FİRAVUNLARIN KARAKTERİ DEĞİŞMEZ – 6
Bu yazı kez okundu.
13 Ocak 2015 15:33 tarihinde eklendi

FİRAVUNLARIN KARAKTERİ DEĞİŞMEZ – 6   MUHAMMED NASRULLAH

 

FİRAVUNLARIN VE TÂBÎ’LERİNİN SAHTE İLÂHLAR (İDEOLOJİLER) ÜRETMELERİ

 

“Firavun’un halkının melei: ‘Ne yapıyorsun, seni ve senin tanrılarını terk etsinler, ülkede bozgunculuk yapsınlar diye Musa ile inananlarını kendi hallerine mi bırakacaksın?’ dediler.” (A’râf, 7/127)

 

Burada ‘seni ve ilâhlarını’ denilmesinde Firavun’un taptığı bir takım mabutlar varmış gibi anlaşılabilir. Hâlbuki Firavun kendisinden(kendi nefsinden) üstün bir ilâh kabul etmiyor, “Ben sizin en büyük Rabbinizim” diyordu (Nâziât, 19/24). Ancak bu sözden anladığımız ülkeler üzerinde firavunluk yapanlarında takip  ettiği, izlediği memnun etmeye çalıştığı başka firavunlarda bulunmaktadır yada firavunların izlerinde gittikleri bir takım ataları ve önderleri var ki bunlara işaret etmektedir. Bir başka anlamı da, ‘senin ilâhların’ sözü ‘senin taptığın, senin ibadet ettiğin mabutların’ değil, ‘senin hoşlanıp, kabul ettiğin, tapılsın, kendilerine uyulsun diye izin verdiğin mabutlar’ anlamına gelmektedir. Bu da Firavun’un halkın itikadını bozmak için bir takım sahte mabutlar, önderler, ideolojiler, oluşturduğunu ortaya koymaktadır.

 

“Firavun milletinin ileri gelenleri: “Mûsâ’yı ve milletini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve tanrılarını bıraksınlar diye mi koyuveriyorsun? “dediler. Firavun: “Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz” dedi.”

 

Evet Mele’, Firavun kavminin ileri gelenleri Mûsâ (as)’ın ve ona inananların serbest bırakılmasına, onların inançlarını yaşamalarına izin verilmesine olan tepkilerini dile getiriyorlar. Bu durumun kendileri için oluşturabileceği duruma gözlerini dikiyor ve firavunun dikkatini çekmeye çalışıyorlar.

 

Toplumun ele başları Firavunu tahrik ediyorlar. Küfrün başı, sistemin başı böyle pes ettiği, gücünü tükettiği zaman etrafındakiler onun pes etmesine izin vermiyorlar. Çünkü sistemin yıkılması onların tüm menfaat kanallarının kesilmesi demekti ki, buna asla razı olamazlardı. Bu yüzden diyorlar ki ey Firavun! Bu adamlar seni ve tanrılarını terk etsinler, senin yasalarına karşı gelsinler diye mi serbest bıraktın onları? Böyle bir şey kabullenilemez. Firavun hem kendisi tanrıydı hem de kendisinin ibadet ettiği tanrıları vardı. Yâni böyle müşrik bir toplumda her şey ilah, herkes birbirine tapınmaktadır.

 

Böyle bir şirk toplumunda Firavundan çok Firavun kesilenler kaygı duyuyorlar, sistemin başı olan firavunu uyarıyorlar. Daha önce Musa sihirbazdır diyerek Hz. Musa’yı mahkum edenler şimdi de devletin başını Musa (a.s)’a karşı tahrik ediyorlardı. Musa (a.s)’ın serbest bırakılmasını düzen açısından son derece tehlikeli görüyorlar ve diyorlar ki ey Firavun milli birlik ve bütünlüğümüzü bozan bu adamları serbest bırakırsan senin düzenin tehlikeye girer. Bunlar fitne çıkarırlar bunları yok etmen lâzım, bunları susturman lâzım… gibi akıllar veriyorlar.

 

Aslında kendileri fitneydiler, kendileri fesat çıkarıyorlar, kendileri Allah’ın düzenini bozuyorlar ve Allah kullarına zulmediyorlardı. Ama alçaklar, peygamberi ve peygamber yolunun yolcularını fitne olarak görüyorlar. tâbi onlara göre; iman fitnedir, takva fitnedir, teslimiyet fitnedir, Allah’a kulluk fesattır, hâsılı onların topluma sundukları ilkelere karşı gelmek fitnedir fesattır. Onlar kendilerince fitne gördükleri konuya dikkat çekince Firavun da;

 

Dedi ki siz merak etmeyin elbette ki biz onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını kadınlarını da sağ bırakacağız. Muhakkak ki biz onların üzerinde kahharız, kahiriz, onların topunu ezecek güçteyiz diyor. Siz merak etmeyin diyor Firavun, biz onların toparlanıp güçlenmelerine fırsat vermeyeceğiz. Onların erkeklerini öldürüp(sindirip, diskalifiye ederek) kadınlarını hayasızlaştıracağız.

 

Allah düşmanı, firavun diyor ki; onların kadınlarını hayat kadını haline getireceğim. İşte Firavunlara göre, Firavun sistemlerine göre gerçek hayat budur. Firavun sistemlerine göre toplumda kadının varlık sebebi işte budur. Kadın erkekleri doyurmak için vardır toplumda. Kâfirler diyorlar ki istediğimiz gibi istifade edebilmeliyiz onlardan. İstediğimiz gibi kullanabilmeliyiz onları. Eğer kadınlar bizim bu şehvetlerimize cevap verebilecek bir konumdaysalar, yâni hiç bir ahlâkî kayıt tanımadan, zerre kadar haya, iffet duygusu duymadan her bakımdan serbest ve cömertçe vücutlarını bize arz edebiliyorlarsa işte o zaman bu kadınlar hayatlarını yaşayan kadınlardır. Hayatın tadını çıkaranlar bu kadınlardır. Zira gerçek hayat budur. Ötekiler hayattan habersiz, yaşamaktan uzak ölülerdir, örümcek kafalılardır. İşte Firavunların kafasındaki kadın budur.

 

Muhakkak ki biz onlar üzerine kahiriz, kahharız. Biz onlara hâkim bir konumdayız. Onlar bizim ayağımızın altında karıncalardan farksızdırlar. Müslümanlara böyle bakıyorlar alçaklar. Firavunların gözünde Müslümanlar işte budur. Biz onlara kahharız. Biz istedik mi kestiririz, biz istedik mi açtırırız, biz istedik mi nefes alışınızı bile kontrol ederiz, biz izin vermesek adımınızı bile atamazsınız diyenlerin tümü de bugün Firavunluk taslamaya çalışıyorlar. Hâlbuki bunların hiç birisi Kahhâr değildir.

 

Allah kulları üzerine yegâne Kahhâr’dır, yegâne güç yetirendir, yegâne hâkim olandır. Ancak şu kadarını söyleyelim ki Allah’ı Kahhâr bilmeyenlerin hayatında pek çok Kahhâr’lar olacaktır. Allah’a ait olan bu sıfatı Allah’tan başkaları üzerinde görmeye çalışan insanlar için kendileri Kahhâr görülen bir kısım insanlar da Kahhâr pozları oynama başlayacaktır. Hâlbuki insanlar bu sıfatı sadece Rablerine verip onları Kahhâr görmeseler, onlara değer vermeseler onlar cücelikleri içinde kahrolup gideceklerdi.

 

Bugün maalesef insanlardan pek çoğu bu sıfatı Allah’tan başkaları üzerinde de görüyorlar. İnsanlar böyle gördükleri için pek çokları da onlar üzerinde Kahhâr olduklarını iddia ediyorlar. Ama bakın Allah’ın elçisi Hz. Musa’yı kendisini insanlar üzerinde Kahhâr makamında görmeye çalışan Firavun karşısında görüyoruz. Firavun Hz. Musa’ya işte seni asarım, keserim, zindana atarım, maaşını keserim, güneşini engellerim diye tehditler savurmaya başlayınca Allah’ın elçisi bakın şöyle diyor. Hz. Musa öyle bir Peygamber ki sarayda, hem de bu Firavunun sarayında büyümüş, maddî imkânlar içinde müreffeh bir hayat içinde yetişmiş ama bunu terk edip gitmiş. Medyen’de yedi yıl çobanlık yapmış, aç kalmaya da susuz kalmaya da, ışıksız, yolsuz, asfaltsız, vasıtasız, elektriksiz, telefonsuz, dolmuşsuz, vasıtasız kalmaya da alışmış bir Peygamber. Firavunun asarım, keserim aç bırakırım, susuz bırakırım şeklindeki tehditleri karşısında bakın aynen şöyle diyordu:

 

Ey Firavun senin tehditlerin bana vız gelir. Ben çölden, Medyen’den geliyorum. Arkamda upuzun bir çöl bırakıp geliyorum. Ben bu saydıklarının hiç birisinin olmadığı bir ortamdan geliyorum. Açlığa, susuzluğa dünden alışmışım, sıkıntıların meşakkatlerin alasını yaşamışım ben. Senin bana yapabilecek hiç bir şeyin yoktur. Bunu diyebilen birisine ne yapabilecekti de Firavun? Hz. Mûsâ sarayda maddî şartlar altında, müreffeh bir hayat içinde yetişmiştir ama bunu terk etmiş Medyen’e gitmiş, orada çobanlık yapmış, aç kalmaya susuz kalmaya alışmış bir Peygamberdir.

 

İşte bizler bazen hayatı sadece kendi yaşadığımız ortamdan ibaret sanıp, firavunların bizler için seçmiş olduğu hayat tarzına boyun büküyor, kendi kendimizi bazı şeylerin kölesi yapıyoruz sonra da insanların bizim üzerimizde Rableşmelerine, Kahhâr konuma gelmelerine zemin hazırlıyoruz. Ne zaman ki özgürlüğümüze sahip çıkar firavunların sisteminin de haricinde yaşanabileceğini içimize sindirirsek ve üzerimizdeki ataleti atarak ağır uykudan uyanırsak, o zaman kölelik dönemimiz son bulacak, özgürlük dönemimiz başlayacaktır.

 

Üstad Said Nursi çağının firavunlarına hiçbir zaman boyun bükmemiş, onların verdiği her türlü maaş ve hediyeyi reddetmiş ve insanı insan gibi yaşatacak en önemli unsurun özgürlük olduğunu söyleyerek “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” demiştir. İslam inkılabının kurulmasından sonra kapitalist, emperyalist dünyanın islam inkılabına karşı koyduğu ekonomik ambargoya karşı İmam Humeyni(ra) “Biz Ramazan’ın çocuklarıyız, bizi açlıkla korkutamazlar diyerek” onların bu oyunlarını boşa çıkarmıştır.

 

Firavunun halk üzerindeki bu alçakça planlarını açıklayan Hz. Musa daha sonra kavmine kavmine diyor ki:  “Mûsâ milletine: “Allah’tan yardım dileyin ve sabredin; yeryüzü şüphesiz Allah’ındır, kullardan dilediğini ona mirasçı kılar; sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır” dedi.”

 

Evet Firavunun bu tehditleri karşısında korkuya kapılan kavmine karşı, Allah’ın elçisi, korkmayın diyerek yeryüzünde Allah’ın koyduğu değişmez yasayı anlatıyordu. Toplumuna Allah’ın yasasıyla müjde veriyordu. Bu öyle bir yasa ki Hz. Âdem’den bu yana hiç değişmemişti. Korkmayın Allah dilemedikçe yeryüzünde kimse kimseye bir şey yapamaz Allah’ın yeryüzünde değişmez yasası işte budur diyordu. Bu tanrı taslaklarından korkmayın ve sabırla Allah’tan yardım dileyin.

 

Eğer sabreder bütün güç ve kuvvetin Allah’ta olduğunu bilir ve onun yardımı konusunda ümitsizliğe düşmezseniz, Allah’ın istediği kulluktan vazgeçmez, yılgınlık göstermez, direnir, dayanır ve Allah’tan yardım isterseniz bilesiniz ki yeryüzünün sahibi O’dur, kullarından dilediğini ona vâris kılar. Allah’tan yardım dilemek O’nu Rab bilmeye, O’nu Melik, Kahhâr ve Hâkim bilmeye ve tanımaya bağlıdır.

 

Öyle bir Allah’a iman edeceğiz ki O yalnız kendisinden yardım istenecek, kendisine güvenilecek, yalnız kendisine sığınılacak her şeye güç yetiren bir Allah olacak. Bir de sabredeceğiz. Her şeye rağmen Allah’a kulluğa sabır. Her şeye rağmen Allah’ın istediklerini yapmaya devama sabır. Düşmanlarımız güçlü olsalar da, Allah’ın bize karşı yardımı gecikse de, dostlarımız az olsa da, en kötü şartlar altında bulunsak da yılmadan, yıkılmadan yine kulluğumuza devam edeceğiz. Böylece biz, bize düşeni yerine getirirsek yeryüzünde değişmeyen yasası gereği Rabbimiz yeryüzün mirasını bize devredecek, yeryüzünün egemenliğini bize verecektir.

 

Evet Allah’ın elçisi böyle bir zalim, böyle bir despot karşısında çocukları öldürülmüş, kadınları hayasızlaştırılmış  ve işkencenin en kötüsüne lâyık görülmüş, güçsüz, silahsız Müslümanların yapabilecekleri tek şey sabredip, yılgınlık göstermeyip Rablerinin rahmet kapısına baş vurmalarıydı. Allah kapısını dövmeleriydi. İşte Allah’ın elçisi onlardan bunu istiyordu. Allah’la bağınızı koparmadan Allah’tan yardım isteyin. Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayarak Allah’la irtibatınızı koparmayarak Allah’tan yardım isteyin. Hayatınızla Allah’ın yardımına lâyık olarak dilinizle de bunu gündeme getirerek Allah’tan yardım isteyin. Sabredin, direncinizi, metanetinizi kaybetmeyin. Eğer her şeye rağmen sabreder ve direncinizi kaybetmezseniz kendinizi Allah’ın emirlerini tutabilirseniz bilesiniz ki Allah düşmanlarının size yapabilecekleri hiç bir şey yoktur.

 

İşte o zaman yasaları gereği Allah size yardım edecek düşmanlarınızdan intikamınızı alıverecek ve sizi yeryüzüne varisler kılacaktır. Sizleri yeryüzüne egemen kılacaktır. Çünkü arz Allah’ındır. Sadece firavunun hükmettiği ülke değil, tüm arzın sahibi Allah’tır. Ve o arza kim lâyıksa onları vâris kılar Allah.

 

Ve âkıbet, eninde sonunda müttakilerindir. Güzel son, hayırlı sonuç Müslümanlarındır. Çünkü yeryüzünde Müslümanların olmadığı hiç bir dönem olmamıştır. Yeryüzünde kâfirlerin olmadığı dönemler çok olmuştur, Hz. Adem (a.s) dönemi veya Nuh tufanında yeryüzünde bir tek kâfirin kalmadığı dönemler olmuştur ama Müslümanın olmadığı bir tek dönem gösterilemez. Öyleyse hem bu dünyada, hem de ahirette güzel sonuç, hayırlı âkıbet sadece mü’minlere aittir.

 

Üstad Said Nursi, çağımızın firavunlarından olan İslam deccali süfyanın halkımızın din ve inançlarını yok etmek istemelerini, İslam’ı ve imanı ortadan kaldırıp, dinsizliği ve imansızlığı topluma yaymak istediklerini ve bunu da devlet eliyle yaptıklarından dolayı büyük ölçüde başardıklarını ve bunların bu haince planlarına karşı imana, islama, kur’ana sarılmamız gerektiğini, şu sözleriyle dikkatimizi çekmekte ve uyanık olmamızı istemektedir;

 

“1338′de Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüm. Eyvah dedim, bu ejderha imanın erkânına ilişecek!

 

 

 

O vakit, şu âyet-i kerime bedahet derecesinde vücud ve vahdaniyeti ifham ettiği cihetle ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’an-ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir bürhanı, Arabî risalesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaası’nda tab’ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli bürhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu.”

 

Evet tarih boyunca tüm firavunların ve firavuni sistemlerin sahiplerinin yaptığı gibi günümüz tağuti rejimleride Allah’a, Resulüne ve inananlara açık bir şekilde düşmanlıklarını sergilemekte, İslam’ı ve iman hakikatlerini ortadan kaldırabilmek için kendi heva ve heveslerine uygun bir din yada dini anlayışlar, hayat felsefeleri ortaya koyarak ve bunları süsleyip-püsleyerek insanlara sunmakta, hatta zorla kurdukları sistemde değişik kanallarla(eğitim, kültür, medya, örf, adet vs.) insanlara dikte edip dayatmaktadırlar.

 

Bunların kurduğu bu sahte ilahlar (ideolojiler) batıl olduğu için, hakkın kendini açık ve net bir şekilde göstermesiyle yerle bir olmakta ve tarih sahnesinden silinip gitmektedir. Firavunların bu düzmece tanrılarını yok edecek, bunların kurduğu batıl düzenleri yok edecek, halka karşı kurdukları hile ve tuzakları ortadan kaldırabilecek olan yegane güç, Allah’ın ordularının, hakkın erlerinin, harekete geçmesi, öz Muhammedî İslam’ın fert, toplum ve devlet planında kendini göstermesidir.

 

Ahir zamanın en karanlık döneminde, firavunların uykusunu kaçıran, rahatını bozan, Üstad Said Nursi süfyanilerin her türlü planlarını deşifre etmiş, onların gerçek yüzünü halka tanıtmıştır. İran İslam İnkılabı’nın mazlum halkların üzerine bir güneş gibi doğması, firavuni sistemlerin temelini sarsmış ve onları ölüm sarsıntısına uğratmıştır. Günümüzde İslam inkılabı ile birlikte başlayan İslami uyanış, zulüm düzenlerini çok şiddetli sarsmasıyla birlikte, zalimlerin bir kısmı tarih sahnesinden silinmiş, bir kısmı da silinmeyi beklemektedir. Zira sünnetullah değişmez. Hak geldiği zaman batıl yok olmaya mahkûmdur. Bundan dolayı önümüzdeki yıllarda, Allahın izniyle, batılların yok oluşuna ve hakkın hakimiyetinin yeryüzüne adım adım yayılmasının bir çok örneğine şahit olacağız.

 

“Allah’ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah’ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek tesbih et; O’ndan bağışlama dile, çünkü O, tevbeleri daima kabul edendir.” (Nasr Suresi -110/1-3)

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv