VAHDET, VAHDET İLLA Kİ VAHDET…
Bu yazı kez okundu.
6 Kasım 2015 11:05 tarihinde eklendi

VAHDET, VAHDET İLLA Kİ VAHDET…

Vahdet, vahdet illa ki vahdet...

Organ mafyası gibi çalışan nifak çetelerinin, ümmetin uzuvlarını tefrika bıçağı ile kesip birbirinden ayırdıktan sonra küfre ve zulme sattıkları bir dönemde “müslümanım” diyen şahısların bedenlerinden kopan organlarının acısını hissetmemeleri, ya cansız oluşlarındandır ya da nifağın narkozuyla uyuşmuş olmalarındandır. Bir bedenin uzuvları gibi uyum içinde ve beynin emrinde yaşamaları gerekirken, bulundukları alanda kendilerine özerklik hakkı tanıyanların yaşadığı bilinç felci, İslam ümmetinin belirli kısımlarında da “özür” hali oluşturmaktadır ki bu “özür” nifaktan kaynaklandığı için buna uyanların Allah (c.c.) katında hiçbir özrü bulunmamaktadır.

Minareyi çalmaya niyetlenen hırsızların, ayet ve hadislerin manalarını tahrif ederek önceden hazırladıkları kılıfları piyasaya sürdükleri bugünlerde ümmetin izanının ve aklının başına çuval geçirmeye çalıştıklarını, böylece yolunu göremeyenleri zilletin çukurunun yanına götürdüklerini ne yazık ki müşahade etmekteyiz. Ümmetin onca derdi varken bu dertleri yok sayarcasına zulme hizmet etme derdine düşenlerin cımbızla arayıp bulduğu ve piyasaya yeniymiş gibi sürdüğü tefrika meyvelerinden yiyenlerin de hemen zehirlendiğini, sunulan panzehire sırtının dönenlerin ise iflah olmaz hale geldiğini yine bugünlerde esefle izliyoruz. Zulüm karşısında ya “dut yemiş bülbül” gibi olan ya da zulmün istediği türküyü çığıranların, mazlumların karşısında eli sopalı, ahkam ve racon kesen mafya babalarına dönüşmeleri ve bunu da mezhebi esaslar üzerinden hayata geçirmeleri ise ayrı bir garabet olarak karşımıza çıkmakta ve bizler hayrete düşmekteyiz.

Mezhebi ellerine geçirenlerin, mektebi de ele geçirdikten sonra imanın, cennetin ve cehennemin sahibi gibi davranmaları ve kendileriyle aynı renkte olmayanları sahibi(!) oldukları cennetten mahrum etmeleri ise tevhidi anlamayanların vahdeti zaten anlayamayacaklarının en belirgin işareti olmaktadır. Ümmetin tek renk olması gerektiğini beyan edip Allah’ın (c.c.) rengi olan İslam’ı ve vahdeti değilde mezhebin rengini ön plana çıkaran bu tiplerin, alemin Allah’ın (c.c.) kanunlarına göre idare edilmesi gerektiğini unutup zulme müsaade ederek, ses çıkarmayarak ve varlığını kabul ederek tevhidi umursamadıkları ve alemde ilahi kanunların dışında başka kanunların varlığından rahatsız olmadıkları bilenler için izahtan varestedir. Zira ümmete musallat olmuş bütün saltanatların ya temelinde ya da hemen yanında bu fikriyat olmuş ve o saltanatların halkı uyuşturmak adına kullandığı araç gereç rolünü ifa etmiştir. Zaten hiçbir saltanat kendi varlığına dokunmayan ve kendinin yerine ilahi bir sistemin kurulmasını amaçlamayan mezhebi anlayışa karşı çıkmamış, onlara ibadet yerleri, camiler tesis etmiş, yayılmaları için ellerinden geleni yapmışlardır. Hem tarih hem de günümüz bunun şahididir.

Vahdeti, mezhep ile elde ettikleri rantı kaybetmemek için umursamayanların, bütün hutbe, vaaz ve sohbetlerinin ana teması olan geçmiş, bunlarla muhatap olanların bugünü yaşamasına, idrak etmesine ve bugün izzetli bir duruş sergilemesine müsaade etmemekte, bununla birlikte dostu düşmanı tanımayı engellediği için bu tipleri düşmanın kapıkulu haline getirmektedir. Hangi mezhepten olurlarsa olsunlar diğer mezheplere ve onların müntesiplerine dil uzatanların hiçbirinin dili saray sahiplerine uzanmadığı için, kendi aralarında kurdukları bu vahdet ile saraya hizmet eden yeni bir mezhep türetmiş olmaktadırlar. Tarihten en uç örnekleri -ki bir çoğu sahih değildir veya kendilerinden nakledilenlerin yaşamlarına ve diğer sözlerine uygun değillerdir- alıp bugün insanları bu örneklere göre değerlendirenler, nedense kendilerine Peygamberlerin (a.s.), Peygamberimizin (s.a.a.) ve İmamların (a.s.) zalimler ile olan mücadelelerini, sarayla olan ilişkilerini ve nihai hedeflerinin İslami bir hükümet kurmak olduğu gerçeğini hatırlattığımızda hemen siyasetten uzak olduklarını, işlerinin bu olmadığını, sarayla ilişki kurmalarının doğallığını beyan etmektedirler. Bir anda hoşgörü abidesi kesilen bu tipler, aynı hoşgörüyü farklı mezhepten oldukları halde aynı zulme uğrayanlara gösterememekte onları ayrıştırmakta hiçbir beis görmemektedirler. Hakim sistemlerin bütün partilerinin önünde saygıyla eğilip, zalimlerin elini hürmetle sıkanların, onların yanında edep deryası kesilenlerin yetiştirdiklerinin, halka karşı tavrı ve muamelesi ise kendilerinin aslında nasıl bir mantığa sahip olduklarının da delili olmaktadır.

Oysa İslam İnkılabını bütün ömrü boyunca verdiği mücadele ile, oğlunu, talebelerini ve bağlılarını kurban ederek kuran İmam Humeyni (r.a.) “dinimiz siyasettir, siyasetimiz dinimizdir” diyerek, izzetli duruşun kaynağını belirtmiş ve İslam’ın hükmetmek isteyen bir din olduğunu beyan etmiştir. İmam (r.a.) bütün hayatı boyunca vahdeti esas almıştır ve kurduğu nizamı da bu esas üzerine kurmuştur ki İnkılap kurulduktan sonra Filistin’deki sünni müslümanları kurtarmak için İsrail ile ilişkilerini kesmiştir. Bunu yapmasaydı ne savaşla uğraşırdı ne de ambargoların muhatabı olurdu. Ama bizler biliyoruz ki daha inkılap gerçekleşmeden önce bile İmam (r.a.) ve talebeleri Filistin’deki sünni kardeşlerinin dertlerini dile getirmekteydi ve hitap ettikleri şii müslümanların tepkisinden çekinmeden sünni kardeşlerinin dertleri ile dertlenmekteydiler. Yani maslahat gereği için bile olsa vahdetten asla vazgeçmemişler, aksine en temel farzın ve maslahatın vahdet olduğunu keşfetmişlerdi.

Öyleyse bugün İmam’a (r.a.), İmam Hamaney’e ve İslam İnkılabına uyduklarını izhar edenlerin başka mezheplerin değerleriyle, önderleriyle, önderlerinin kıyafetleriyle ve resimleriyle ne gibi bir sorunları olabilir ki? İmam Humeyni’nin (r.a.) hangi tavrında buna müsaade eden bir işaret vardır? İmam Hamaney’in hangi konuşması bu tür ayrımcılığın ve dışlamanın sebebi olabilir? Hatta açıkça ve alenen soralım, İmamların (a.s.) hayatlarının hangi döneminde diğer müslümanların ayrıştırıldığını ve İmamların (a.s.) o müslümanları dışladığını gösteren sağlam deliller vardır? O çok itiraz edilen halifeler ile İmam Ali’nin (a.s.) ilişkisi nasıldır? İmam (a.s.) vahdet için onlara vezirlik yapmamış mıdır? Hazırladıkları ordulara çocuklarını ve Malik Eşter gibi yarenlerini göndermemiş midir? İsyan sırasında kendi çocuklarını halifeyi korumak için yollamamış mıdır? Bunlara itiraz edenler tarihi bir daha incelesinler. Olmadı Asr yayıncılıktan çıkan Muhammed Reyşehri’nin İmam Hamaney tarafından da onaylanan “İmam Ali (a.s.)” ansiklopedisine baksınlar. Geçmişi gündeme getirip tefrika çıkaranlar eğer İmam Hamaney’e uymak istiyorlarsa Feta yayıncılıktan çıkan ve İmam Hamaney’in konuşmalarının derlendiği “İslami Birlik” kitabını okusunlar.

Bize sürekli geçmişte yaşanan sıkıntıları dile getirenlerin hangisi bizim kendilerine uyduğumuz inkılabi alimlerden daha çok mektebi düşünmektedir? İmam Humeyni’ye (r.a.) vahdeti esas alıp ümmeti dirilttiği için “sünni ajanı” diyenlerin bu topraklardaki varislerine mi uymak gerekir yoksa İmam Humeyni (r.a.) ve O’nun “biraderim” ve “Allah’ın (c.c.) lütfu” dediği İmam Hamaney’e mi uymak gerekir? Bugün sürekli dilden düşürmedikleri hayatını zulmün sistemleşmiş haliyle mücadelede geçirmiş olan sünni alimin eleştirdiğinden çok daha fazla İmam (r.a.) eleştirmemiş midir şii görünenleri? “Desenli yılanlar” kimin sözüdür? “Mollalardan çektiğim kadar Şahtan çekmedim” sözü kime aittir? Veya İmam Hamaney’in “Amerikancı sünni ve İngiliz şiisi” eleştirisinin dozuna o sünni alim ulaşmış mıdır? Ama tüm bu eleştirileri yapan ve ümmetin vahdetini en önemli farz gören şii sünni bütün alimlerin ilk hedefi her daim zulüm olmuştur, ve bu alimlere karşı çıkanlar ise her zaman saray ehli olmuştur. Ki tarihten dem vurup mezhep imamlarını dinden çıkmış gibi lanse edenlerin hiçbiri o imamların saraylara ve zalimlere karşı takındığı tavrı takınamamıştır. Mansur’a ve Harun Reşid’e kafa tutan İma Ebu Hanife gibi bugün kim zalimin yüzüne hakkı haykırabilmekte ve “Zeyd’in çıkışı Bedir’de Resulullah’ın s.a.a. çıkışı gibidir” diyebilmektedir? Ve bu dik duruşunun karşılığını şehadetle almaya kim hazırdır? Veya İmam Şafi’nin, İmam Malik’in, İmam Hanbel’in tavrını kim sergileyebilmektedir. Kim kırbaçlanmayı, hapsedilmeyi göze almaktadır? Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de ve daha nice illerde müslümanların kanı dökülürken, oturup hangi mezhebin ne açığı var diye araştıranlar mı mektebin önderidir?

Elbette ki fıkhi konularda farklılık vardır. Fakat bu farklılığın temel meselelerde olmadığı, insanı imandan çıkaran meseleler olmadığı en azından İnkılabi ulema ve İmam Hamaney’in beyanatları ile sabittir. Aksine bu farklılıkları gündeme getirmenin insanı “siyonizme hizmet edenler” kategorisine sokup imanı tehlikeye atacağı da yine İmam Hamaney ve inkılabi ulemanın takdiridir. Zaten bu tür itirazlar aynı şehre gitmek isteyen fakat farklı araçlar kullananların birbirine itiraz etmeleri gibidir. Kimi uçakla, kimi otobüsle, kimi otomobille kimi de yaya çıkmıştır yola. Kimi daha çabuk varır menzile kimi daha geç. Ama yolda olunduğu sürece herkes aynı yolun yolcusudur. Niza etmenin cedelleşmenin veya dışlamanın mantığı yoktur. Yoldan çıkanın ise mezhebinin değeri yoktur.

Velhasıl vahdet Kur’ani bir hakikattir ve farzdır. Hem de diğer farzların temeli olan farzdır. Vahdet olmadan tevhide iman olmaz. Tevhid olmadan iman olmaz. İmansız namaz olmaz, oruç olmaz. Düşmanı bir olanların ayrılması düşmanın iştahını kabartır. Düşmanın hevesini kursağında bırakmak tüm müslümanların en temel görevidir. İmam Humeyni’yi (r.a.) ve İmam Hamaney’i gerçekten takip ettiğini ileri sürenlerin vahdete dört elle sarılması, bütün ümmeti ve hatta bütün insanlığı sahiplenmesi elzemdir üzerlerine düşen en önemli görevdir.Düşmanımız şii, sünni, müslim, gayr-i müslim ayrımı yapmadan bütün insanları katleden siyonizmdir. Bu düşman bugün yüzlerine güldüklerini işleri bitince ilk hedef olarak seçecektir. O halde bizi bu düşmandan uzaklaştırıp başka mevzulara çekenler, birbirimizle ve birbirimizin mezhebi ile uğraştıranlar bilinçli veya bilinçsiz siyonizmin uşaklarıdır. Birbirimizi değil onları dışlamak ümmetin ve insanlığın salahiyeti için farzdır. Vahdet farz olduğu gibi vahdete düşman olanlara karşı mücadele de farzdır.

siyasetmektebi.com

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yap

Namaz Vakitleri
Arşiv