahsetmekte ve çevresine karşı  Hz. Musa’yı ve ona inananları kötüleyerek kendince inananları hor ve hakir görmektedir.

 

Evet, firavunlar ve takipçilerinin, ilahi çağrıyı yapan dava erlerine karşı, tavırları budur. Ülkeyi babalarının çiftliği sanarlar. Hakkı konuşanları ve hakkın tarafında duranları, sahip oldukları ,medyalarında küçümseyerek iftira kampanyaları yaparlar. Kendilerinin ilahlaştırdığı ilim! Ve Medeniyet! lerine sarılıp gittikleri yolun doğru olduğunu sanarak kendilerini överken ve üstün görürken, ilahi kaynakları (Kur’an’ı, hadisleri, alimlerin eserlerini) ve bu kaynaklardan beslenen Allah yolunun davetçilerini küçümsemektedirler.

“Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardım edecek melekler gelmeli değil mi?”

 

Firavun ve çevresindekilerin mantığına göre sözü dinlenecek ve kendisine itibar edilecek kişinin altınları, gümüşleri, milyarları, dolarları, fabrikaları, arabaları, korumaları, aveneleri olan güçlü birisi olması gerekmekteydi. Oysaki Hz. Musa ve Hz. Harun’un malı, mülkü, makamı, rütbesi, parası, pulu, doları, euro’su,  koruması, memuru, arabası, fabrikası, yoktu. Yani o kendileri gibi halkın malını sömüren, hesapsız bir şekilde yiyen, içen ve sonra sırtlarına bindiği halka ihanet edip, sömüren birisi değildi.  Yani Firavun’un ve Firavun sisteminin düşünce yapısına göre bu özelliklere sahip olmayan birisinin bu ülkede söz sahibi olması ve halkın karşısında konuşması mümkün değildi. Eğer Musa (as) ın konuştuğu gibi arkasındaki halk düşünmeye ve konuşmaya başlarlarsa, sonlarının geleceğini iyi biliyorlardı.

 

“Firavun, milletini küçümsedi ama, onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti.”

 

Allah’ın elçisine karşı takındığı bu tavırlarıyla, Firavun, kavmini, toplumunu, çevresindekileri küçümsedi ve onların düşüncelerine inanışlarına ve değer yargılarına ambargo koydu, baskı ve istibdada başladı. Siz de böyle inanacaksınız! Siz de böyle benim gibi düşüneceksiniz! Diyerek onları kendisi gibi düşünmeye, kendisi gibi inanmaya zorlayarak, kendi anlayışını zorla onlara empoze ederek onları küçümsedi. Sizler beni dinlemek zorundasınız. Benim dediklerimin dışına çıkamazsınız. Sizin nasıl düşüneceğinizi, nasıl inanacağınızı ben bilirim! Nasıl giyineceğinizi ben belirlerim! Nasıl yaşayacağınızı ben bilirim! Siz bilmezsiniz! Siz anlamazsınız! diyerek kavmini küçümsedi, onları aptal yerine koydu. Onlar da kendilerini küçümseyen bu zorbaya itaat ettiler de kendilerine Allah tarafından verilen gerçek değeri  yeniden vermek için gelmiş Allah’ın elçisine değer vermediler.

 

Firavunların zulmü ve müstekbirliğinin belki de en önemli sebebi halkların mazlumluğu, mustazaflığıdır. Yani kendilerini ezen zalimlere ve onların zulümlerine karşı sessiz kalmalarıdır. Zalimlerin yanı başında ona koltuk değnekliği yapan mazlum olmasa, zalim asla ayakta duramaz. Zalimin varlığı, mazlumun varlığına bağlıdır. Zalimin hayatını sürdüren, mazlumun varlığıdır. Mazlum, mazlum olarak var olmasa, mazlum olarak yaşamaya son verse, tüm Firavunların ve zalimlerin işi bitecektir.

 

Evet kardeşlerim! Tarihi karakterlerinden asla vazgeçmeyen, döneminizdeki firavunlara bakarsanız, göreceksiniz ki, başınızda bulunan firavunlar; sizleri her yönden, tahkir edecekler, küçük görecekler, makamınız, mevkiiniz, paranız, pulunuz yok diye, dünyanın kulu-kölesi olmadınız, onlar gibi düşünmediniz, onların yaşam tarzlarına uymadınız diye sizi aşağılayacaklar, aşağı tabaka muamelesi yapacaklar, Kibirlenip müstekbirleşerek, kendi değer yargılarıyla, makamlarıyla, mevkileriyle, paraları ve pullarıyla sizin üzerinizde de saltanat kurmak isteyeceklerdir.

 

Sakın ola ki bu zalim-müstekbir, alçak ve hainlerin, bu alçakça ve zalimce olan tavırlarına boyun bükmeyin. Mü’min iseniz, en üstün sizsiniz, bunu asla unutmayın. İzzet ve şeref bu dünyalık şeylerde değil, imandadır. İzzet ve şeref, iman edip salih ameller işleyenlerdedir. Beyyine Suresi’nde “Fakat, inanıp salih ameller işleyenler, işte onlar da, yaratıkların en iyileridirler.”(Beyyine 7) buyurarak, İman edip salih amel işleyenlerin, varlıkların en hayırlısı olduğunu anlatan Rabbimiz, iman ve salih amelden yoksun olanların da yaratıkların en şerlileri olduğunu anlatır.

 

Allah’a inanmayanlar, salih ameller işlemeyenler, ne kadar da ekonomik güçleri olursa olsun, mahlukatın en şerlileridir. Bunu asla hatırınızdan çıkarmayın. İtibarın, Allah’a teslimiyet olduğunu unutmayın. Eğer sizler de onların değer yargılarını kabullenir, onların üstün, şerefli olduklarını kabul eder ve onlara boyun bükerseniz, siz de fasıklardan olursunuz. O zaman da onlar sizin üzerinizde büyürler, sizin üzerinizde Rableşirler. Siz fasıklaşır ve onları Kahhâr makamında görmeye başlarsanız, onlar da sizin üzerinizde kahr-u galebelerini artırırlar.

 

Zira bu karaktere sahip olanlar, fasıktırlar, bozuktular. Bundan dolayı, eğer bizde bir takım fısk özellikleri, bir takım bozulmalar gerçekleşirse, o zaman Firavunların bu gövde gösterileri bizim üzerimizde de etkili olmaya başlayacaktır. O zaman biz de onlara itaat etmek ve boyun bükmek zorunda kalacağız. O zaman tıpkı Firavun’un toplumu gibi hayatımızda Allah’a yer vermekle beraber onlara da yer vererek müşrik duruma düşmek zorunda kalacağız. Ama biz, bizdeki bozuklukları, bizdeki fıskları ortadan kaldırma çabası içine girersek, Rabbimiz bize hidayet edecek ve bizi Firavunlara kul köle olmaktan kurtaracaktır.

 

İstikbar (sömürü) ve Sermaye, firavunların sisteminin en bariz özelliklerindendir. Bu parayı ilah edinme ve insanları küçük görerek ezmeye kalkmak ile ilgili ayetlere baktığımız zaman rabbimizin bizleri bunların bu tuzaklarına karşı çok ciddi bir şekilde uyardığını görürüz;

 

“Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri ayetlerimi anlamaktan (Kitabi bir bütün olarak kabul etmekten) çevireceğim. Onlar (tekebbür edenler) her mu’cizeyi görseler de onu kendilerine ‘yol’ edinmezler, fakat sapıklık yolu görürlerse, onu yol edinirler…”(A,raf: 146)

 

“Onlara, (ilk Müslüman) insanların iman ettiği gibi, sizde iman edin, denildiği zaman (tekebbür ederek, kendi aralarında) ‘biz, O sefihlerin (ayak takımı kimselerin) inandığı gibi mi inanacağız?” derler. Doğrusu, (asıl) sefihler (ayak takımı beyinsizler) onlardır. Fakat (bunun böyle olduğunu) bilmezler.”,

“Onlar müminlerle karşılaştıkları zaman (da), ‘Bizde inandık’ derler. Şeytanlarıyla (reisleri-yöneticileriyle) yalnızca (baş başa) kalınca ise, ‘emin olun’ biz sizinle beraberiz (sizlere tabiyiz).Biz, ancak (müminlerle) istihzâ edicileriz’, derler. (Bakara: 13,14)

Ayetleriyle istikbar’ın menhus çehresini gösteren Cenab-ı Hak, Resul-ü Ekrem’ine (sav) şöyle demektedir:

 

“(Ey Resulüm, kâfirlerin müstekbirleri) seni gördükleri vakit, seni yalnız bir eğlence yerine tutuyorlar: ‘Bu mu, Allah’ın peygamber diye gönderdiği? Diyorlar…” (Furkan: 41),

“ Yine şöyle dediler: ‘şu Kur’an, iki memleketten (makam ve sermaye yönünden) bir büyük adama indirilseydi ya…”, “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüyorlar?…” (Zuhruf:31,32)

 

Hz. Musa(as)’ın yakınlarından sayılan ve Allah tarafından geniş servetler ve büyük hazineler verilen ‘Karun’un, helâketini netice veren ‘tekebbürü’ ve; “…Bu (servet-sermaye) bana ancak Ben’de olan ilimle (kendi ilmim- çabam sâyesinde) verilmiştir…” diyerek, sermaye gücü ile öğünmesi ve Hz. Musa’ya karşı ‘Bağy’ da bulunması da, Firavunların zihniyetinin, tarihi arka plânının ve günümüze yansımalarının bir görüntüsüdür.

 

Son asrın en gaddar, cani ve habis rejiminin hakim olduğu bir coğrafyada yaşayan büyük islam kahramanı Bediüzzaman Üstad Said Nursi Hazretleri, firavunların sistemine zilletle  boyun eğmememiz gerektiğini, bunların bizi kurdukları tuzaklarla, düşürmeye çalıştığı fıskü fücura düşmememiz gerektiğini, aksi durumda izzetimizi, şerefimizi ve imanımızı kaybederek dünyada ve ahirette hüsrana düşeceğimizi söylemektedir;

 

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Yarın seni zillet ve rezaletlere maruz bırakmakla terk edecek olan dünyanın sefahetini bugün kemal-i izzet ve şerefle terk edersen, pek aziz ve yüksek olursun. Çünkü, o seni terk etmeden evvel sen onu terk edersen, hayrını alır, şerrinden kurtulursun. Fakat vaziyet mâkûse olursa, kaziye de mâkûse olur.”

 

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Fısk çamuruyla mülevves olan medeniyet, insanları da o çamurla telvis ediyor. Ezcümle: Riyâya şan ve şeref namını vermiş; insanları da o pis ahlâka sevk ediyor. Hakikaten insanlar o riyâya öyle alışmışlar ki, şahıslara yaptıkları gibi, milletlere, hattâ unsurlara bile yapıyorlar. Gazeteleri o riyâya dellâl, tarihleri de alkışçı yapmışlardır. Bu yüzden şahsî hayatlar “hamiyet-i cahiliye” ünvanı altında unsurî hayatlara fedâ edilmektedir.”

 

Ayrıca Üstad Said Nursi Hazretleri, firavunların her türlü tekebbür, zulüm ve cinayetlerine karşı sessiz kalınmamasını, yoksa imanımızı, insanlığımızı, haysiyetimizi ve şerefimizi kaybedeceğimizi söyleyerek, kurtuluşun zalimlerin zulmüne karşı sessiz kalmamakta, tekebbürlerine karşı da, ezilmeden dimdik ayakta durmakla, yani kıyamla olacağını bildirmektedir;

 

“Hem madem bir zalim ve vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kat’î ezecek bir surette davransa, o yerdeki adam eğer o vahşî zalimin ayağını öpse, o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür. Hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur. Hem o canavar, vicdansız zalime karşı zaaf göstermekle, kendisini ezdirmeye teşcî eder. Eğer ayağı altındaki mazlum adam, o zalimin yüzüne tükürse, kalbini ve ruhunu kurtarır, cesed-i bir şehid-i mazlum olur. Evet, tükürün zalimlerin hayâsız yüzlerine!”

 

Gerçek imanın, gerçek bir hürriyetle olacağını ve Allah’tan başka kimseye boyun eğmemek gerektiğini de şu sözlerinde belirtmektedir;

 

“Rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar.”

 

Allah’ı bir bilenlerin, Tevhid ehlinin, yani gerçek Müslümanların sahte ilahlara boyun eğmemesi gerektiğini şu sözlerinde vurgulamaktadır;

 

“   ‘Vahdehü’ Şu kelimede şifalı, saadetli bir müjde vardır. Şöyle ki: Kâinatın ekser envâıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insan, “Vahdehü”   kelimesinde bir melce, bir halâskâr bulur ki, onu bütün o keşmekeşten, o perişaniyetten kurtarır.

 

Yani,  manen der: Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellük edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Her şeyin anahtarı Onun yanında, her şeyin dizgini Onun elindedir. Her şey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.”

 

Üstad Said Nursi firavunların tekebbürü ve hak davayı ve dava erlerini susturma girişimlerine karşı kahramanane bir tavır göstermiştir. Üstad’ın gösterdiği bu inkılabi tavır, bazı ahmak zevatça enaniyet ve hodfuruşluk zannedilmesine mukabil üstad firavunların bu tavırlarına karşı İslami izzetin ve İmani şehametin, korunması gerekliliğini vurgulamıştır.

 

“O meçhul zat, izzet-i ilmiyeyi firavuncuklara karşı muhafazamı bir enaniyet tevehhüm etmiş. Nur talebelerinin hakkımda hüsn-ü zanlarını bütün bütün kırmadığımı bir benlik tahayyül etmiş. Ve iman hakikatlerine dair beyanatıma talebelerin tam itimat ve kanaatlerini temin etmek fikriyle ehl-i velâyetin ve bazı âyâtın kat’î kanaat ettiğim bine yakın emarat ve işaretlerinin izharına mecbur olduğum için bir kısmını has kardeşlerime beyan etmemi bir nevi hodfuruşluk zannetmiş.

 

Evet, bu zamanda dinsizlik hesabına, benlikleri firavunlaşmış derecede ve imana ve Risale-i Nur’a hücumları zamanında onlara karşı tedafü vaziyetimizde tevazu ve mahviyet göstermek büyük bir cinayet ve hıyanettir. Ve o tevazu, tezellül hükmünde bir ahlâk-ı rezile olur. Onlara karşı izzet-i diniyeyi ve şerafet-i ilmiyeyi muhafaza etmek için kahramancasına bir sebat, bir kuvve-i mâneviyeyi göstermek, acaba hiçbir vecihle hodfuruşluk olur mu? Hiçbir şöhretperestlik ve enaniyet olur mu ki, o zat öyle tevehhüm etmiş.”

 

Sonuç olarak, firavunlar mayası gereği halkı maddi ve manevi yönden zayıf bırakarak ezmekte, kurdukları istikbarla müstekbirleşmekte, sahip oldukları sermaye ile sınırsız harcamalar yapıp halkı aç ve sefil bırakmakta, kendilerini ilerici ve medeni gösterip halkı gerici ve yabani olarak lanse etmektedirler. Allah-ü Teala ise yeryüzüne mustazafları hakim kılacağını ve arza salih kullarını mirasçı yapacağını söylemekte ve bu ilahi inkılabın gerçekleşmesi için veraset-i nübüvvet ve velayet-i Ahmet makamına layık ehli beyti resulden mehdi (as) yi ahirzamanda göndereceğini ve firavunların son halkası olan kafirler içindeki büyük deccal (büyük şeytan) Amerika’yı ve bunlara bağlı olan islam aleminde müslümanların yaşadığı coğrafyada boy göstermiş olan islam deccalı süfyanları tarihin çöplüğüne gömeceğini vad etmişdir. Madem Allahu Teala Vad’ etmiştir elbette o vadini yerine getirecektir. Allah vadedenlerin ve vadini yerine getirenlerin en hayırlısıdır.

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv